Emirdağ Lâhikası-2

 

ELMADAĞ LÂHİKASI 2
 
SAİD NURSİ YAZDIĞI KİTABI “NURLAR” OLARAK İSİMLENDİRİYOR!
……hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz (ilmi daireniz) ve riyasetiniz (reisliğiniz), her şeyden evvel bu vazife-i diniye (dini görevi) ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza (gerektiriyor) ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, "Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak" diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha müdafaatımı (savunmalarımı) da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me'haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
  
       Tarihte hiçbir müfessir yazdığı kitabını bu derece kutsallaştırıp özel vasıflar yüklememiştir. Tarihte sultanların hışmına uğrayıp hapis yatan alimlerde bulunuyor ve hiçbir alim Said NURSİ gibi yazdıklarına sahip çıkılması gibi bir vasiyet yada emir buyurmamışlardır. Oysa Said NURSİ yazdığı kitaba insanlığın muhtaç olduğunu iddia etmiştir. Oysa “İnsanlık Kur’an’a muhtaçtır o halde tüm mesainizi Kur’an’ın mesajını yaymak olsun ve beni zehirleseler de önemli değil zira İslam Allah’ın dinidir ve onun dini ben olmasam da baki kalacaktır” deseydi Kur’an’a uygun konuşmuş olacaktı. Oysa Said NURSİ tüm olan olaylara hatta gelecekte olacak olayların merkezine kendini koyuyor ve sanki alem onun etrafında dönüyormuş gibi ifadeler kullanmaktadır. İnsanlar Kur’an’a muhtaçken o Risale-i Nur’a muhtaçtır diyebilmiştir. Said NURSİ Nur kelimesini özellikle seçmiş ve tabiri caizse kanına girdiği takipçilerinin de katkısıyla bu kelime üzerine inanç dünyasını kurmuştur. Gelin Kur’an’da bu kelimenin kullanıldığı bazı ayetlere bir bakalım :
 
  “Ey ehl-i kitap çoğu şeyi es geçerek sizin kitaptan birçok gizlediğiniz şeyleri açıklayan elçimiz size geldi. Size Allah’tan bir Nur ve apaçık bir kitap gelmiştir” Maide Suresi 15
 
   “Allah onun rızasını ve kurtuluş yollarını takip edene NURUYLA doğruluğu gösterir ve onları onun izniyle karanlıklardan NUR’a çıkarır ve onlara dosdoğru yolu gösterir” Maide Suresi 16
 
     Yukarıdaki ayette geçen “ve ya’fu an kesir” ifadesini müfessirler “herkesçe bilinen ve açıklanmasına lüzum olmayan şeyler” olarak algılamışlardır. Oysa bu cümlenin başındaki “vav” hal bildirir ve Allah “Elçimiz çoğu şeyi es geçerek özellikle gizlediğiniz şeyleri açıklamak için geldi” diyor, yani bir nevi SÖZCÜK israfından öte şey olmayan onca şeyi size tekrar etmeye gelmedi. Esasen peygamberlerin en önemli vazifesi Allah’ın anlamamız için sadeleştirdiği mesajı yalın ve duru haliyle insanlara ulaştırmasıdır. O yüzden peygamberler kendilerine inan kitaplara yorum getirmemişlerdir, o yüzden onların tefsiri yoktur. Tefsirler tarih boyunca ilahi mesajın yalın halini gizlemiştir ve SÖZCÜK KALABALIKLIĞI ilahi mesajın yalın ve çarpıcı halini örtmüştür. Said NURSİ ve ekibi Allah’ın sadeleştirip kolaylaştırdığı kitabı hakkında “İÇİNDE ÇOK HAZİNE VAR HER BABA YİĞİT O HAZİNELERİ KEŞFEDEMEZ” deyip insanlarla Kur’an arasında perde olmuşlardır. Oysa Allah elçisine çoğu şeyi gereksiz bularak es geçmesini buyurmuştur. Allah Kamer Suresinin 17, 22, 32 ve 40 nolu ayetinde aynı cümleyle şöyle der
    “Şüphesiz biz Kur’an’ı üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırdık hani nerde onun üzerinde düşünen!”
     Allah tüm insanların algı düzeyine hitap edecek şekilde kitabını indirmiş ve bu hususta son derecede algılanmasını kolaylaştırmıştır. Bir nevi insanların algı düzeyini labirentlere sokan kalın kalın yorum kitaplarından insanları özgürleştirmek istemiştir. Ancak insanlar bu özgürlüğe koşmaları gerekirken onların algılama yeteneklerini zora sokan kalın kalın kitapların peşine düşmüş ve hayatlarını kendilerine zindan etmişlerdir. Said NURSİ ve takipçileri tamda bu ZORLAŞTIRANLAR GÜRUHUNDANDIR, zira bu tarz sosyolojik bir rahatsızlık sergileyenler sadece günümüzde değil çağlar boyu mevcuttu. Esasen günümüzdeki mirasçıları dahi öncekilerin bu rahatsızlığını bile bile takip ederek bilinçlerine tevarüs ettirmişlerdir.  
        Said NURSİ Allah’ın, kitabının ve resullerinin sıfatı olan NUR kelimesini, kitabının SIFATI olarak seçmiş ve gerek kendisi ve gerekse takipçileri bu kelimeyi adeta kendileri için tekelleştirmişlerdir. Öyle ki Said NURSİ daha hayatındayken oluşturduğu akımın adını NURCU olarak dahi ilan etmiştir. Bu itirazı onlara dile getirdiğimizde de “Bunda şaşılacak ve kızılacak ne var Risale-i Nur Allah’ın kitabının yorumudur ve ışığını o kitaptan alıyor tabiî ki böylelikle Risale-i Nur’da NUR oluyor” diye kaçamak yanıtlar verirler. Eğer böyleyse içinde Allah’ın ayetleri olduğu halde Allah’ın kitabını eleştiren ne kadar yazarçizer varsa yazdıkları NUR olsa gerek!  Allah’ın kitabı Nur’dur ancak onun yorumları Nur olarak nitelendirilirse işte bu Allah’ın mesajına alternatif kitap olduğu iddiasından başka bir şey değildir. Zira mantık gereği kendisi Nur olanın Nur’u olmaz. Yani Türkçe tabirle IŞIĞIN IŞIĞI olmaz zira Işığın kendisi zaten aydınlatan şeydir onu yine kendi cinsinden bir ışık aydınlatır denirse bu saçma olur. Çünkü ışığa ışık tutulmaz.  O yüzdende Kur’an’ın kendisi Nur’ken Said Nursi’nin yazdığı Nur olamaz. Bütün tefsir kitapları Kur’an’ı açıklayan kitaplar olarak değerlendirilmemeli tam tersine o tefsirleri yazan kişilerin NUR’dan nasiplendiklerini okuyucularıyla paylaşmalarından başka bir şey değil. Yani bir müfessir esasen Kur’an’dan anladıklarını yazmıştır ve Kur’an üzerinde ne kadar kafa yormuşsa o kadarda anlama düzeyine ulaşmıştır. Kur’an’ın kendisi aydınlatıcı bir kitap olduğu için insanlık tüm değerlerini onun ışığının altına tutup çer çöpünden arınması lazım. Bu yüzden tüm yapılan YORUMLARA KUR’AN’LA YAKLAŞIP ÜZERİNE IŞIĞINI TUTUP UYGUN OLANLARI AYIKLAYIP OLMAYANLARI ATMALIYIZ, ancak insanlığın ilahi mesajı algılamada genelde tersini yapıp YORUMLARLA KUTSAL MESAJLARA YAKLAŞIP O İLAHİ MESAJIN İNSANLARA DİREK ULAŞMASINI ENGELLEMİŞLERDİR. Bunu çoğu kere iyi niyetle yapmış olsalar da olumsuz neticeler değişmemiştir. O yüzden Müslümanların ilkesi şu olmalı “YORUMLARLA KUR’AN’A YAKLAŞMAK DEĞİL KUR’AN’LA YORUMLARA YAKLAŞMAK”
 
 “Elif Lam, Ra Öyle bir kitap ki ayetleri muhkem kılınmış (hikmetli hale getirilmiş, sağlamlaştırılmış) sonra her şeyden haberdar ve hikmet sahibi olan tarafından açıklanmıştır böylelikle Allah’tan başkasına kul olmayasınız diye” Hûd Suresi 1,2, 3, 4
 
 Allah’tan daha iyi Kur’an’ı açıkladığını iddia edenler aslında hevalarını ilah edinen tiplerdir ve Said NURSİ tamda çağımızda buna güzel bir örnektir ve tabiatıyla onun açıklamasını kutsallaştırıp Kur’an’ın kendisini bir kenara atanlar aynı zamanda birilerine kul köle olmuşlardır. Allah kullarının bu zaafını bildiği için kitabını açıklamayı dahi üzerine aldığını söylüyor ve Kıyamet Suresi 14,15,16, 17,18 ve 19 şöyle der :
 
 “Bahaneler üretsede insan kendini biliyor, o Kur’anla acele bir şeylere kalkışmak için dilini hareket ettirip durma, onun toplaması da okuması da bize aittir biz okuduğumuzda okuyuşumuzu takip et, sonra ONUN AÇIKLANMASI DA BİZE AİTTİR”
Emirdağ Lahikası-2 ( 7 )
 
SAİD NURSİ KUŞLARI DAHİ BAKIN BATIL DAVASIYLA NASIL İLİŞKİLENDİRİYOR :
Üçüncü hâdise: O mübarek hediyeler odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Halbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim, yemedi. Kalben dedim: "Üç-dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor." Hakikaten aynı zamanda o mübarek nurlu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecid'den güzel bir mektub aldım. Bana hizmet eden Halil geldi. "Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir" dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda beş-altı defa uçtu, gitmedi. Sonra Sungur da geldi: "İşte sen de gör" dedik, o da gördü. Yarım saat sonra nasıl görülmesi hârika oldu, bulunmaması da hârika oldu. Pencereden çıkmadan Halil ile aradık, bulamadık; kayboldu. Hattâ bu manevî hediyenin gelmesi ve Hüsrev yerinde Sungur imdada yetişmesi, ehemmiyetini göstermeğe bir kat'î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün evvel -demek o evden çıktığı gün- Halil rü'yada görüyor ki: Sungur, Mustafa Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şaşaalı bir merasim yapılmış. Benden "Tabiri nedir?" diye sordu. Ben de merak ettim: "Sen ne için bu rü'yayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?" diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rü'ya-yı sadıka az bir tabir ile çıktı.
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 8 )
 
       Bir kişi etrafında olan biten ne varsa kendisiyle ilişkilendirmeye başlarsa bu paranoyak bir davranıştır. Bu yüzden bu davranışları sergileyen insanlar patalojik vakaların konusudur. Sıradan bir hadiseyi kendisini, yazdığı eseri ve oluşturduğu dini akımı kutsallaştırma için kullanan bir zihniyet ise samimi bir yalancıdır. Bu tür doğada olan olayları, hayvanları dahi Risale-i Nur ile ilişkilendiren Said NURSİ’yi bu yönünden dolayı eleştirdiğimizde Nurcular hemen “Allah Süleyman a.s’a kuşların dilini öğretmiştir, alimlerde nebilerin varisi olduğuna göre bunda ne gariplik var, Said NURSİ Allah’ın velisidir ve velilerde keramet gösterebilir” diye Said NURSİ’yi peygamberlerle karşılaştırırlar. Tabiatıyla Said NURSİ günlük yaşadığı başka şeylerde vardır ancak bu yaşadıkları propagandasını yaptığı davaya uygun düşen hadiseler olduğu sürece onlardan uzun uzun bahsetmiş ve bunları davasının doğruluğuna delil olarak sunmuştur. Peygamberimizden rivayet edilen sahih hadislerden birinde şöyle der :
 
    Hz. Peygamber (sav)`i bir at yere atmıştı. Resulullah (sav)`ın (sağ) tarafı veya (sağ) omuzu ezildi. Bu O`na ayakta duramayacak kadar izdırab verdi. O sıralarda hanımlarını da bir ay müddetle terketti. Bu esnada, hurma kütüğünden yapılmış bir merdivenle çıkılan tenezzüh odasına (meşrübe) çekildi. Ashab (ra) kendisine "geçmiş olsun" ziyaretine geliyorlardı. Resulullah (sav) oturarak namaz kılardı, onlar ise ayakta durarak namaza uymuşlardı. Selamı verince şöyle dedi: "İmam, kendisine uyulmak için vardır, öyle ise ayakta namaz kıldırıyorsa siz de ayakta kılın, şayet oturarak kıldırıyorsa siz de oturarak kılın, imam rükuya varmadan rükuya gitmeyin, o başını kaldırmadan siz de kaldırmayın." Ravi der ki: "Hz. Peygamber (sav) ayın 29`unda meşrübeden indi. Ashab: "Ey Allah`ın Resulü, sen bir aylık bir müddet için ila`ya (ayrı kalmaya) karar vermiştin" dediler. Onlara: "Bu ay yirmi dokuz gündür" cevabını verdi." (Buhari ve Müslim`de Ümmü Seleme`den gelen bir rivayette: "Bu ay yirmi dokuz çekiyor" buyurmuştur. Müslim`de Cabir (ra)`den kaydedilen bir rivayette: "Sonra iki elini üç sefer uzattı, ikisinde her iki elinin bütün parmaklarıyla, sonuncu kerede sadece dokuz parmağıyla işaret etmişti" diye yirmi dokuzu gösterdiği açıklanır. ( Tirmizi Sıyam 24))
 
      Dikkat ederseniz peygamberimiz hayvanlara falanda hükmetmiş değil,  bindiği at dahi huysuzlanabiliyor. Hatta peygamber olduğu halde hayvan dahi hayvanca davranıp onu yere fırlatabilmiştir. Allah isteseydi peygamberini taşıdığı için o hayvanı orada uysallaştırabilirdi. Ancak Said NURSİ kendini o kadar yüceltiyor ki tüm hayvanat, nebatat sanki adeta onun için yaratılmış! Yani kendini peygamberlerden dahi üstün görüyor ve bu durumun farkında bile değil!
    
 
 
SAİD NURSİ BU SEFERDE RİSALELERİ MEDRESENİN MALI İLAN EDİYOR :
 
İkincisi: Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şakirdlerisiniz (takipçilerisiniz); onlar sizin hakikî malınızdır. Münasib görmediğiniz risaleyi şimdilik neşrini geri bırakırsınız.
 
                 Üçüncüsü: Tevafuklu (harfleri denk getirerek) Kur'anımız mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab'edilsin (basılsın) ki, tevafuktaki (birbirine denk gelme) lem'a-i i'caziye (mucizeli parıltı) görünsün. Hem baştaki Türkçe tarifatı (tarifleri) ise; o, Kur'an ile beraber tab'edilmesin (basılmasın), belki ayrıca bir küçük risalecik olarak ya Türkçe veya Arabîye güzelce çevirip öylece tab'edilsin (basılsın).
Emirdağ Lahikası-2 ( 11 )
 
Said Nursi çelişkili kişiliğini burada da sergilemiş ve Kur’an’ın malı dediği yada kendisine ihtiyarı haricinde yazdırıldığını iddia ettiği kitabı burada medresinin malı ilan ediyor. Said NURSİ işine geldiği zaman ve yerlerde savunduğu batıl davayı istediği yere nispet edebiliyor. Tevafuklu Kur’an dediği şey ise Arap alfabesinin esnekliğinden istifade ederek Kur’an’da geçen Rabb, Allah gibi lafızları sayfalarda birbirine örtüştürerek yazma tekniğidir ve bu aslında alfabe üzerindeki tahriften başka bir şey değildir. Zira doğası gereği Arap alfabesi yazım esnekliğine sahiptir ve Kur’an’da sadece rabb ya da Allah lafzı değil sürekli tekrar edilen herhangi bir kelime, cümle ya da dile ait unsurlardan olan bağlaç, edat kısacası dile ait ne varsa örtüştürülerek yazılabilir. Nurcular bunu yaparken gerek harflerin kuyruklarını uzatarak, gerek kelimeler arasında orantısız boşluklar bırakarak yapmışlar ve bunu mucizevî olarak niteleyerek bu yolla kendilerini SEÇİLMİŞ VE VADEDİLMİŞ topluluk olarak lanse etmişlerdir. Oysa Arapça yazısı tarih boyunca birçok aşamalardan geçip, evirilerek günümüze kadar köklü değişiklikler geçirmiştir. Peygamberimizin dönemindeki Arapça hattını bugün Araplar dahi okuyamamaktadır, Nurcuların zihniyetine göre demek ki Peygamberimiz ve Sahabenin döneminde bu mucize görülmedi, ya da haberleri olmadı. Böyle bir şey olsa bunu en başta peygamberimiz ve onun arkadaşları bize söylerdi bu tevafuk yüzyıllar sonrasına kalmazdı.
 
SAİD NURSİ ESERİNİ HARFLERİNİ DAHİ KUTSALLAŞTIRARAK NASIL DUA EDİYOR
Evvelâ: Hem Medreset-üz Zehra şakirdlerini (takipçilerini), hususan (özellikle) Mübarekler Heyetini ve Isparta Vilayetini merhum Hâfız Mustafa'nın vefatıyla ta'ziye ile Hâfız Mustafa'yı tam vazifesini yapmasıyla yirmi senede ikinci bir Hâfız Ali olarak yirmi seneden beri usanmadan, sarsılmadan Nurların neşrine çalışmasını, bütün ruh u canımızla tebrik, hem onu, hem Isparta Vilayetini, hem Medreset-üz Zehra'yı tebrik ediyoruz. Hakikaten bu merhum kahraman kardeşimiz aynen Hâfız Ali gibi vazifesini bitirdi; âlem-i nura (nur dünyasına) ve berzaha (kabir alemi) Hâfız Ali ve Hasan Feyzi gibi kardeşlerinin yanına gitti. Cenab-ı Hak Risale-i Nur'un hurufatı (harfleri) adedince onun defter-i hasenatına (iyilikler defterine) hayırlar yazsın ve ruhuna rahmet eylesin, âmîn!
Emirdağ Lahikası-2 ( 12 )
 
   Said Nursi Mübarekler Heyeti diye bahsettiği heyet, çağında yaşayan bir vakıf mütevelli heyeti, yada bir uzmanlar kurulu vs değil çok önceleri ölmüş ancak Said NURSİ’nin iddiasıyla onunla irtibat halinde olan kişilerdir. Öyle ki Mektubat kitabında bunlardan biri olan Hz. Hamza’nın onu çağıranın imdadına koştuğu yalanını konuşacak kadar ileri gider.
 
 Peki ölen kişilerle ilgili Allah ne der? Ve gelin söz konusu ayetlere bakalım :
 
     Ölüm anlarında Allah canları alır uykusunda ölmedikleri halde onların canlarını da, kendisine ölüm hükmü verilmiş olanları tutar ölmeyenleri ise belli bir ecele kadar bırakır şüphesiz bunda düşünen toplumlar için ayetler vardır! Zümer Suresi 42
 
   Allah uğrunda öldürülenlere ölülerdir demeyin onlar diridirler ama siz anlayamazsınız Bakara Suresi 154
 
     Bakara suresindeki söz konusu ayetten yola çıkarak yüzyıllarca Müslümanlar savaş esnasında öldürenler için efsaneler üretmişler ve onların ruhlarının serbestçe dolaştığını hatta dirilerle bile iletişimlerinin olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa eğer dirilerle iletişimi varsa o zaman onlar henüz ölmemişlerdir oysa bir kişinin şehit olabilmesi için her şeyden önce ölmesi gerekiyor, bir kişi ölmeden şehit olmayacağı için ayette geçen “ölülerdir” demeyin ifadesinden başka bir şey anlamamız gerekir. Oda ölüm sonrası hayatın devam ettiğine dair inanç ilkesidir ki ayette geçen “Ahya” “diriler” ifadesi tamda bunu anlatmaktadır. Ancak gerek Nurcular ve gerekse şehitlerle ilgili efsaneler uyduran diğer gruplar ayetin son cümlesini ya unutmakta ya da kasıtlı olarak görmezlikten gelmektedirler. Zira Allah son cümlede “Fakat siz anlayamazsınız” demektedir. Bu ayetten anlaşıldığı üzere ölümden sonraki bu yaşam şeklini biz anlayamayız zira bunu anlayabilmemiz için bizim dahi ölmemiz gerek. “Şehit” kelimesi Kur’an’da hiçbir surette savaşta öldürülenler anlamında kullanılmamıştır. Şehit ve çoğulu olan “Eşhad ve Şüheda” kelimeleri birçok ayette yer almakta ve “Bilirkişi, şahit, örnek” anlamını taşıdığı halde bugün kullandığımız anlamıyla “Savaşta çarpışarak ölen kahraman” anlamında Kur’an’da hiç kullanılmamıştır.   
 
Aziz, sıddık ve mübarek kardeşlerim!
 
                 Evvelâ: Kardeşimiz İnebolu Hüsrev'i Nazif Çelebi bana yazıyor ki: "Hizb-i Nuriye (Nurlu bölüm) ve Salavatın neşrini bitirdikten sonra ne münasib ise neşredeceğim" diye soruyor. Bence sizin tensibinizle (uygun görmenizle) Hastalar ve İhtiyarlar Lem'aları ve Onyedinci Mektub olan çocukların kısacık ta'ziyenamesi ve Yirmibirinci Mektub -İhtiyarlara hizmet hakkındaki kısa mektubun- neşri münasibdir. Fakat Medreset-üz Zehra'nın erkânı hangi cümle ve hangi fıkra münasib görürlerse kaldırabilirler ve ıslah edebilirler. Ve daha kısa başka münasib risaleler varsa ilâve edebilirler." Bu mealde kahraman Nazif'e çabuk cevab gönderiniz. Hakikaten, o kardeşimizin Cevşen-ül Kebir'i ve Hizb-i Nuriye'yi Salavat ile beraber neşri, Nurculara ve ehl-i imana büyük bir hizmettir. Cenab-ı Hak herbir harfine mukabil ona ve yardımcılarına bin sevab ihsan etsin, âmîn.
Emirdağ Lahikası-2 ( 58 )
 
    Said NURSİ yazdığı kitabı o derece kutsallaştırıyor ki kitabının harf sayısına göre Allah’a sevap siparişinde bile bulunuyor. Ona göre Salavat ile birlikte Risale-i Nur’un bir bölümünü yaymak Nurculara ve inanç sahiplerine büyük bir hizmetmiş!
 
BAKIN NURCULARA GÖRE ÜSTADLARI NASIL BİRİ VE BUNA KARŞI ÜSTADLARININ YAKLAŞIMI İSE ÇOK DAHA GARİP!
 
Evvelâ: Bazı has kardeşlerim şahsıma hizmette dikkatsizlik ettiklerinden, onların bana karşı acımasını noksan gördüğümden bazan hiddet ve tekdir ettiğim vakit kalbime geldi ki: O bîçareler ziyade hüsn-ü zanla tahmin ediyorlar ki, "Üstadımız istese belki bazı ruhanîler, cinnîler de hizmet edecekler, belki ediyorlar. Hizmet-i Nuriyede (Nurlu hizmette) inayetin (yardımın) aşikâre (açık) cilvesi (İlahi isimlerin özelliği) gösteriyor ki, onun şahsının perişaniyetine meydan verilmiyor ve şefkatimize muhtaç değil." diye hizmette bazı kusurları oluyor. Hattâ bugün de birisi araba getirecekti; dikkatsizlik yüzünden ben yayan çıktım. Bir saatte on saat kadar zahmet çektim. Ben de birkaç gün evvel böyle kusuru yapanlara demiştim, tekrar edeceğim, siz de dinleyiniz:
Emirdağ Lahikası-2 ( 12 )
 
    Nurcular Said NURSİ’yi öyle kutsallaştırıyorlar ki istese cinlerin ve Ruhani dediği ölmüş kişilerin ruhları dahi kendisine hizmet edebileceğini iddia edebiliyor. Yazılarında zaman zaman tevazu şovu yapan Said NURSİ bu iddialarıyla açık açık yalan konuşmaktadır. Zira göklerin ve yerin orduları Allah’ındır ve Allah’tan başkada kimsede bunları bilemez.
 
 “Rabbinin askerlerini ondan başkası bilmez” Müddessir 31
 
    Madem her şey bu kadar Said NURSİ’nin elindeyse ve o isterse her şey onun lehine olacaksa neden onlarca yıl hapislerde kaldı ya da sürgünler yaşadı, bu deli saçması iddialarıyla Said NURSİ taraftarlarını etrafında tutmak karşı çıkanları ise adeta ÇARPMAKLA tehdit etmektedir. Benzer iddiaları Yahudi ve Hristiyanlar dile getirdiği için Allah onlar için şöyle demektedir:
 
 Yahudi ve Hristiyanlar biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler, de ki niye o zaman günahlarınızdan dolayı size sıkıntı veriyor. Bilakis sizde yarattığı beşer türüsünüz. Dileğeni bağışlar dileğeni azaplandırır. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakinin mülkü onundur ve ona döndürüleceksiniz. Maide Suresi 51
 
SAİD NURSİ KENDİNİ BAKIN NASIL ÖVÜYOR :
 
 İkincisi: Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur'a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde (dayanışma) bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste olduğu gibi- bir derece tesanüd (dayanışma) kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i Nuriyeye (Nurlu hizmet) büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem'alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belası def' oluncaya kadar ve tesanüd (yardımlaşma) tam muhkemleşinceye (kuvvetleninceye) kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum. Çünki uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcud kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlahî (ilahi koruma) ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale-i Nur'a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı içtimaiyede (sosyal hayatta) çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said'lerin bir kısmını Nur'un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum. Hattâ yanımda bir rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedarik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duasıyla kırıldıkları gibi, sair sû'-i kasdları dahi inşâallah akîm (sonuçsuz) kalacaktır.
Emirdağ Lahikası-2 ( 14 )
 
       Nurcular ve onların yalancı lideri Said NURSİ’nin ilginç bir paranoid halet-i ruhiyesi vardır o da şu ki; kendileri eleştirildiğinde “Siz kıskandığınız ve çekemediğiniz için bizi eleştirip bize hücum ediyorsunuz” gibi hayli komik, saçma bir savunmada bulunuyorlar. Esasen bunu yaparak karşıdaki kişinin itiraz yollarını kapamak istemektedirler. O halde sormazlar mı sizde batının felsefesini ya da ateizme karşı eleştiri getirirken yada başka cemaatleri eleştirirken sizde onları kıskandığınız için mi eleştiriyor yada karşı çıkıyorsunuz? Nurcular ta başından beri Vadedilmiş ve Seçilmiş bir topluluk olarak kendilerini gördüklerinden İslam adına yaptıkları tahribatlar düzeltilmeye çalışıldığında bu samimi gayret sahiplerini hemen karalamaya başlıyor onlara isimler yakıştırarak iftira atıyorlar. Said NURSİ tevazu şovlarıyla kibrin büyük örneklerini sergilemiş ve bu zaman zaman şatahata (saçmalamaya) kadar varmıştır.
 
    İşte Nur Risaleleri'nin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değildir. Risale-i Nur'un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitablar daha beligane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı (kesin kafirliği) durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla (mutlak kafirlikle) mücadelede bu kadar ağır şerait (şartlar) altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur: Said yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattır, hakikat-ı imaniyedir (inanç gerçekleridir). Madem ki, nur-u hakikat (gerçeğin ışığı), imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmisekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla (suçlamalarla) mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Emirdağ Lahikası-2 ( 80 )
 
     Said Nursi kitabının sayesinde mutlak kafirliği durduğunu iddia ediyor. Oysa Allah peygamberimize şöyle hitap ediyor :
 
   “Çok hırsla istesende insanların çoğu inanacak değil” Yusuf Suresi 103
     “İnsanların ekserisi Allah’a ortak koşmadan inanmaz” Yusuf Suresi 106
 
      Allah kendi kitabında kendisinin onca kitap ve peygamber göndermesine rağmen insanların çoğunun inanmayacağını söylerken Said Nursi’nin Risale-i Nur’u demek ki haşa Allah’ın kitabından üstünki mutlak küfrü alt ediyor. Elbetteki İslam Said NURSİ’nin saçmalıklarından beridir, onun iftiralarından uzaktır.
 
 “De ki Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde ileriye gitmeyin daha önce sapıtmış bir toplumun kanaatlerinin peşine düşmeyin onlar birçoklarını saptırdılar ve yoldan da çıkmış oldular.” Maide Suresi 77
 
 
SAİD NURSİ BAKIN CELAL BAYAR’A NASIL HİTAP EDİYOR :
Celal Bayar
 
         Reis-i Cumhur
 
         Zâtınızı tebrik ederiz. Cenab-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin.
 
Nur Talebelerinden ve onların namına
Said Nursî
 
* * *
 
         Reis-i Cumhur Celal Bayar ve Heyet-i Vükelasına
 
Ankara
 
         Biz Nur Talebeleri yirmi senedir emsalsiz bir tazib ve işkencelere hedef olmuşuz. Sabrettik. Tâ Cenab-ı Hak sizi imdadımıza gönderdi. O işkencelerin sebebini onbeş senedir üç mahkeme hakikî ve kanunî olarak yüzotuz kitab ve bin mektubatta bulamadıklarına, Mahkeme-i Temyiz'le (temyiz mahkemesiyle) Denizli Mahkemesini şahid gösteriyoruz. Otuz seneden beri ben siyaseti terketmiştim. Bu defa birkaç gün zarfında Ahrarların (özgürlerin) başına geçip milletin mukadderatına sahib çıkması sebebiyle Reis-i Cumhuru ve Heyet-i Vekileyi tebrik ile beraber, bir hakikatı ifşa ediyorum; şöyle ki:
 
         Bize hücum eden ve mahkemelerde tazib edenler demişler: "Bu Nur talebelerinin dini siyasete âlet etmek ihtimalleri var, belki de ediyorlar." Biz de o zalimlere karşı müdafaatlarımızdaki binler hüccet ile demişiz ve diyoruz ki:
Emirdağ Lahikası-2 ( 16 )
 
     Said Nursi son derece oportunist bir karakterdir. Adeta bulunduğu kabın şeklini alan bir kişilik taşır. Aslında İslam karşıtı kişi ve kurumlarla bile hemen uzlaşabilecek kadarda omurgasızdır. Celal BAYAR Osmanlı sonrası kurulan sözde Cumhuriyet ancak özünde diktatörlük olan Mustafa Kemal rejiminin baş aktörlerindendir ve Mustafa Kemal’in yönetimi boyunca yaptığı katliam, zulüm ve insan hakları ihlallerinde ise ya sesini çıkarmamış, yada bu ihlaller yapılırken buna iştirak etmiştir. Celal BAYAR Hintli Müslümanların Hilafet kurtulsun diyerek canından dişinden artırarak gönderdiği yardımları Mustafa Kemal’in emriyle bugünkü bir numaralı İslam düşmanı parti CHP’nin yönetiminde olan İş Bankasını kuran kişidir. Celal BAYAR aynı zamanda Said NURSİ’ninde içinde bulunduğu Kürt coğrafyasındaki asimilasyondada imzası olan kişilerden biridir. Demokrat Parti kurucusu olsa da tamamen İsmet İnönü ile olan iktidar kavgasıyla ve bu saikle hareket eden ama özünde sadece kendi iktidarını düşünen ve İslami hiçbir değer taşımayan bir figür olmasına rağmen Said NURSİ bu şahsa övgüler dizebilmiştir. Said NURSİ işte bu kadar ilkesiz, yozlaşarak uzlaşmaya açık ve hiçte mücadeleci bir karaktere sahip olmayan bir karakterdir.
 
SAİD NURSİ BAKIN DAHA HAYATTAYKEN KENDİ YANDAŞLARINA NASIL “NURCU” İSMİNİ VERİYOR
 
Evvelâ: Seksen küsur sene ibadetli bir ömr-ü bâkiyi (geri kalan ömrü) temin eden Ramazan-ı Şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik ve her gecesi bir nevi Leyle-i Kadir (Kadir gecesi) hükmünde hakkımızda menfaatdar olmasını niyaz ederiz. Ve teşrik-i mesaî (birlikte çalışma) sırrıyla ve her has Nurcu, umum Nurcuların manevî kazancına hissedar olmasıyla, manen binler dil ile ibadet ve dua ve istiğfar ve tesbihat yapmağa hakikî uhuvvet (kardeşlik) ve ihlas ile mazhariyetinizi (nail olmak) rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz ve öyle de ümid ediyoruz.
Emirdağ Lahikası-2 ( 17 )
 
 
  
Netice; "Kitabların içinde satılmaması için bir şey yoktur" diyerek bir vesika ile beraber kitablarımızı elime teslim ettiler. Ben de komiser beye bir Tılsım Mecmuası, emniyet memuru Edhem Bey'e bir Hülâsa, bir de yeni harfle Tarihçe-i Hayat hediye ettim, çok memnun oldular. Onlar da Nurcu oldular.
Üstadım Efendim! "Bu tarafın vazifesi senin" demiştin. Ben de söz verdim, Isparta'dan gittiğimde Mart'ta gelirim demiştim. Gaziantep ve Maraş'a varamadığım için ruhum "Sen vazifeni tam yapmadın" diyor.
 
         Üstadım Efendim! Eskişehir'e gitmeden bir sene evvel, ilk görüştüğümüzden üç-dört ay sonra rü'yada Üstadım hanemize gelmiş idin. Bana dediniz: "Seni bir yere göndersem gider misin?" Ben de "Giderim, efendim!" dedim. Sen de "Seni üç aylık bir yere göndereceğim" dedin. Ben de hemen yürüdüm. Bana "Dur!" diye emir verdin. Ben de durdum. "Ben sana şimdi git emrini verdim mi?" dedin. Ben hemen uyandım. O zamandan beri merak ediyordum. "Acaba bu sene emir verdi mi ki, hem üç aylık yol bize de nasîb olur mu ki" diye gece ve gündüz gözyaşları döküyordum. Demek mukadder şimdi imiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
 
         Efendim! El ve ayaklarınızdan hürmetle ve hasretle öpüyorum.
 
Çok kusurlu köleniz Süleyman Kaya
21.4.1951
Emirdağ Lahikası-2 ( 65 )
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
                 Evvelâ: Mevlid-i Şerifinizi ruh u canımızla tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetinizi ve Nurların fevkalâde tesirli intişarlarını sizlere müjde ediyoruz ve Nurcuları tebrik ediyoruz.
Emirdağ Lahikası-2 ( 72 )
 
   Tarih boyunca hiçbir fraksiyon yada grup, yada tarikat ve adı ne olursa olsun hiçbir taife tarih sahnesine çıkış anında isimlendirilmemiş çok sonraları takipçilerinin yada tarihçilerin marifetiyle adlandırılmıştır ancak Nurculuk bundan istisnadır. Said Nursi daha kendisi hayattayken bu dinsel ideolojisine ad vermiş ve kendisini diğer İslami gruplardan ayırarak grubunun VADEDİLMİŞ VE SEÇİLMİŞ olduğunu iddia etmiştir. İslam iddiasında bulunan Said NURSİ bunu yapaken Allah’ın şu ayetlerini unutmuşa yada kasten görmezlikten gelmişe benziyor :
 
   “Allah uğrunda hakkıyla çalışıp çabalayın o sizi seçti ve dinde sizin üzerinize hiçbir zorluk kılmadı. Babanız İbrahimin milleti olarak! O ki öncesindede bundada sizi MÜSLÜMANLAR olarak adlandırdı böylelikle resul size sizde insanlara örnekler olasınız diye o halde namazı kılın zekatı verin ve Allah’a yapışın o sizin dostunuzdur o ne güzel dost ne güzel yardımcıdır” Hacc Suresi 78
 
   Şüphesiz dinlerini farklılaştırarak gruplar haline gelenler varya hiçbir şey hususunda sen onlardan değilsin. Onlar işi Allah’a kalmıştır sonra onlara yaptıklarını haber verecek. En’am Suresi 159
 
    Said NURSİ elbette bu ayetlerden haberdardı ancak haberdar olduğu halde Allah’ın bize verdiği ismi yeterli görmemiş adeta İslam’ı farklı bir forma sokarak Allah’ın dediği gibi yeni bir grup oluşturmuştur hatta neredeyse her grubun birde doktriner içerik taşıyan kitapları olmuştur. Bu kitap ve fırka vurgusu Nurcularda hayli belirgindir. Zira İslam tarihinde görülenin aksine Said NURSİ daha hayattayken hareketinin ismini Nurcu bu hareketin doktriner esaslarını içeren kitabada RİSALE-İ NUR adını vermiştir.
 
     Sonra aralarında dinlerini kalın kitaplar haline getirerek paramparça ettiler ve her grup kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 53
 
  
 
BAKIN NURCULARA GÖRE RİSALE-İ NUR NEYMİŞ?
 
         "Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir (yeterlidir). On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur'la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahid, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali birbuçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına (parçalarına) sahib çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a'maline (ameller defterine) geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise, o da bütün hayatını Risale-i Nur'a vermeye mükelleftir. Demek şimdiye kadar Câmi-ül Ezher'e gitmeğe muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki, Nurlar ona kâfi (yeter) imiş. Şimdi Şam'a, Haleb'e yakın olan Urfa'da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümid ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said'in gayet kıymetdar (değerli) bir talebesi olan Şam'daki Molla Abdülmecid, Urfa'daki Nur'un talebelerinden Seyyid Sâlih ve onun yanına giden Nur'un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid'e, hem Hacı Ali'ye, hem Şam'daki Risale-i Nur'la alâkadar (ilgili) olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede (mübarek mevi) bana dua etmelerini rica ediyorum." dedi.
 
         Evet kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.
 
   Nurculara ve Said NURSİ’ye göre Risale-i Nur bilgi için, ilim için yeterde artarda. Tarih boyunca hiçbir ilim adamı yazdığı kitabı bütün ilimleri içerdiğini iddia etmemiştir. Said NURSİ bu sözü söylemekle adeta Kur’an’a nazire yapmak istemiştir, zira Allah kitabında şöyle diyor :
         Sana indirdiğimiz ve onlara okunan bu kitap YETMEDİ Mİ? Şüphesiz bu kitapta inanan toplumlar için rahmet ve hatırlatma vardır. Ankebut Suresi 51
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 26 )
 
BAKIN SAİD NURSİ İNSANLARI NASIL VE NEYLE TEHDİT EDİYOR BİRDE YÜZYETMİŞ CİLT BİR KİTAPTAN SÖZ EDİYOR!
 
Sâniyen: Çok ehemmiyetli ve mahrem bir işi haber veriyoruz. Haber aldığımıza göre Isparta adliyesinde zabtedilen yüzyetmiş cild Asâ-yı Musa ve Zülfikar mecmuaları ki, o mecmuaları şimdiki Adliye Bakanı beraetini, iadesini tasdik edip daha evvelce Denizli'de de Üstadımıza verilen kitablardır. Bunların imhası için karar verilmiş. Zemin (yer) ve semavatı (gökleri) hiddete getirecek ve mevcudatı ağlatacak bu müdhiş kararın Demokratlar aleyhinde Halk Partisi'nin müfrit (aşırı görüşlü) adamları tarafından tertib edilen bir plân olduğundan kat'iyyen şübhemiz yoktur. Zira Nur talebelerinin Demokratları muhafaza ettiğini ve Demokratların kuvvetli bir istinadgâhı (dayanağı) olduğunu müfrit (aşırıya giden) şeytanlar anlamışlar. Nur talebelerini Demokratlardan bu tarzda nefret ettirip hükûmeti yıkmağa çalışıyorlar. Bu plânın akîm (sonuçsuz) kalması ve mecmualarımızın kurtulması ve Afyon'daki kitablarımızın tamamen iade edilmesi için, pek fazla bir ehemmiyet ve gayretle çalışılmasını Üstadımız sizlere havale ediyor.
 
Ziya, Zübeyr
Emirdağ Lahikası-2 ( 29 )
 
   Buradada Nurcular kendilerine bir hücum yapılırsa göğün, yerin hiddete geleceğini iddia ediyor. Bu iddiaları yaşadıkları hayatla çelişmektedir zira gerek üstadları gerek birçok Nurcu dönemlerinde hapishanelerde sürünmüşlerdir. Gök ve yer eğer onlar için hiddete gelseydi o zamanda gelmesi gerekmez miydi? Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki Nurcular kendilerini Vadedilmiş ve Seçilmiş topluluk olarak görüyorlar ve yeri geldiğinde yaşadıkları sıkıntıyı seçilmiş topluluğun özelliklerinden sayarken başkalarının çektiği sıkıntıyı ise onların günahlarına nispet ederler. Oysa bunun bir mutlak kriteri olmalı o yüzden Allah benzer iddiada bulunan Yahudi ve Hristiyanlar için şöyle demektedir :
 
     Yahudi ve Hristiyanlar biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler, de ki niye o zaman günahlarınızdan dolayı size sıkıntı veriyor. Bilakis sizde yarattığı beşer türüsünüz. Dileyeni bağışlar dileyeni azaplandırır. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakinin mülkü onundur ve ona döndürüleceksiniz. Maide Suresi 51
 
   
SAİD NURSİ KİTABININ GAYBDEN HABER VERİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR
bir tarzda koca bir kitab kadar uzun bir nevi mesnevî yazılması ve içinde yirmi yerde, bir ihtar-ı gaybiye (gaybi hatırlatma) nev'inde (türünde) haber verdiklerinin otuz-kırk sene sonra aynen meali çıkmış gibi o noktalara elimize geçen bir nüshada (kopyasında) işaret koyduk. Gösteriyor ki: Bu Lemaat, Risale-i Nur'un bir müjdecisi ve fihristesi ve bir fidanlık nümunesidir kanaatımız geldi.
Emirdağ Lahikası-2 ( 47 )
 
SAİD NURSİ İNSANLARIN KUR’ANLA DEĞİL NURLAR DEDİĞİ RİSALELERİYLE ISLAHINI İSTİYOR:
Sâniyen: Sizin Nur'un neşrindeki muvaffakıyetinizi âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emareleri görünüyor ki, ezcümle bir nümunesi: Pakistan Maarif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale-i Nur'un bir kısmını aldı. "Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım" dedi. Aldı, gitti. Hem bu kadar aleyhimizde münafıklar çalıştıkları halde, hem Avrupa'da, hem Asya'da uzak yerlere Risale-i Nur'u götürmüşler. Hem Berlin'de Almanlar Zülfikar'ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler. Hem dâhilde ehl-i iman, en ziyade muarızlar olan eski başbakan ve dâhiliye vekili (içişleri bakanı) yasak ettikleri Asâ-yı Musa ve Zülfikar'ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemal-i şevk ile okuyorlar. Okuyanlar Ankara'da pek ziyadedir. Hem birkaç yerde hapishane müdürleri iki-üç vilayette karar vermişler ki: "Biz hapishaneleri Medrese-i Nuriye yapacağız ki; bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar."
Emirdağ Lahikası-2 ( 53 )
 
    Said NURSİ ve ekibinin derdi Kur’an’ı yaymak değil Kur’an ayetlerinden seçtikleri ayetleri kullanarak kendi inanç sistemlerini yaymak olmuştur. O yüzden insanlığın Kur’an’la ıslahına değil Risale-i Nur’la bunu yaptıklarının zannına kapılmışlardır. Oysa Risale-i Nur denilen kitapla maalesef samimi niyetli insanları ifsat etmişlerdir. Bir Müslüman’ın başvuru kaynağı Kur’an’dır ve ancak onunla insanlığın ıslahı mümkün olabilir, Kur’an’ı okuyup kendince ondan çıkarsamalar yapan bir kişinin yazdığı kitaplar ancak kendini bağlar ve insanlığın ıslahına konu olmaz. Ancak Said NURSİ o kadar kendini beğenmiş ve narsistir ki insanlığın ıslahını yazdığı deli saçması şeylerle düşünecek kadar cahil cüretine sahiptir. Felsefede hayli ileri gitmiş ve Avrupa’daki aydınlanmanın adeta öncülüğünü yapmış Alman’lara bile iftira atmaktan çekinmemektedir. Akıl ve mantık ikilisini hayli ileri düzeyde çalıştıran Alman entelektüeller elbette Said NURSİ’nin deli saçması sözlerine inanmayacaktır ve zaten Risale-i Nur’u öven bu Almanların kim ve söz konusu Alman gazetesinin hangisi olduğunu Said NURSİ söylemiyor, Türkiye’de bile takibata tabi tutulan Said NURSİ o dönemin koşullarında nasıl oluyorda Almanya’ya ulaşıyor buda ayrıca sorgulanması gereken bir şeydir! Görüldüğü gibi Said NURSİ davası için dinin bile yasakladığı her türlü alavere ve dalaverede bile bulunabiliyor! Said NURSİ’nin yanına gelen Pakistan Maarif Vekili’de araştırılmalı gerçekten böyle bir vaka olmuşmudur?
 Nurcular Risale-i Nur’un Kur’an’ın tefsiri olduğuna ve onunla insanlığın ıslahını istemenin neresinin yanlış olduğunu iddia eder ve böyle savunurlar, içinde Kur’an ayetleri olupta onu batılca savunan onlarca oryantalist, mezhep ve meşrep var ve onlar dahi yazdıkları kitapla insanlığa hizmet ettiğini düşünür ve bu onları doğru yolda kılmaz.
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’DAN GELİYOR VE KENDİSİNE AİT BİR ESER DEĞİL!
. İnayet-i İlahiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde' (prensip) olmak için Kur'andan gelen ve meyvedar (meyve veren) bir şecere-i âliye (yüce ağaç) olan Nur Risalelerini ihsan etmiş. Ben bunu kasemle (yeminle) temin ediyorum ki, bütün hayatımda geçen o hârikalardan dolayı ben kendimde kat'iyyen bir kabiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyakat görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir deha veyahut fevkalâde bir velayet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat-ı içtimaiye (sosyal hayata) ile münasebetdar (ilgili) olacak bir kabiliyet görmüyordum. Gerçi zahiren hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) gibi bazı hâlât (haller) hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn-ü zannını tekzib (yalanlamamak)  etmemek için bir nevi hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn-ü zannı gibi hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilaf-ı hakikat (gerçek dışı) telakki ediyordum. Fakat Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür olsun ki yetmiş-seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsan-ı İlahiye ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işaret edeceğim. Ve çok nümunelerinden bir kısım nümunelerini beyan ediyorum:
 
                 Birinci Nümune: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakaik-i diniye (dini gerçekleri) ve ulûm-u İslâmiye (İslami ilimlere) tam elde edilsin. O zamanda Said'de, değil hârika bir zekâ veya bir manevî kuvvet; belki bütün istidad (yeterlilik) ve kabiliyetinin haricinde bir acib tarz ile bir-iki sene Sarf ve Nahiv mebadisini gördükten sonra üç ayda acib bir tarzda kırk-elli kitabı güya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.
Emirdağ Lahikası-2 ( 73 )
 
       Görüyorsunuz değilmi, Said NURSİ kendi kendini nasıl göklere çıkarıyor, on beş sene tahsili gereken mevzularda kendini üç ayda nasıl yetiştirdiği yalanını nasılda rahatlıkla söylüyor. Bir kişi hiç yemek yemese, hiç uyumasa bile –ki üç gün üst üste uyumayan bir kişi halüsinasyonlar görmeye başlar- on beş yılda tahsili mümkün olan bir şeyi üç ay içinde nasıl öğrenebilir? Hem bu derece kısıtlı bir zamana sığdırılan ilim hiç faydalı ilim olur mu? Üzerinde kafa yorulmadan, analitik çözümlemeler yapılmadan kısacası alınan bilgi beyinde işlenilmeden, hazmedilmeden o bilgilerin konulduğu beyin bilgi çöplüğünden başka bir şey olmaz. Zaten Said NURSİ bu kısacık zamanda edindiği bilgiyi direk Allah’a bağlıyor ve tahsille değil bu bilgiyi Vehbi (direk Allah’tan alınan ve birden bire içe doğan, sunuhat (içedoğuş), ilhamat (ilhamlar) ve ihtarat (hatırlatmalar) yoluyla aldığını defaatle söyler. Bu dolaylı olarak vahiy aldığını iddia etmektir ancak vahiy kelimesi yerine, sunuhat, ilhamat ve ihtarat kelimesini kullanmaktadır. Tarihteki hiçbir tefsir alimi yazdığı tefsiri bu yolla yazdığını iddia etmemiştir.
 
·                   Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİ NUR’A HİZMET DİYEREK KENDİNE HİZMETKARLIĞA DAVET EDİYOR !
Hattâ her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibadetle ziyade meşguliyetim sebebiyle Nur'un hizmetini bıraktığım aynı zamanda ehl-i dünya bana musallat olup bana azab verdiğine kat'î kanaat getirmişim. Bu dördüncü nümunenin izahını en son yazılan mektublardan, ehl-i siyaset, Said'i dini siyasete âlet yapar diye hapislere atması ve sonra Said onun hikmetini yani kaderin şefkat tokatları olduğunu anlamasıyla onları helâl etmesi ve kendi tahammülünün hikmetini anlamasına dair olan o mektuba havale ediyoruz.
Emirdağ Lahikası-2 ( 75 )
halde beni mes'ul etmedikleri gibi, Nurlar da medeniyetin zalimane kanunlarını zîr ü zeber (yerlebir) ettikleri halde, medar-ı mes'uliyet (sorumluluğa neden olan) suç bulamadıkları kat'iyyen gösteriyor ki: Nurlardaki hakikat, karşısındaki muarızları mağlub ederek adliyeleri de insafa getirmiştir. İnayet-i İlahiye (ilahi yardım), Kur'anın bir mu'cize-i maneviyesi (manevi mucizesi) olan Risale-i Nur'u muarızlarından muhafaza ediyor. Muarızların hücumu ise, Nurların parlamasına ve intişarına (yayılmasına) vesile oluyor.
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 77 )
 
Kur'anın bir kanun-u esasîsiyle (anayasasıyla), yüzde doksan masuma zarar gelmemek için, on câni yüzünden asayişi bozmaya çalışanları men' ediyorlar. Birisinin günahı ile başkası mes'ul olamaz. Bu sırra binaen şimdi asayişi bozmaya çalışan manevî, dehşetli kuvvetler mevcud olduğu halde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyade bu mübarek memlekette çalışıldığı halde emniyet ve asayişi bozamadıklarının en büyük sebebi, altıyüz bin Nur nüshaları ve beşyüz bin Nur Talebeleri zabıtaya bir manevî kuvvet olarak o manevî tahribata karşı dayandıklarını zabıta manen hissetmişler ki; yirmisekiz seneden beri resmî memurlara muhalif olarak Nurlara insafkârane ve merhametkârane vaziyet gösteriyorlar."
Emirdağ Lahikası-2 ( 77 )
 
    Görüldüğü gibi Said NURSİ “Nurlar” diye adlandırdığı ve asla kendine nispet etmeyip ilişkilendirmediği tam tersine Allah’a nispet ederek ilişkilendirdiği kitaplarına kendisinin dahi hizmetçi olduğunu iddia ediyor. Bir kişi kendi yazdığı kitabın TABİSİ nasıl olur? Yani bir kişi kendi kendine nasıl tabi olur? Bu olamayacağına göre demekki tabi olduğu şey aslında başka bir şeydir yada başka birine aittir. Said NURSİ Risale-i Nur’a tabi olduğunu söylediğine göre demekki Risale-i Nur ona ait değil onun söylediği gibi KUR’AN’ın malıdır, Kur’an’da Allah’ın kelamı olduğuna göre Risale-i Nur’da demekki Allah’ın kelamıdır ve bunun sonucunda otomatik olarak Said NURSİ yazdığı bu kitabın Allah’tan kendisine vahiy yoluyla geldiğini de uzun kelime oyunları sonrası söylemiş oluyor. Kelime oyunları yapmak zorunda çünkü ancak o zaman cahil taraftarlarına kabullendirebilecektir.  
 
     Siz onların size inanacağınızı mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
     Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
 
 
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NURU YAZMAK VE YAYMAK İBADET OLUYOR!
Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz (edinmek) etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur'u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevablarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlas Risalesi'nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi. Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 104 )
 
     Bir Müslüman Allah yolunda çalışıp çabaladığında elbette yaptığı ibadet olur. Ancak hiçbir alim kendi görüşlerini içeren kitap yazdığında ona bu hususta yardımcı olan yada yazılmasına katkıda bulunan matbacısına ya da katiplerine “Bu kitabı yazmak şerefine nail oldun, bir sürü sevap kazandın” diyemez ancak “Kur’an’ı yazıp onu yayarsanız, onun harfleri kadar sevap alırsınız, yada Allah’ın takdir ettiği mükafata nail olursunuz” diyebilir. Said NURSİ ibadet ve sevabı Kur’an’a değil direk yazdığı kitapla ilişkilendiriyor ve tabi bu narsist davranış onu gerçek müfessirlerden ayırıyor. Zira hiçbir müfessir yazdığı kitabı yazmayı, yada okumayı ibadet saymaz böyle haddi aşan ifadeler kullanmaz. Tam tersine şöyle der “Eğer bu hususta bir katkım olduysa, eğer yazdığım bu kitap insanlara faydalı olduysa Allah’tan sevabını umarım, inşallah izzet-i dergahında ibadet olarak kabul edilir” Zira yaptığımız amellerin ibadet olup olmadığını ya da sevaba nail olup olmadığını ahrete göç edip orada müşahede etmedikçe bilemeyiz. Oysa Said NURSİ “kalbine gelen ihtarla!” daha ahrete göç etmeden bu mazhariyet ve şereften haberdar olduğu yalanını konuşmakta ve BUNU BEYAN EDİYORUM diyerekte cahil cüreti sergilemektedir. Oysa peygamberlerde dahil hiç kimse sonun ne olduğunu bilemez.
 
   “De ki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim, BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLEMEM, ben sadece bana indirilene tabi olurum ve ben ancak uyarıcıdan başka bir şey değilim” Ahkaf Suresi 9
 
BAKIN SAİD NURSİNİN GAYBDEN VERDİĞİ BİR HABER NASIL FOS ÇIKIYOR!
 
Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa'dan daha dinden uzak.
 
         İkinci tevellüd de inşâallah yirmi-otuz sene sonra çıkacak. Çok emarelerle hem şarkta hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Emirdağ Lahikası-2 ( 113 )
 
   Emirdağ 2 Lahikası 1948 ve 1953 yıllarında kaleme alınmıştır. Bu gayıbdan haber vererek Said NURSİ’nin kendini rezil etme durumuna bir göz atalım; Bu sözü 1953 yılında söylediğini farz edelim ve bir çeyrek asır yani 25 yıl kadar Avrupa dinden uzak olduğunu söylüyor yani 1978 yılına kadar. İkinci tevellüt dediği şeyde Nurcuların iddiasına göre Avrupa’nın İslamı doğurmasıdır yani Avrupalıların İslamlaşmasıdır. Şimdi 1978 senesinin üzerine bir 30 sene daha ekleyelim tarih 2008 oluyor, hani nerde Avrupa’da İslam devleti ya da şarktaki İslam devleti? Said NURSİ son derece Rasyonel değerler üzerine bina edilmiş Avrupa medeniyetini ne tanımış nede analiz edebilmiş. Hele ki Risale-i Nur gibi saçmalardan seçmeler kitabıyla son derece akılcı, analitik düşünen Avrupalıların karşısına çıkıp onlarla mücadele edebileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Esasen Avrupalılar Hıristiyanlıktaki buna benzer saçmalıklardan ötürü dinden uzaklaşmış, reformlarını yapıp Avrupa’daki her yönden kalkınmayı sağlamıştır. Yer yer Hıristiyanlık inancına bile rahmet okutacak tarzda saçma sapan şeylere inanan bir Said NURSİ ve onun takipçileri Avrupalıları nasıl ikna edebilecek? Bu tarz gaybdan haber vererek kıyametin tarihini veren, yada büyük bir olayın vuku bulacağını matematiksel kesinlikle –rakamlar vererek- bildiren kişiler daima rezil rüsvay olmuştur. Tarih boyunca bu numaracı şaklabanlara çoğu kez insanlık şahit olmuştur.  Oysa Allah gaybın bilgisini kimseye vermeyeceğini defaatle kitabında bildirmiştir. Gelin bu ayetlere bir göz atalım:
 
·           Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·        De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·        De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·        Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·        Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·        De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·        O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 
 
BAKIN RİSALE-İ NURDA ALLAH’IN KUDRETİ NASIL GÖRÜNÜYORMUŞ
Nur'da dahi hayat, vücud gibi doğrudan doğruya kudret-i İlahiyenin (ilahi gücün) perdesiz tecellisi bedahetle (açıklıkla) göründüğüne bir delil budur ki: Şimdi bu makinecikteki tırnak kadar bir hava, manevî az bir nur, yalnız bu mevlidden gelen kelimeleri dinler, söyler değil, belki binler, milyonlar kelimeleri aynı anda dinler, söyler ki binler istasyondaki ayrı ayrı kelimeleri şimdiki işittiğimiz kelimeler gibi işitir ve işittirebilir, bize söyleyebilir. Demek en cüz'î en küllî olur.
Emirdağ Lahikası-2 ( 124 )
 
    Said NURSİ “Nur”, “Nurlar” gibi gerek yalın gerek sıfat tamlaması tarzında bu kelimeleri o derece sıklıkla kullanır ki tabiatıyla okuyucu bir süre sonra “Nur” kelimesiyle şartlanıyor.  Ancak bu “Nur” Allah’ın Nur’u değil, Risale-i Nur’dur. Said NURSİ daha da ileri gidiyor ve Allah’ın kudretinin Risale-i Nur’da PERDESİZ yani lamı cimi olmaksızın açık ve net olarak görüldüğünü söylüyor. Yani Nurcuların iddia ettiği gibi Kur’an tefsiri olduğu için elbette Allah’ın rahmetinin bir tecellisidir açıklaması yanına hiç kalıyor. Said NURSİ yazdığı eserin Allah’tan geldiğine kesin kanaat sahibidir, perdesiz tecelli olduğunu iddia ediyor ve bu tecelliyi direk Risale-i Nur ile ilişkilendiriyor ve odak merkezine kendini yerleştiriyor. Biz bunlara itiraz ettiğimizde günümüz Nurcuları “Ne var bunda her şey kudret-i ilahiyenin eseridir” diyorlar, madem öyle Said NURSİ neden özellikle bunu eseriyle ilişkilendirip vurgulama ihtiyacı hissediyor. Gözümüzün gördüğü ne varsa kudret-i ilahiyenin eseridir bu doğru ancak yazılan bir kitapla sadece ilişkilendirmek açıkça gösteriyor ki o kitabın sahibinin amacı kitabını kutsallaştırmaktır. Esasen Said NURSİ’nin sözlerindeki amacı da her şeydeki kudret-i ilahiyeyi açıklamak değil, ESERİNİN KUDRETİ- İLAHİYE OLDUĞUNU VURGULAMAK VE KENDİNCE İSPATLAMAKTIR. Eğer yazılan her tefsir kudret-i ilahiyenin bedahatla (açıklıkla) tecellisiyle o halde Said NURSİ’nin yazdığı tefsir –ki tefsir bile değil- sıradan bir tefsirdir ve bunu vurgulamak anlamsızdır. Oysa hiçbir tefsir âlimi yazdığı eser için kudret-i ilahiyenin yansıması vs dememiştir ve bu cüretkâr ifadeler sadece Said NURSİ ve şeyh bellediği İslam tarihinde hiçte iyi bir şöhrete sahip olmayan İbni Arabi gibi kişilerdir.
 
SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ YAZDIĞI KİTABI TEVAZU ŞOVUYLA GÖKLERE ÇIKARIYOR!
Cevaben deriz: Bir adam kabir kapısında seksenden geçmiş, kırk seneden beri kendisini inzivaya alıştırmış, yirmisekiz seneden beri tecrid-i mutlak (mutlak tecrit) ve hapis ve nefiy içinde bütün bütün dünyadan küsmüş, otuzbeş sene gazeteleri okumamış, dinlememiş, mukabelesiz ömründe hediye kabul etmemiş, en yakın akrabasından hattâ kardeşinden hiç mukabelesiz birşey kabul etmemiş, hürmetten, teveccüh-ü nâstan (insanların yönelişinden) kaçmak için halklarla görüşmemek için zaruret olmadan kendine düstur yapmış. Ve bütün dostların medihlerini (övgülerini) kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların heyetine, ya Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsine havale etmiş. Ve dermiş: "Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım, çekirdek gibi çürüdüm gittim. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Hakîm'in tefsiridir, manasıdır."
 
         Hemen herkesin dediği gibi; hatırıma geldi, yahud fikrime geldi, yahud fikrime ihtar edildi gibi tabirleri herkes istimal (kullanıyor) ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: "Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünuhat (içe doğuş) kabîlinden demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun (uzmanların) verdiği mana ilham da olsa; hayvanattan tut, tâ melaikelere, tâ insanlara, tâ herkese bir nevi ilhama ve sünuhata (içe doğuşlara) mazhar oldukları, ehl-i fen (bilimsel çevre) ve ehl-i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fenni inkâr etmek lâzım gelir.
Emirdağ Lahikası-2 ( 133 )
 
   Belliki, Said NURSİ’nin sünuhat, ilhamat ve ihtarat yoluyla yazdığını iddia ettiği Risale-i Nur’lara kendi çağında da itiraz gelmiş oda yukarıdaki açıklamayı getirmek durumunda kalmış. Oysa yukarıda sözünü ettiği gibi hiçte gündelik hayatta insanların aklına gelen şeylere benzer şey değil, yani bugün bilimin bahsettiği tarzda her insanın düşünce dünyasında oluşabilen, ya da “Aklıma bir fikir geldi” gibi tarzında oluşabilen sıradan bir şey değil. Said NURSİ “ihtiyarım haricinde, rızam olmadığı halde” ifadeler kullanarak,  düşünerek üzerinde kafa yorarak bu kitabı yazmadığını tam tersine dışarıdan bir gücün ona yazdırdığını söylemektedir. Tabi bunun anahtar kelimeleri de sünuhat (içe doğuşlar), ilhamat (ilhamlar) ve ihtarat (hatıra getirmeler)’dir. Zira bu alelade bir düşünme olsaydı bunu neredeyse kitabının her sayfasında dile getirme ihtiyacı hissetmezdi! Said NURSİ kendisine bu hususta itiraz edildiğinde hemen SIRADANLIĞIN arkasına saklanmakta ve kendini sokaktaki insandan farklı görmediğini söyleyerek tevazu şovu yapmaktadır. Said NURSİ’ye gelen ilhamın bir şaire gelen yada bir yazara, bilim adamına gelen ilhamla aynı olsaydı bunu yazdığı kitabın neredeyse her sayfasında belirtme ihtiyacı hissetmezdi. Yeri gelmişken düşünme eylemi üzerinde duralım:
     Düşünme aslında bir eylemdir ve tıpkı bedenin diğer uzuvlarındaki hareketler gibidir hatta o hareketleri harekete geçiren gücün ta kendisidir. O yüzden Allah bu mekanizmayı sürekli diri tutmamızı söyler. Düşünce gücünün zirve noktası HATIRLAMA’dır bu ise BİLGİYİ sürekli kullanıma hazır tutma olayıdır. O yüzden Kutsal kitapların adı “ZİKRA” dır ve anlamı “Hatırlatan ve hatırlanan şeydir”…Kutsal kitaplar peygamberler vasıtasıyla insanların dumura uğramış, durağanlaşmış akıllarını tekrar çalışır hale getirmek için indirilmiştir. Yani aslında insanda potansiyel olarak bulunan gücü harekete geçirmek için. O yüzden ilk mesajı alan peygamber ilk olarak harekete geçer ve DURU mesajla insanlara seslenir ve insanların fıtratını harekete geçirir. Düşünme eylemi bizzat insanın tasarrufunda olan bir eylemdir ve o yüzden bir insan kalkıp “Rızam olmadığı halde, ihtiyarım haricinde beynimde şu şey oluştu” dediği an ya bu kişi şizofrendir ya da peygamberlik iddiasında bulunmaktadır. Peygamberlere gelen vahiy tamamen dışsal etkiyle, Allah’ın gönderdiği melek vasıtasıyla adeta peygamberin bilincine istem dışı nakşedilen mesajdır. Allah Bakara Suresinde şöyle der :
 
 “De ki kim Cibril’e düşman olduysa, önceki kitapları tasdikleyen, müminlere rehber ve müjdeleyici olan o kitabı senin kalbine Allah’ın izniyle indiren tamda o Cibrildir” Bakara Suresi 97
 
 Bu gayet doğal çünkü Allah kullarıyla direk görüşmez ve bunu da şu ayetinde açıklar :
 
 Allah hiçbir beşerle konuşacak değildir ancak bir vahiyle ya da bir perde arkasından yada dilediğini onun izniyle vahyedecek bir elçi göndererek bunu yapar. Şüphesiz o yücedir ve hikmet sahibidir.Şura 51
 
  İlham ise peygamberlerde dahil her bir insana gelebilecek ve çoğunluklada insanın kendi elinde ve düşüncesini yoğunlaştırması sonucu oluşan şeydir ve tamamen beynin içsel aktivitesi sonucu olan şeydir. İlham kötülük açısından da olabilir oysa Vahiy tamamen ilahidir ve Allah’ın seçtiği kişilere onların beyinlerini zorlayarak onlara indirilen şeydir. İndirilen şeydir diyoruz zira “Nüzul” kelimesinin sözlük anlamı “ BİR ŞEYİ İDRAK ALEMİNE İNDİRMEKTİR”, bir nevi ilahi mesajın beşer düzeyine indirgenmesinden başka bir şey değildir. Tabiatıyla bu sıra dışı durumu merak edip peygamberimize soranlarda olmuş ve bununla ilgili ilginç bir diyalogta söz konusu :
 
   “Haris ibn Hişam Allah’ın elçisine sordu “Sana vahiy nasıl geliyor”
Allah’ın elçisi “Bazen bir zilin sesi gibi ki o en şiddetli geliş şeklidir bu zilin sesi benden çekip gidince bende onun dediğini beynimde saklamış oluyorum bazende melek bir adam şeklinde geliyor benimle konuşuyor bende söylediklerini saklıyorum, Aişe şöyle dedi “Ben ona çok soğuk bir günde vahiy geldiğinde gördüm bu hal ondan geçince alnından terler boşalıyordu” Buhari “Keyfe bed’ulvahyi İle Resulillah (Allah’ın elçisine vahiy nasıl gelir kitabı)
 
 Dikkat edilirse peygamberlere mesajlar onların istemi dışında gelmiştir ve vahiy alma süreci çoğunlukla sancılı beden aktivitelerini doğurmuştur. Zira Allah “kavl-i seqil –ağır bir söz” indireceğini baştan peygamberine söylüyor. Said NURSİ’nin iddiaları tamda peygamberlere gelen vahiyle bire bir örtüşüyor ve diyor ki “RIZAM OLMADIĞI HALDE İHTİYARIM HARİCİNDE BANA YAZDIRILDI”….Buda gösteriyor ki Said NURSİ zımnen peygamberlik iddiasındadır.    
 
 Vahiy kelimesini Allah hem insan için, hem şeytanlar için, hem hayvanat hatta evrendeki her şey için kullanmıştır. Gelin önce “vahiy” kelimesinin kullanılış şekillerine Kur’an’dan örneklerle bakalım :
 
 Musa a.s’ın annesine Allah’ın vahyettiğine dair ayet şöyle :
  “Musa’nın annesine onu emzir ve onun için korkarsan onu nehre bırak ve korkma, üzülme onu sana geri vericez ve onu elçilerden kılıcaz diye vahyettik” Kasas Suresi 7
   
     Buradaki “vahiy” kelimesini hiçbir alim peygamberlere kitap verilmesi sonucunu doğuran gelen vahiy olarak görmemiştir ve bunun tamamen annelik içgüdüsüyle oluşan güçlü bir algılama olduğu açıktır. Nurcular Said NURSİ’nin kitabında söylediği ilhamat, ihtarat ve sünuhat’ı Musa a.s’ın annesine Allah’ın vahyetmesile karşılaştırıyorlar oysa bu iki şey arasında hiçbir illet benzerliği yoktur. Zira bu vahiy sonucunda Musa’nın annesine değil Musa’ya kitap verilmiştir ki ayetin sonundada anneye oğlunun peygamber yapılacağı söyleniyor. Bu vahyin nasıl olduğu hususunda Allah bize açıklama yapmıyor ve muhtemelen bu rüyada olmuş olabilir.
 
   Şeytanlar için vahy kelimesinin kullanılması ;
 
 İşte biz her bir peygambere cinlerden ve insanlardan şeytanları düşman kıldık o şeytanlar ki birbirlerine süslü aldatıcı sözler VAHYEDERLER Rabbin dileseydi böyle yapamazlardı onları ve iftira ettikleri şeyleri bırak! En’am Suresi 12
 
 Görüldüğü gibi her bir insana bir şeyler vahyedilir (ilham edilir) ancak bunun ilahimi yoksa şeytanimi olduğunun ayırt edilmesi gerek bunun yoluda insana gelen bu düşüncelerin Kur’an ışığında değerlendirilmesidir. Eğer Said NURSİ’ye iddia ettiği gibi ilhamat, ihtarat ve sünuhat denen şeyler kendisine gelmişse bunların şeytanlardan olmasıda muhtemeldir –ki iddialarına bakıldığında Said NURSİ’nin söylemleri Kur’an’a ters ve şeytanidir- Gerçektende Said NURSİ ve ekibi peygamberimize inen mesajın temeline adeta dinamit koyan düşüncelere ve eylemlere sahiptir ve bu güruh üstad ve öğrencileriyle birbirlerine SÜSLÜ SÖZLERLE aldatıcı şeyler söylerler. Gerçektende Osmanlıca yada Türkçe olmayan sahte ağdalı bir dille, taraftarları üzerinde derinlik hissi bırakarak onları kandırırlar. Bu ağdalı dili günümüz Türkçesine de kasten çevirmezler zira o vakit Risale-i Nur’un hiçte deruni ilim taşımayan uzun cümlelerden kurulu, içi boş ifadeler yığını, sözcük israfından ibaret bir kitap olduğu anlaşılır.
 
 Allah’ın her göğe işini vahyettiğine dair ayet :
 
Ve onları ‘Gökler ve yeri” iki gün içinde yedi gökler halinde gerçekleştirdi sonra her bir göğe işini oluşunu vahyetti ve en yakın göğü lambalarla süsledik ve güvenli kıldık. Bu aziz ve alim olanın takdiridir. Fussilet Suresi 12
   Allah yukarıdaki ayette her bir göğe işini-oluşunu vahyettiğini söyleyerek içindekileri de katmış oluyor. Önce gök ve yerin yaratılışından bahsediyor sonra iki gün içinde onları yedi gök haline getirdiğini ve her bir göğede işleyişini vahyettiğini söylüyor, yani bir nevi her bir göğe programlama yapılmış ve buna göre göklerin tık tıkır işleyeceğini söylüyor. Kaldıki her bir göğe işleyişini vahyetti derken o göklerin içindekileride bunun içine girer yani salt göğün kendisi değil o göğün içindeki her şey bu vahiyden nasibini alır. Bu ayetteki vahyinde peygamberlere kitap verilme sonucunu doğuran vahiyle alakası olmadığı açıktır.
  
   Allah’ın arıya vahyettiğine dair ayet :
 
“   Ve rabbin bal arısına dağlardan ve ağaçlardan evler edin diye vahyetti…” Nahl Suresi 68
 
     Nurcular Said NURSİ’nin ilhamat, ihtarat ve sünuhat –ki aslında vahiy demek istiyorlar- yoluyla tefsirini (!) yazdığını ve bunun garip bir şey olmadığını zira Allah’ın arıya bile vahyettiğine göre insana hadi hadi ilham vereceğini söyleyerek üstatlarını hayvanatla karşılaştırıyorlar. Oysa Arıya vahyetti ifadesindeki “vahyin” kitap yazılmasıyla uzaktan yakından alakası yok ve peygamberlere kitap verilmesi sonucunu doğuran vahiyle bir benzeşmesi de söz konusu değil. Eğer ilham bu derece sıradan bir şey ise neden Said NURSİ’den önceki müfessirler yazdıkları kitapları “ilham, ihtar ve sünuhat” yoluyla yazdıklarını iddia etmemişlerdir. Kaldıki Said NURSİ ısrarla kendisine yazdırılan kitapların “Rızası dışında, ihtiyarı haricinde” olduğunu ve o kadar sıklıkla vurgular ki bunun arıya vahiyle yada göklerin işlerini vahyettiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Said NURSİ ilhamat, ihtarat ve sünuhat kelimelerini “Vahyin” yerine kullanarak bu kavramları da tahrip etmiş ve kendi inanç dünyasının anlamlarını bu kelimeler üzerine bina etmiştir. O yüzden bu kelimelerin sözlükteki anlamlarıyla Nurcuların kullandığı anlamlar farklıdır.
 
 Kur’an’da İlham kelimesi fiil olarak Şems Suresinde şöyle geçmektedir :
 
“Ve nefse ant olsun ki ve onun seviylendirilmesine, ki onun takvası ve yoldan çıkmaklığı ona ilham etti”
 
 Görüldüğü gibi ilham tamamen insanın yani nefsin tasarrufunda olan bir şeydir ve nefse neyin yanlış neyinde doğru olduğuna dair kendi içine bunun ayırdını yapma yeteneğinin de ilham yoluyla ona verildiğini Allah söylüyor. Zira bir kişi kötülük işlediğinde kendi vicdanı harekete geçer ve kötülük işlemeden önce onu içsel bir uyarıya tabi tutacaktır iyi bir şey yaptığında ise kararlılığı tam olacak ve yaptıktan sonrada bir rahatlama hissedecektir, tüm bütün bu düşünsel aktivitelere söz konusu surede ilham deniliyor. Said NURSİ’nin tanımladığı ilhamat ile Allah’ın Şems suresindeki ilham tarifinin birbiriyle alakası yok. Oysa Said NURSİ ne diyor “Rızam olmadığı halde, ihtiyarım haricinde bana yazdırıldı!”
 
 
 
 
Sekizincisi: Doğrudan doğruya Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd (doğan) eden Risale-i Nur esaslarına dayandığı müellif tarafından mükerreren (tekrarlı olarak) ve musırrane (ısrarlı bir şekilde) beyan ve iddia edilmekte ve böylece propaganda dinî delillere, telkinlere istinad (dayandığı) ettiğini söylemekle suç unsuru gösterilmektedir.
 
         Bunu bütün Risale-i Nur'u okuyanların tasdikiyle hususan (özellikle) meşhur Mısır, Şam, Bağdad, Pakistan ve Diyanet Riyasetinin dairesinin üleması (bilginleri) tasdik ile, Risale-i Nur doğrudan doğruya hakikî bir tefsir-i Kur'anîdir ve Kur'anın malı ve lemaatıdır (ışıltılarıdır), dedikleri halde, bu cümleyi medar-ı suç (suça neden) yapanlardan mahkeme-i kübra-i haşirde (yeniden derilme gününün büyük mahkemesinde) bu hatasının sebebi sorulacak.
 
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Emirdağ Lahikası-2 ( 134 )
 
      Görüldüğü üzere Said NURSİ tefsirini direk Kur’an’la ilişkilendirmekte ve yazdıklarının ondan doğduğunu iddia etmiştir. Kur’an’dan doğan yine Kur’an’dır! Yani Said NURSİ aslında yazdıklarını Kur’an olarak ilan ediyor, bunu söylediğimizde Nurcular Said NURSİ’nin teşbih yada mecaz yaptığını söyler oysa söylediklerinin NE TEŞBİH SANATIYLA NEDE MECAZ SANATIYLA UZAKTAN YAKINDAN ALAKASI YOKTUR. Tefsir tarihinde yazdığı yorumları direk Kur’an’la ilişkilendiren tek kişi Said NURSİ ve onun öğrencileridir.
 
 
RİSALE-İ NUR MÜCEDDİTMİŞ!
bir hakikatının bir tefsiridir. Ve her asırda dine ve imana tam hizmet eden müceddidler (yenileyiciler) geldikleri gibi, bu acib (şaşırtıcı) ve komitecilik ve şahs-ı manevî-i dalaletin (sapıklığın manevi kişisi) tecavüzü zamanında bir şahs-ı manevî müceddid (yenileyici) olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa, şahs-ı manevîye karşı mağlub olmak kabildir. Risale-i Nur'un o cihette bir nevi müceddid (yenileyici) olması kaviyyen muhtemel olduğundan o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur'a bir nevi çekirdek olabilir. Kur'anın feyziyle Cenab-ı Hakk'ın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur'un meyvedar (meyveli), kıymetdar (kıymetli) bir ağaç hükmüne icad-ı İlahî  ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet Kur'an-ı Hakîm'in manası ve hakikatlı tefsiri olan Risale-i Nur'a aittir.
Emirdağ Lahikası-2 ( 152 )
 
      Allah’a ait olan dini yenilediğini iddia eden Said NURSİ ve ekibi aslında Allah’ın dinine bilerek yada bilmeyerek hakaret etmektedirler. Zira YENİLENEN ŞEY aynı zamanda eskiyen şeydir, haşa Allah’ın dini eskiyor ve onun bir kulu çıkıp YENİLİYOR ÖYLEMİ! Yani Allah Said NURSİ’nin yaşayacağı çağı göremedi, bilemedi ve bunun sonucunda gönderdiği hükümler eskidi ve aklı evvel kulu Said NURSİ ise Allah’tan haşa daha iyi gördü bildi ve dini yeniledi. Müceddid- i din (Dini yenileyen) inancı açık açık “Kafirlik ve Allah’a hakarettir, hatta Allah’lık iddiasıdır. İslam evrenseldir ve Allah her çağa, her zamana ve mekâna göre seslenmiştir. Eskiyen insanlardır o yüzden insanlar Allah’ın dinine karşı kendini yenilemesi lazım. Allah’ın Resulu şöyle der:
 
 “İman’da elbise gibi yıpranır eski o halde imanınızı yenileyin”
 
 “ Dikkat edin halis olarak din Allah’a aittir. Onun berisinde birtakım Evliya edindiler ve diyorlar ki bunlar bizi Allah’a en yakın olacak şekilde yaklaştırsın diye kul oluyoruz..Zumer Suresi 3
 
“De ki ben dini Allah’a has kılarak kul olmam emrolundu” Zumer Suresi 11
 
 “ De ki dinimi Allah’a has kılarak kul oluyorum” Zumer Suresi 14
 
 
 
HZ. EBU BEKİR’LE İLİŞKİLENDİRİLEN BİR UYDURUK SÖZE BİNAEN BAKIN SAİD NURSİ NELER ZIRVALIYOR :
Kendini bildirmeyen zâtın üçüncü şübhesi: Büyük Cihad'ın ve Sebilürreşad'ın neşrettiği gibi ben ilân etmişim ki; dine, imana hizmeti ve Risale-i Nur'u değil dünya siyasetine, belki kemalât-ı maneviye (manevi olgunluklara) ve makamat-ı âliyeye (yüce makamlara) âlet edemediğim gibi.. herkesin hoş gördüğü saadet-i uhreviye (uhrevi mutluluğa) ve Cehennem'den kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlahî ve rıza-yı İlahîden başka hiçbir şeye âlet etmemek, bu zamanda Nur'un hakikî kuvveti olan sırr-ı ihlas-ı hakikîyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki: Sıddık-ı Ekber'in (R.A.) dediği olan "Mü'minler Cehennem'e gitmemek için Allah'tan isterim, benim vücudum Cehennem'de büyüsün ki, onların yerine azab çeksin" diye söylediği kudsî fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, iman ile Cehennem'den birkaç adamın kurtulmaları için Cehennem'e girmeyi kabul ederim demişim. Zâten ibadet, Cennet'e girmek ve Cehennem'den kurtulmak için kılınmaz; bozulur. Belki rıza-yı İlahî ve emr-i Rabbanî için yapılır.
Emirdağ Lahikası-2 ( 152 )
 
    Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ’in nasıl çelişik bir ruh haleti içinde olduğu açık açık görülür. Bir yandan çektiği sıkıntılardan dolayı serzenişte bulunurken diğer yandan bu dünyevi sıkıntıya katlanamadığı halde Cehenneme gitmeyi bile göze aldığını söylüyor. Said NURSİ dünyevi sıkıntıyla Cehennem azabını bir tutarak farkında olarak ya da olmayarak Cehennem azabını hafife alıyor. İlginçtir çektiği sıkıntıları KUTSALLAŞTIRIYOR ve bunun Allah tarafından kendisinin ve eserinin kabul edildiğinin delili sayarken öte yandan bu sıkıntılara isyan edebiliyor. Önce Allah için çekilen sıkıntılarla ilgili Allah’ın şu ayetlerine bakalım:
 
   Elif, Lâm, mîm İnsanlar inandık demekle hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar, biz onlardan öncekileri de denedik böylelikle Allah yalancılarla doğrucuları ortaya çıkardı. Ankebût Sûresi 1, 2,3
 
   Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz. Onlara öyle sıkıntı ve darlık dokundu ki elçi ve beraberindekiler şöyle diyesi oldular “Allah’ın yardımı ne zaman” dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır. Bakara Sûresi 216
 
 Bir kişinin çektiği sıkıntıdan dolayı – Velev ki din uğruna dahi olsa- sıkılması ve sabırsızlık göstermesi gayet doğaldır ve Said NURSİ bu şekil söylemiş olsaydı bu anlaşılabilirdi ancak hemen arkasından Cehennemde bile yanmayı göze alabileceğini söylediği için ister istemez samimiyeti sorgulanır hale gelir. Peki, Cehennemle ilgili Allah ne demiş bir bakalım:
 
 O insanlardan bazılarda şöyle der Rabbimiz bize hem dünyada hem âhirette güzel olanı ver ve bizi ATEŞİN AZABINDAN koru! Bakara Sûresi 201
 
 Cehennem ve Cennet arasında bir perde bulunur ve A’raf’ta bir takım kişiler vardır ki herkesi simasından tanır henüz girmedikleri ama girmeyi bekledikleri cennetin sakinlerine “selam sizin üzerinize olsun” diye seslenirler. Bakışları ateşe doğru çevrildiği vakit “Rabbimiz bizi zalim toplulukla beraber kılma” derler. A’raf Sûresi 46, 47 
 
 Mü’min bir kişi cehenneme gitmeyecek zira cehenneme zalimler girecektir. Bir mü’min bir başkası için bile cehenneme gitmek istemez. Zira Cehennem hafife alınabilecek bir yer değildir. Said NURSİ insanların selameti için Cehenneme bile gidebileceğini iddia ederken Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia ettiğinin farkında değildir oysa bakın bu tür samimiyet yoksunu insanlar için Allah ne diyor:
 
    Bir takım insanlar vardır ki şöyle der : “Allah’a iman ettim” ancak Allah için bir sıkıntıya maruz kalsa insanların ona verdiği sıkıntıyı Allah’ın azabıyla bir tutar. Ancak rabbinden bir zafer gelse derler ki biz sizle beraberdik. Allah insanların göğüslerindekini en iyi bilen değil midir? Allah iman edenlerle münafıkları mutlaka ortaya çıkartacaktır. Görmezlikten gelenler iman edenlere der ki bizim yolumuza uyun sizin günahlarınızı yükleniriz hiç kimsenin günahını yüklenecek değillerdir gerçekten onlar yalancının tekidirler. Ankebût Sûresi 10,11,12
 
 
 Ey iman edenler kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır, o ateşin üzerinde öfke dolu şiddetli melekler vardır ki onlar Allah’ın emrettiği şey hususunda ona isyan etmezler ve emredileni de hemen yerine getirirler. Tahrim Sûresi 6
 
 Not: Tahrim suresindeki âyette Cehennem bekçisi olan meleklerin Allah’ın emrine isyan etmemelerinin vurgulanmasının nedeni oraya girecek olan insanların meleklerin aracılığına dahi sığınmamaları gerektiğini anlamaları içindir. Bununla ilgili bir başka âyette şu :
 
 Göklerde nice melekler var ki hiçbirinin şefaati fayda vermeyecek aksi olsa bile Allah’in izin vermesinden sonra onun razı olacağı kişiler için olabilir. Necm Sûresi 26
 
 Melekler şüphesiz insanoğlundan Allah’a daha yakındır ve Allah meleklerin bile aracılık yapamayacağını söylerken kendisini Allah ile kullar arasında aracı gören beşer cinsi bir takım insanlara ne oluyor ki kendisini daha hayattayken kurtulmuş ilan etmekle kalmayıp takipçilerini de kurtaracağını iddia edebiliyor?
 
Diğer bir konu, Said NURSİ birkaç kişinin dahi Cehennemden kurtulması için kendisinin oraya girmeye razı olduğunu iddia ediyor oysa bakın Kur’an peygamberimize nasıl bir uyarı yapıyor :
 
 “Kendilerine azabın sözü gerçekleşmiş olmuş birileri ile tam tersi olanlar bir olurmu !? ATEŞTEKİLERİ SEN Mİ KURTARACAKSIN!” Zumer Suresi 18-19
 
 Burda dikkat edilmesi gereken bir şey daha var oda şudur ki, Said NURSİ bu sözleriyle zımnen “Cennete gideceğine kesin gözüyle bakıyor” zira Cehennemi isteme cesareti birazda Cennete kesinkes gideceğine güveni tam olmasından kaynaklanıyor. Esasen yazdığı bu kitaplar topluluğunun birçok yerinde Risale-i Nur okuyanların kurtulduğunu, hatta Risale-i Nur’un kendisine şefaat edeceğini vs söylediğine göre bu kitabı yazan olarak kendiside hadi hadi cennete gitmesi gerek. Bu derece çelişik, paranoid bir ruh haletiyle Said NURSİ’nin saçmalaması doğaldır. Buda gösteriyor ki esasen Said NURSİ Ahirete ilişkin inanç dünyası karma karışık. O Kur’an’ın ölçülerine göre değil tamamen kendi inanç dünyasının ölçüleriyle hareket ediyor ve doğal olarak çuvallamış oluyor. Biz bu itirazları dile getirdiğimizde Nurcu taife “Bunda ne var üstat merhametinden bunu söylüyor, o insanlık sevgisinden bunları söylemiştir yoksa gerçekten cehenneme gitmek istediği için değil” diye açıklama yapıyorlar o zamanda şu sorunlar ortaya çıkıyor “Cehenneme gitmek istemediği halde insanlar kurtulsun diye cehenneme gitmek istiyorum sözü aslında bir MERHAMET ŞOVU’dur, ki o zaman bu daha ahlaksız bir davranıştır, demek ki böyle bir şey mümkün olsa Cehennemi görür görmez oradan çıkmak isteyen insanlara sözünü yerine getirmeyip tabiri caizse onları satışa getirecek!”, yok bunu Said NURSİ bilerek ve isteyerek gerçektende birilerini kurtarmak için bunu söylemişse Said NURSİ “Allah’tan daha merhametli olmak iddiasındadır ki bu yaratana yapılacak en büyük saygısızlıktır, zira o vakit Allah kullarını cezalandırırken merhametsiz ama onları cehennemden kurtarma çabası içindeki Said NURSİ merhametli olmuş oluyor öylemi! Allah peygamberine dahi maraz doğuran merhameti yasaklamıştır. Peygamberimizin diliyle cehennem ve azabından korunmak üzerine bize dualar öğretmiştir. Bundan dolayı Hz. Ebubekir’e isnad edilen söz külliyen uydurmadır.  
 
 
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’ANIN MALIYMIŞ!
 
Bu defa dindar Demokratların delaletiyle Afyon Mahkemesi'nce Risale-i Nur'un serbestiyetine, bütün risale, mektub ve mecmualarının suç mevzuu teşkil etmediğinden iadelerine karar verilmesini; senelerce evvel ilân ettiğiniz "Risale-i Nur benim değil, Kur'anın malıdır; Kur'anın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu'nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur'ana bağlıdır; Kur'an ise Arş-ı A'zam'la bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın." diye olan hakikatlı beyanatınızın açık bir tezahürü ve bu ulvî hizmetinizin İlahî ve Kur'anî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu beraet kararının âlem-i İslâmın ve bahusus bu millet-i İslâmiyenin saadetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatlar deryasına kaptan tayin edilen ve zulmet-i küfürle (kafirlik karanlığıyla) tuğyan (azmış) etmiş insanlığa hâdî (doğru yolu gösteren) ihsan olunan aziz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i imanı kendilerine dost ve taraftar eyleyen dindar Demokratları ve âdil heyet-i hâkimeyi (hakim kurula)  sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:
Emirdağ Lahikası-2 ( 161 )
KUR’AN KABİRDEKİLERE DUYURAMIYACAĞIMIZI SÖYLERKEN BAKIN SAİD NURSİ TERSİNİ NASIL SÖYLÜYOR!
Vasiyetnamenin Haşiyesidir
 
         Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men'edildiği cihetle anladı ki, bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek haller var. Risale-i Nur'un mesleğindeki a'zamî ihlas için bu hastalık verilmiş. Çünki bu zamanda, şan şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından a'zamî ihlas ile bütün bütün enaniyeti (benliği) terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur'daki a'zamî ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet (benliği terk) için buna bir manevî sebeb hissediyorum. Kendini Risale-i Nur'a vakfetmiş (adamış) olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manayı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.
 
Said Nursî
Emirdağ Lahikası-2 ( 201 )
 
    Ölüp gidenlerin geride kalanlarla bir bağının olmayacağını ise Allah şöyle açıklıyor:
 
     Ölülerle diriler bir olur mu? Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE işittiremezsin? Fatır Suresi 22
   İşte budur mülk rabbiniz Allah’ındır. Onun berisinde çağırıp durduklarınız bir hurma çekirdeğine dahi sahip değildir. Onları çağırsanız sizin çağrılarınızı duymazlar velevki duysalar bile size cevap veremezler. Fatır suresi 13, 14
 
         Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
 
 
   Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleri de, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı halde mi böyle yaparsınız? Bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz. Zümer Suresi 42, 43
 
Ölen kişilerin ardından Kur’an okunup okunmaması meselesine gelince bununla ilgili sürekli mezarlıklarda okunan Yasin Suresinin 69 ve 70. Ayeti cevap olarak yetecektir! Allah söz konusu ayetlerde şöyle diyor :
 
   Biz o peygambere şiir öğretmedik ona bu yakışmazda, o Apaçık bir Kur’an ve Zikir (hatırlatma)’dir. Böylelikle onunla DİRİLERİ uyarsın ve görmezlikten gelenler üzerine de söz gerçekleşmiş olsun diye!
 
 
 
DEMOKRAT PARTİ VE SAİD NURSİ ARASINDAKİ İLİŞKİYE BAKIN
 
 
         Sayın Adnan Menderes!
 
         Otuzbeş seneden beri siyaseti terk eden Üstadımız Bedîüzzaman Hazretleri, şimdi Kur'an ve İslâmiyet ve vatan hesabına bütün kuvvetiyle ve talebeleriyle, dersleriyle Demokrat Parti'nin iktidarda kalmasını muhafazaya çalıştığına, biz Demokrat Parti mensubları ve Nur Talebeleri kat'î kanaatimiz gelmiştir.
 
         Üstadımızdan, ne için Demokrat Parti'yi muhafazaya çalıştığını sorduk, cevaben:
 
         "Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki Halk Partisi, İttihadçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhuriyetin birinci reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbarıyla, onbeş senede yaptığı icraatının kısm-ı a'zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat'iyyen iktidara getirmeyecek. Çünki Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki bir Müslüman kat'iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için hayat-ı içtimaiye (sosyal hayata) ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti'yi, Kur'an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum" dedi.
 
         "Milletçilere gelince:
 
         Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, {(Haşiye): İslâmiyet milleti her şeye kâfidir. Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir.} Demokrat Parti'ye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi bu asil ve masum Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek, o vakit hakikî Türkler'i ecnebiler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan olan ve bu vatanda mevcud ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebiye istinad (dayanak) ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise dehşetli, tehlikeli olduğundan; Kur'an ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Parti'nin iktidarda kalmasını temin etmeleri için ders veriyorum." dedi.
 
         Sayın Adnan Menderes,
 
         Bütün gayesi vatan ve milletin selâmeti uğruna çalışan ve ders veren Üstadımız Bedîüzzaman gibi mübarek ve muhterem bir zâtın Demokrat Parti'ye yaptığı yardımı kıskanan Halk Partisi ve Millet Partisi elemanları, iktidar partisi yapıyormuşçasına çeşit çeşit bahane ve eziyet yaparak Üstadımızı Demokrat Parti'den soğutmak için var kuvvetleriyle çalıştıklarına kat'î kanaatımız gelmiş.
 
         Sizin gibi "Dinin îcablarını yerine getireceğiz, din bu memleket için hiçbir tehlike teşkil etmez" diyen bir başvekilden; vatan, millet, İslâmiyet adına partimize maddî ve manevî büyük yardımları dokunan bu mübarek Üstadımızın kitablarının ve kendisinin tamamen serbest bırakılarak bir daha rahatsız edilmemesinin teminini saygı ve hürmetlerimizle rica ediyoruz.
 
Demokratlar azalarından Nur talebeleri:
 
Mustafa, Nuri, Nuri, Hamza, Süleyman, Hasan, Seyda, Receb, İbrahim, Faruk, Muzaffer, Tahir, Sadık, Mehmed
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 206 - 207 )
 
 
 
Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar
 
         Şimdi Kur'an, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
 
                 Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan yüzde otuz-kırk adama zarar verebilir.
 
                 İkincisi: Eskiden beri müstemlekâtların (sömürgelerin), Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dairesinde dinsizliği neşretmek için; ifsad komitesi namında bir komite. Bu da yüzde on-yirmi adamı bozabilir.
 
                 Üçüncüsü: Garplılaşmak ve Hristiyanlara benzemek ve bir nevi Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde belki binde birisini, Kur'an ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.
 
         Biz Kur'an hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur'an hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu. Gördük ki:
 
         Demokratlar, evvelki iki müdhiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki dehşetli cereyana mesleklerince muarızdırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım garblılaşmak ve garblılara tam benzemek mesleğini takib edenler ise, üçüncü cereyana bir yardım ediyorlar. Madem o cereyanın yüzde ancak birisini belki binden birisini Purutlar ve Hristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünki İngiliz ikiyüz sene zarfında tahakküm ettiği ikiyüz milyon İslâm'dan ikiyüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez.
 
         Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset namıyla üçüncü cereyana yardım etse de; madem o Demokrat Partisi, meslek itibariyle öteki iki cereyan-ı azîmenin (büyük akımın) durmasında ve def'etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir faidesi dokunabilir.
 
         Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur'an menfaatına kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil; belki dehşetli, baştaki iki cereyana siyasetlerince muârız oldukları için; onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz'î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebeb oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i dini yardıma davet ediyoruz. Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden ikaz edip "Aman çabuk hakikat-ı İslâmiyeye yapışınız" ihtar ediyoruz ki; vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'aniyeye  (Kur’ani gerçeklere) dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dörtyüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyet'le olabilir.
 
         Biz bütün Nurcular ve Kur'an hizmetkârları, onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyet'e hizmette muvaffakıyetlerine dua ediyoruz. Hem de rica ediyoruz ki: Bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi âlem-i İslâmda pek büyük faidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nur'u, müsaderelerden (el koymalardan) kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine taraftar etsinler ve selâmeti bulsunlar.
 
Said Nursî
 
* * *
 
Medar-ı ibret ve hayret ve şükrandır ki:
 
         Yirmidokuz senedir, elli seneden beri benimle muarız gizli düşman komiteler bütün desiseleriyle aleyhimde adliyeyi, hükûmeti sevketmeye çalışırken ve her desiseye baş vururken.. yüzotuz kitabımı, binler mektublarımı tedkik (inceleme) ve taharri (araştırma) için adliyenin nazarını celbetmiş. O adliyeler beşi kat'î beraet ve umum kitabları suç yok diye iadeye karar vermeleri ve geçen Malatya hâdisesi münasebetiyle yine gizli düşmanlarımız hükûmetin ve adliyenin nazar-ı dikkatini bizlere çevirmeye çalıştıkları halde, yirmiüç mahkeme demişler ki: "Suç bulamıyoruz" {(Haşiye): Denizli'de bütün Risale-i Nur eczaları iade edilmesi ve İstanbul'da ve Ankara'da ele geçen bütün risaleleri iade etmeleri ve Tarsus-Mersin'de ellerine geçen umum risaleleri iade etmeleri ve dört ay Ankara bütün risaleleri tedkik ile iadesine ve beraetine karar vermeleri ve o beraet ve iadeyi Temyiz dört defa tasdik etmesi ve en ziyade uğraşan Afyon, dört sene sonra iki defa beraet ve iadesine karar vermesi gösteriyor ki; adliyeler tamamıyla hakikî adaletle iş görmüşler ki, yeni şeylerin ehemmiyeti kalmıyor.}. Acaba benim gibi dünya ehli ile münasebeti pek az ve Risale-i Nur gibi hakikatı hiçbir şeye feda etmeyen, yüzotuz kitabında bu kadar aleyhimizde bahane arayanlar varken hiçbir suç bulunmaması ve yalnız Eskişehir'in birtek mes'ele olan tesettürden başka o da cevab verildikten sonra kanaat-ı vicdaniyeye çevrilmesi.. halbuki, Nur talebeleri gibi takvaya tarafdar olanlardan bir tek adamın on mektubunda on günde onu mes'ul edecek bazı maddeler bulunur. Bu kadar hadsiz bir derecede kesretli bir şeyde medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) adliyeler gösterememesi iki şeyden hâlî değil:
 
         Ya kat'iyyen bir inayet (yardım) ve hıfz-ı İlahiyedir (ilahi koruma) ki, bu cihette merhametini, rahîmiyetini Nur talebeleri, Kur'an hizmetkârları hakkında gösteriyor ki; bize temas eden bütün adliyeleri böyle hârika bir adalete ve hiçbir cihette haksızlık yapmamaya ve böyle aleyhimizde binler esbab varken o hakikat-ı kudsiye-i Kur'aniyenin (Kur’anın kutsal gerçeğinin) bir hizmetine yardım etmişler. Biz de bütün ruh u canımızla onlara teşekkür ederiz.
 
         Eski zaman adliyelerinin önünde padişahlar, fukaralarla diz çöküp muhakeme olması ve Hazret-i Ömer (R.A.) adaleti zamanında âdi bir Hristiyanla; Hazret-i Ali (R.A.), âdi bir Yahudi ile muhakeme olması ile gösterilen, adliyedeki haktan başka hiçbir şeye âlet olmadığını gösteren adliyelik adaletinin bu sırr-ı azîmine bizimle alâkadar olan bu adliyeler -bize temas eden cihette- mazhar olmuşlar. Onun içindir ki, yirmisekiz senedir bu kadar işkenceler, hapisler, tazyikatlar gördüğüm halde, hiçbir adliye adamlarına, bu sırr-ı azîme binaen değil küsmek ve beddua, bilakis kalben bir minnetdarlık, bir nevi teşekkür, bir tebrik var.
 
Said Nursî
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 208 - 210 )
 
Yukarıdaki satırlardan Nurcuların ve Said NURSİ’nin nasıl iktidardakilerle uzlaşmaya, anlaşmaya hazır olduğunu gösteriyor. Öte yandan Adnan MENDERES ve ekibini İslam’a hizmet edeceği hayaline kendisini inandırmış olsa gerek ki, Adnan MENDERES ve ekibine bu bağlamda övgüler diziyor. Oysa Adnan MENDERES iktidara geldiğinde İslam anlamında hiçbir icraata imza atmamış, kaldı ki kendisi ve arkadaşları yıllarca CHP’nin içinde görev almış ve CHP’nin ülkenin genelinde uyguladığı zulüm ve şiddet politikasına göz yummuşlardır. Aslında iktidar paylaşım kavgası yaşayan CHP daha sonra iç kavgalara yenik düşerek yıllarca bu partinin uygulamalarını desteklemiş, ya da yapılanlara ses çıkarmamış olan Celal BAYAR, Adnan MENDERES gibiler Demokrat Parti’yi kurup, halka özgürlük vaat ederek başa gelmişler bu seferde ülkeyi sağ siyasetin ikiyüzlü, oportunist, ahlaksız, ilkesiz bataklığına sürüklemişlerdir. Türkçe okutulan ezanın tekrar Arapça aslına çevrilmesini yıllarca Nurcular taraftarlarına Adnan MENDERES’in İslamlığına delil olarak kullanmışlardır. Oysa Atatürk döneminde yapılan birçok zulümde Adnan Menderes olsun, Celal BAYAR olsun ya seslerini çıkarmamışlar ya da Celal BAYAR gibi kişilerin bizzat bu zulümlerde parmağı vardır. Said NURSİ ya bunları bilmiyor –ki üç ayda tüm ilimleri öğrendiğine göre bilmesi gerek- ya da bildiği halde sırf iktidardan nemalanmak için bu kişilere övgüler dizmiştir. Adnan MENDERES ve ekibinin Türkiye tarihindeki düşünme, araştırma dünyasına yaptığı en büyük zulüm ise “Atatürk’ü Koruma Kanununu” çıkararak o dönemin sorgulanmasının önüne geçmesidir. Bu kanunu Atatürk’le olan anlaşmazlığından dolayı İsmet İNÖNÜ’ye karşı çıkarmış olsalar da temel hedefleri Atatürk’ün arkasına sığınarak iktidarda kalma arzusudur. Atatürk’ün ilahlaştırılması, üzerinde tartışılmasının engellenmesini sağlayan Adnan MENDERES ve ekibine Said NURSİ ve ekibinin övgüsünü görünce Nurcular ve liderlerinin hiçte İslami düşünmedikleri ortaya çıkmış oluyor. Zaten Nurcular Adnan MENDERES’e adeta “Sen bizi korursan üstadımızda seni koruyacak” diye de açık açık çıkar temelli ilişkiye deyinmiş oluyorlar. Bu grubun bu oportünist yaklaşımı yıllarca Nurcu cemaatinde siyaseti olmuş ve her dönem iktidarda kim varsa –ister sağcı, ister solcu- iyi geçinmişler ancak her an onlara da ihanet etmeye de hazır olmuşlardır. Said NURSİ’nin siyasetten Allah’a sığınırım demesine rağmen dikkat ederseniz işine geldiğinde siyasetle de çok içli dışlı olabilmiş, gerçekte İslam düşmanı olan Celal BAYAR, Adnan MENDERES gibilerine de övgü dolu hitaplarda bulunmayı ihmal etmemiştir.  
 
 
SAİD NURSİYE GÖRE ÇOCUKLAR BAKIN NASIL ONU KUTSALLAŞTIRIYOR!
Mübarek bir kısım zîruhlarda (canlılarda) hiss-i kabl-el vuku'  (önsezi) olduğu gibi, masum çocukların bir hiss-i kabl-el vuku' (önsezi) ile Risale-i Nur'un onlara dünyevî, uhrevî bir babalıkla terbiye ve muhafaza etmesini ruhları hissetmiş ki, Nur'un hizmetkârına babalarından ve vâlidelerinden (annelerinden) daha şiddetli bir hürmet gösteriyorlar. Hattâ benim hiç görmediğim, tanımadığım üç yaşındaki bir kız çocuğu yalın ayak dikenlere basarak, koşarak geldi. Hattâ pekçok dostlarım Bolvadin'de bulunduğu için otomobil ile çok hızlı gittiğimiz halde kurtulamıyoruz. Hattâ her yerde hiç beni işitip görmedikleri halde, peder ve vâlidesine (annesine) gösterdikleri alâkayı göstermeleri benim hakkımda; nefsim, hevesim cismanî cihetinde dahi imanda bir Cennet çekirdeği var olduğunu gördüm.
 
Said Nursî
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 213 )
        Dünyanın neresine gidilirse gidilsin çocuklardaki belirgin davranış şekilleri aynıdır ve büyüklerin ilgisinden hoşlanırlar, onları taklit ederler çünkü Allah onların fıtratına bunu koymuştur. Ancak Said NURSİ bunu bile batıl davasıyla ilişkilendirerek sanki çocukların bu alakası sadece ona yönelmiş gibi konuyu saptırmaktadır. Said NURSİ Narsistçe –kendine taparcasına- etrafında olan ne kadar olay varsa kendisiyle ilişkilendiriyor ve Evrenin merkezine kendini koyuyor ve sanki evren onun etrafında dönüyormuş gibi kendini insanlara böylece sunuyor. Esasen Said NURSİ döneminin cehaletinden istifade ederek insanları bu şekilde Allah adına kandırmıştır :
 
 “Ey insanlar rabbinizden çekinin öyle bir günden korkun ki o gün ne baba çocuğuna ne çocuk babasına bir karşılık vermez, şüphesiz Allah’ın va’di haktır, dünya hayatı sizi Aldatmasın, aldatıcı olan ne varsa sizi ALLAH’la aldatmasın” Lokman Suresi 33
 
 
 
VE SAİD NURSİ YAZDIĞI ESER AMA ÖNEMLİSİ OLUŞTURDUĞU ŞEYE NUR SERMAYESİ DİYOR!
Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört-beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tahirî, Sungur, Ceylan, Hüsnü ve bir-iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale-i Nur'un satılan nüshalarının sermayesi, Risale-i Nur'un malıdır. Said de bir hizmetkârdır. Hayatta tayinini alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilayette bulunan elli-altmış talebeyi iki-üç sene Nur sermayesinden tayinini vermek kat'î niyet ederken, belki bazılarını bazı maniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.
 
Said Nursî
 
         (Haşiye): Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylanî (R.A.) Risale-i Nur'a ve müellifine işaret ettiği keramet-i gaybiyesinde (gaybi kerametinde) bir fıkrada تَعِيشُ سَعِيدًا diye maişet hususunda saadetle yaşayacağını ve en mes'ud olacağını haber vermiş. Halbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnasını (kimseye kendini muhtaç hissetmeme) şimdiye kadar zahiren buna muhalif görüyorduk. Gavs-ı A'zam'ın bu ihbar-ı gaybiyesi (gaybi ihbarı) Üstadımızın hayatında şimdi bilfiil görülmüş ki; küçüklüğünde daha on yaşında iken amcasının çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi. Ve ders verdiği eski talebelerinin maişetini de kendisi deruhde ederdi. Aynen şimdi de elli-altmış talebesinin tayinlerini vermesi, o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezahür ettiğini göstermiştir.
 
Tahirî, Sungur, Ceylan
Emirdağ Lahikası-2 ( 233 )
 
     Said NURSİ kitabının ilahi kaynaklı olduğuna inandığından kendisine nispet etmiyor tam tersine “BEN ONUN HİZMETKARIYIM” diyor. Bu tarz bir ifadeyi ne Said NURSİ’den önceki YAZAR’larda görürüz nede Said NURSİ’den sonraki yazarlarda, bir peygamber kendisine vahyedilen kitap ile ilgisi şudur; kitap Allah’ın mesajıdır peygamber sadece onu tebliğ edendir, yani kitapla peygamber arasında organik bir bağ mevcut değildir, zira mesaj peygambere ait değildir, o yüzden bir peygamberin kendisine vahyedilen mesajı Allah’a nispet etmesi gayet doğaldır hatta olması gereken bir durumdur. O yüzden bir peygamberin kendisine indirilen mesaj için “Ona tabi olurum, ben bana indirilenin hizmetkarıyım” gibi sözleri gayet doğaldır. Ancak peygamber olmadığı halde yazdığı kitabı tıpkı peygamberler gibi Allah’a nispet eden bir kişi aslında peygamberliğini ilan etmiş olur. Bütün yazarlara kitapları hakkında sorsanız “Benim kitabım, benim yazdıklarım” der, ancak Said NURSİ “Risale-i Nur benim eserim değil Kur’an’ın malıdır, bana yazdırıldı, ihtiyarım haricinde rızam dışı bana bildirildi” gibi ifadeler kullanarak KİTABIN YAZARININ kendisinin olmadığını açıkca söyler ve ortada bir kitap varsa ve mutlaka bir yazarıda olması gerekiyorsa o halde bunun yazarı kimdir diye sorulduğunda doğal olarak “O halde bu kitap Said NURSİ’nin iddiasına göre Allah tarafından ona yazdırılmış oluyor” bu ise apaçık bir iftiradır. Said NURSİ ısrarla yazdıklarına “Nur, Nurlar” ismini vermiştir, günümüzdeki sahte peygamberlerden olan İskender EVRANOSOĞLU’da enteresandır şarlatan Said NURSİ gibi “Nur” sıfatını kullanarak insanları kandırmaya çalışmaktadır. Her çağda böyle sahtekarlar olacaktır Said NURSİ’de kendi döneminin din şarlatanlarındandır.
 
·            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
BAKIN SAİD NURSİ HASTALIĞINI BİLE RİSALE-İ NURA BAĞLIYOR!
Evvelâ: Bugünlerde olan mes'eleler için merak etmeyiniz. Hakkımızda tecelli eden, inayet (yardım) ve rahmet-i İlahiye ile bu büyük bir hayırdır. Hem hasta olduğumdan konuşmaya ve görüşmeye de tahammül edemiyorum. Şimdi Risale-i Nur'un dâhil ve hariçteki fevkalâde intişarı (yayılması) ve geniş fütuhatı (fetihleri) ile düşmanlar da dost olmuşlar. Herkesin konuşmak istemesine mukabil, inayet-i İlahiye (ilahi yardımla) ile sesim de kısılmış ki; daha Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmadığından görüşüp, konuşamıyorum.
 
          Hiçbir tefsir alimi yazdığı kitabı ne doğayla, ne gelecekte olan olaylarla, ne kişisel hastalığı yada başarısıyla ilişkilendirmemiştir yalnız Said NURSİ bundan müstesna! Said NURSİ yazdığı kitabı o derece kutsallaştırıyor ki kerameti kendinden menkul durumlar sergiliyor. Etrafında her ne olay olmuşsa bunu kitabına bağlıyor ve kitabını övgüde göklere çıkarırken her ne kadar tevazu şovlarında bulunsada aslında kendini YÜCELTİP KUTSALLAŞTIRIYOR.
 
 
Emirdağ Lahikası-2 ( 239 )
BAKIN SAİD NURSİ KİTABININ KUR’AN TARAFINDAN GAYBİ İŞARETLE BİLDİRİLDİĞİ YALANINI NASIL SÖYLÜYOR!
Onun için Cenab-ı Hakk'a şükür Kur'an-ı Hakîm'in işarat-ı gaybiyesi (gaybi işaretleri) ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî (Türkçe) ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu'cize-i Kur'aniyenin (Kur’ani mucizenin) Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara (yayılmaya) başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüzbin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm'ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab'ı birleştirmeye, bu Kur'anın kanun-u esasîlerini (Anayasalarını) neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.
Emirdağ Lahikası-2 ( 244 )
 
      Said NURSİ Kur’an’ın yazdığı Risale-i Nur’u işaret ettiğini iddia ediyor. Esasen bu taifeye göre İşari Tefsir yöntemiyle Kur’an’dan bu tür çıkarsamaları caiz görmektedirler ve ilginçtir bu tür çıkarsamalarında kesin doğru olduğunuda açık açık söylemektedirler. Gerek Said NURSİ gerek taraftarları yaptıkları bu çıkarsamaları insanlara kesin kanatmış gibi sunmaktan geri durmamışlardır. Önce İşari Tefsir olayına değinmek gerek, İşari Tefsir daha çok Batıni –Gizemci- sapık inanç mensuplarının yaptığı yorumlama yöntemidir ve bu tür tefsir külliyen Kur’an’a tersdir zira Kur’an’ın mesajı açık ve net olduğundan onun manasıda tektir ve Nurcuların iddia ettiği gibi ayetlerin içinde başkaca manalar gizli değildir. Haşa Allah kullarına bilmece sormuyor ve kendi ifadesiyle ayetlerini tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır. Gizemci fırkalar ayetleri kendi heva ve heveslerine göre yorumlayarak İslam tarihinde tahrifciliği başlatmıştır ve Nurculukta bu sapık fırkalardandır. Said NURSİ eserini kutsallaştırmak için eserinin Kur’an’da işaret edildiğini iddia etmekte ve Nur Suresi 35 nolu ayetinide buna delil getirmektedir. Gelin Allah’ın duru mesajı üzerinde tahrif yapanlarla ilgili Kur’an ayetlerine bir bakalım :
      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
  Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
Toplam 261799 kez ziyaret edilmiştir.

Risale-i Nur-a Cevap