Sikke-i Tasdik-i Gaybî

 

SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ
 270 SAYFA OLAN BU KİTAPDA TIPKI DİĞER LAHİKALAR GİBİ SAİD NURSİ, RİSALE-İ NUR VE NURCULARIN ÖVÜLMESİ, KUTSALLAŞTIRILMASI KONULARINI İÇERİR. YİNE TEK BİR AYET’İN TEFSİRİ YAPILMAMIŞ TAM TERSİNE NURCULUK İNANCINI KUTSALLAŞTIRMAK İÇİN SEÇİLEN AYETLER ÜZERİNDE ÇOĞU KERE EBCED VE CİFR DENEN BATIL HESAP YÖNTEMLERİ KULLANILMIŞTIR.
 
SAİD NURSİ KİTABININ OSMAN-I HALİDİ DENEN ŞAHIS, HZ. ALİ VE ABDULKADİR GEYLANİ TARAFINDAN GAYBDEN HABER VERİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Evvelâ: Nur'un fevkalâde has şakirdleri (takipçileri) , Sikke-i Gaybiye (Gaybi doğru yol)  müştemilâtıyla (eklentileriyle), o evliya-yı meşhureden (meşhur Allah dostlarından), kırk günde bir defa ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî'nin sarih (açık)  ihbarı (bildirmesiyle) ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Isparta'nın meşhur ehl-i kalb (gönül ehli) âlimlerinden Topal Şükrü'nün zahir (açık) haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dava edip, fakat iki iltibas (kafa karışıklığı) içinde bu bîçare, ehemmiyetsiz kardeşleri Said'e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlarını ta'dile (değiştirmeye) çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlarında ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektub'daki iki ehl-i kalb (gönül ehli) çobanın macerası gibi, hak bir hakikatı görmüşler, fakat tabire muhtaçtır. O hakikat da şudur:
 
            Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olan iman-ı tahkikîyi (araştırma üzerine olan inanç)  neşr (yayma) ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha (tamamen) Risale-i Nur'da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı A'zam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinde (manevi şahsında) keşfen (keşif yoluyla) görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı manevîyi bir hâdimine (hizmetçisine) vermişler, o hâdime mültefitane (iltifat eder şekilde) bakmışlar. Bu hakikattan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur'u bir proğramı olarak neşr ve tatbik edecek. O zâtın ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde; bu ikinci vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zâtın üçüncü vazifesi; Hilafet-i İslâmiyeyi (İslami halifeliği) İttihad-ı İslâma (İslami birliğe) bina ederek, İsevî (Hristiyan) ruhanîleriyle (din adamlarıyla) ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır; fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 9 )
 
Üçüncüsü: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu. Neden İmam-ı Ali Radıyallahü Anhu, Risalet-ün Nur'a ve bilhâssa Âyet-ül Kübra Risalesi'ne ziyade ehemmiyet (önem) vermiş? diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd (Allah’a hamdolsun) o sır ihtar (uyarı) edildi. İnkişaf (ortaya çıkan) eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:
 
         Risalet-ün Nur'un mümtaz bir hasiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kuvvetli ve kat'î beyan olduğundan ve bu hasiyet Âyet-ül Kübra Risalesi'nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acib asırda mübareze-i küfür (küfürle mücadele) ve iman, en son nokta-i
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 36 )
Kâinatı ihata eden son ordusunu {(Hâşiye): Kâinatı dağıtmayan bir kuvvet o orduyu bozamaz.} gösterip ve ondan mukavemetsûz (dirençsiz) maddî, manevî imdad (yardım) getirmek hizmetinde hârika bir emirber (emir eri) neferi (askeri) olarak Âyet-ül Kübra Risalesi'ni İmam-ı Ali Radıyallahü Anhu keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.
 
         Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, tâ o sırrın bir hülâsası (özeti) görünsün.
 
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 37 )
 
       Said NURSİ kendisinden yüzyıllarca önce yaşamış ölmüş insanların –Abdulkadir GEYLANİ, Hz. Ali ve Osman Halid adlı şahsın kendisini gaybden haber vererek müjdelediğini iddia ediyor ve baştan bu tür çıkarsamaları kabul etmediğini ama sonrasında artık kesin kanaat sahibi olduğunu söylüyor. Belliki Said NURSİ vicdanının onu uyarmasıyla bir iç çatışmada yaşamış ve gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceğini bildiği halde kendini bu iç çatışma sonrası söylediği İslam dışı şeylere inandırmıştır. Oysa Allah kitabında gaybı kendisinden başka hiç kimsenin bilmeyeceğini bakın nasıl söylüyor:  
 
·            Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
·           Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
·          
·          Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
 
 
SAİD NURSİ BAKIN KİTABININ KENDİSİNE ALLAH TARAFINDAN YAZDIRILDIĞINI NASIL SÖYLÜYOR:
 
…….hastalık nev'inde insanlar ile temas ve ihtilattan (karışmaktan) çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi (manevi gücü) kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde ve bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) kuvve-i maneviyelerinin (manevi güçlerinin) takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi (ilahi ikramları) beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat (birikimler) yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh (övünmek) etmek ve hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 12 )
 
Herkes Kur'ana muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur'anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben (yenerek) muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur'aniye (Kur’ani amaçlar) ekser uzun surelerde dercedilerek (içine katılarak); herbir sure bir Kur'an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için haşir (kıyamet günü bir araya getirilme) ve tevhid ve kıssa-i Musa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-i imaniye (imani hakikatleri) ve kuvvetli hüccetler müteaddid (çeşitli) risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur'a muhtaçtır. Fakat umumunu (genelini) elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-in Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı (kapsayıcı risale) elde edebilir. Ve ekser (çoğu) vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını (bir şeyi etraflıca düşünmeyi) tekrar eder.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 36 )
 
 Bu satırlarla zımnen peygamberliğini ilan eden Said NURSİ’ye ise Allah’ın cevabı şudur:
·           Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ NASIL ÖVÜYOR SONRA BU ÖVGÜ KENDİNİ BEĞENMİŞLİK OLSA BİLE ÖNEMİ OLMADIĞINI SÖYLEYEREK HADDİ AŞTIĞINIDA KABUL ETMİŞ OLUYOR:
 
Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edildiğine) imza basan ve gaybî işaretlerle ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır.
 
         Aynı mes'eleye bu birinci risalede yirmidokuz işaret var. Sair (diğer) parçalarla beraber bine yakın işaretler, remizler (gizemli sözler), îmalar, emareler (izler) aynı mes'eleye, aynı davaya ittifakla bakmaları sarahat (açıklık) derecesindedir. Vahdet-i mes'ele (meselenin birliği) cihetiyle, o emareler (izler) birbirine kuvvet verir, teyid eder. O sekizden üç tanesi, İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anh) üç keramet-i gaybiyesiyle (gaybi kerametiyle) Risale-i Nur'dan haber vermiş.
 
         Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu (uzman ehli) tedkik (incelemiş) etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: "Bu yazılmamalı idi. Keramet sahibi, kerametini yazamaz." Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil, Risale-i Nur'un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve tefsiridir dedim. Onlar sustular, demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasib olurdu; fakat bu kadar hadsiz muarızlar (karşı çıkanlar) ve çok kuvvetli ve kesretli (bol) düşmanlar karşısında az ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye (manevi güç) ve gaybî (gaybi yardımlar) imdad ve teşci' (cesaretlendirme) ve sebat ve metanet (dayanıklılık) vermek için mecburiyet-i kat'iyye (kesin zorunlu) oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) verip sukutuma (sessizliğime) sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan (mutlak sapmadan) kurtarmağa; lüzum olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet'e girmeleri için Cehennem'i kabul ederim.
 
Said Nursî
 
 
 
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 12 - 13 )
 
 Said NURSİ kendi kendini övmede o kadar ileri gidiyor ki bu bir süre sonra şatahata (saçmalamaya) evriliyor ve Allah’ın özenle kaçınmamızı istediği cehenneme bile girmeye razı olabileceğini söylüyor. Bu da gösteriyor ki Said NURSİ inanç dünyasında ciddiyeti hiçbir zaman sağlamış değil, Allah peygamberimizin dahi başkaları için kahrolmasını eleştiriyor ve bakın nasıl onu uyarıyor:
 
   Senmi ateştekileri kurtaracaksın? Zumer Suresi: 19
Sen sevdiğine doğru yolu gösteremezsin Allah dileyeni doğruluğu gösterir o hidayete erenleri en iyi bilendir. Kasas Suresi 56
 
   Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi. Şuârâ Sûresi 1,2,3,4
 
   Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın? Yunus Sûresi 99
   “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” En’am Sûresi 35   
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 SAİD NURSİ’NİN CEHHENNEME BİLE GİRMEK İSTEMESİNE KARŞILIK İSE ALLAH’IN ŞU AYETLERİ YETER:
 
 O insanlardan bazılarda şöyle der Rabbimiz bize hem dünyada hem âhirette güzel olanı ver ve bizi ATEŞİN AZABINDAN koru! Bakara Sûresi 201
 
 Cehennem ve Cennet arasında bir perde bulunur ve A’raf’ta bir takım kişiler vardır ki herkesi simasından tanır henüz girmedikleri ama girmeyi bekledikleri cennetin sakinlerine “selam sizin üzerinize olsun” diye seslenirler. Bakışları ateşe doğru çevrildiği vakit “Rabbimiz bizi zalim toplulukla beraber kılma” derler. A’raf Sûresi 46, 47 
 
 Mü’min bir kişi cehenneme gitmeyecek zira cehenneme zalimler girecektir. Bir mü’min bir başkası için bile cehenneme gitmek istemez. Zira Cehennem hafife alınabilecek bir yer değildir. Said NURSİ insanların selameti için Cehenneme bile gidebileceğini iddia ederken Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia ettiğinin farkında değildir oysa bakın bu tür samimiyet yoksunu insanlar için Allah ne diyor:
 
    Bir takım insanlar vardır ki şöyle der : “Allah’a iman ettim” ancak Allah için bir sıkıntıya maruz kalsa insanların ona verdiği sıkıntıyı Allah’ın azabıyla bir tutar. Ancak rabbinden bir zafer gelse derler ki biz sizle beraberdik. Allah insanların göğüslerindekini en iyi bilen değil midir? Allah iman edenlerle münafıkları mutlaka ortaya çıkartacaktır. Görmezlikten gelenler iman edenlere der ki bizim yolumuza uyun sizin günahlarınızı yükleniriz hiç kimsenin günahını yüklenecek değillerdir gerçekten onlar yalancının tekidirler. Ankebût Sûresi 10,11,12
 
 
 Ey iman edenler kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır, o ateşin üzerinde öfke dolu şiddetli melekler vardır ki onlar Allah’ın emrettiği şey hususunda ona isyan etmezler ve emredileni de hemen yerine getirirler. Tahrim Sûresi 6
 
 Not: Tahrim suresindeki âyette Cehennem bekçisi olan meleklerin Allah’ın emrine isyan etmemelerinin vurgulanmasının nedeni oraya girecek olan insanların meleklerin aracılığına dahi sığınmamaları gerektiğini anlamaları içindir. Bununla ilgili bir başka âyette şu :
 
 Göklerde nice melekler var ki hiçbirinin şefaati fayda vermeyecek aksi olsa bile Allah’in izin vermesinden sonra onun razı olacağı kişiler için olabilir. Necm Sûresi 26
 
 Melekler şüphesiz insanoğlundan Allah’a daha yakındır ve Allah meleklerin bile aracılık yapamayacağını söylerken kendisini Allah ile kullar arasında aracı gören beşer cinsi bir takım insanlara ne oluyor ki kendisini daha hayattayken kurtulmuş ilan etmekle kalmayıp takipçilerini de kurtaracağını iddia edebiliyor?
 
 
ŞAMLI HAFIZ TEVFİK’İN İDDİALARINA BAKIN! BU ŞAHIS O KADAR İLERİ GİDİYOR Kİ ABDULKADİR GEYLANİNİN ÖLDÜKTEN SONRA BİLE BAĞDAT’A DİRİYMİŞ GİBİ TASARRUFTA BULUNDUĞUNU İDDİA EDİYOR!
 
Şamlı Hâfız Tevfik'in fıkrası
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
                 Mukaddime: Malûm olsun ki: "Zübdet-ür Resail Umdet-ül Vesail" namında kutb-ül ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i Şerifelerinden (onurlu mektuplarından) muktebes (alıntı) nasayih-i kudsiyenin (kutsal nasihatlerinin) tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem (önce), Bursa'da Hoca Hasan Efendi'den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: "Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî'den sonra, tarîk-i Nakşî'nin (Nakşi yolunun) en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye'nin pîridir." Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna'nın tercüme-i halinde (öz geçmişinde)  şu fıkrayı gördüm:
 
         Ashab-ı Kütüb-ü Sitte'den İmam-ı Hâkim Müstedrek'inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî Şuab-ı İman'da tahric buyurdukları:
 
اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
 
yani "Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din (dini yenileyen) gönderiyor." hadîs-i şerifine mazhar (nail) ve mâsadak (söylendiği gibi doğru çıkan) ve müzhir-i tâm (tam ortaya çıkaran) olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn (şöhretli ariflerin kutbu olan), gavs-ül vâsılîn (ulaşanların yardımcısı), vâris-i Muhammedî (Muhammedi varis), kâmil-üt tarîkat-ül aliyyeti (yüce yolun olgun kişisi) ve-l müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn (iki kanadın sahibi yenileyici) Kuddise sırruhu. (sırrı takdis olsun). ilh...
 
         Sonra tarihçe-i hayatında (hayat hikayemde) gördüm ki, tevellüdü (doğumu) 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind'in (Hindistan saltanatlığının) payitahtı olan Cihanabad'a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî (Nakşi Yoluna) silsilesine girip müceddidiyete (yenilemeye) başlamış.
 
         Sonra 1238'de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip, vatanını terk ederek diyar-ı Şam'a (Şam diyarına) hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) nesli, Hazret-i Osman bin Affan Radıyallahü Anh'a mensubdur.
 
         Sonra gördüm ki; tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî (doğal yeteneği) ve kabiliyet-i hârika ile, sinni (yaşı)  yirmiye baliğ olmadan evvel a'lem-i ülema-i asr (çağının bilginlerinin bilgini) ve allâme-i vakit (zamanın bilgesi) olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm (ilimlerle ders alma) ile iştigal eylemiştir.
 
         Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk (örtüşüyor) ediyorlar:
 
                 Birincisi: Hazret-i Mevlâna 1193'te dünyaya gelmiş. Üstadım ise arabî 1293'te, tam Mevlâna Hâlid'in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
 
                 İkincisi: Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) tecdid-i din (dini yenileme) mücahedesine (çalışmasına) başlangıcı ve mukaddimesi (öncelemesi), Hindistan'ın payitahtına 1224'te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324'te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine (manevi çalışmasına)  hazırlanmış.
 
                 Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlâna'nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm (korkuya kapılarak) ederek diyar-ı Şam'a naklettirilmesi 1238'de vaki' olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338'de Ankara'ya gidip, onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van'a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakib, Şeyh Said hâdisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon Vilayetlerinde sekizer sene, yirmibeş sene ikamet ettirilmiş.
 
                 Dördüncüsü: Hazret-i Mevlâna, yaşı yirmiye baliğ olmadan evvel allâme-i zaman (zamanın bilgesi) hükmünde, fuhûl-ü ülemanın (emsali alimlerinin) üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise, tarihçe-i hayatını (hayat hikayesini) görenlere ve bilenlere malûmdur ki; ondört yaşında icazet alıp a'lem-i ülema-i zamana (zamanın alimlerinin alimine) karşı muarazaya girişmiş, ondört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.
 
         Hem Hazret-i Mevlâna, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım Kur'an-ı Hakîm'e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'in arkasında gidip, Hazret-i Mevlâna (K.S.) gibi, Risale-i Nur eczalarıyla -bütün kuvvetiyle- Sünnet-i Seniyenin ihyasına çalıştı.
 
         İşte bu dört noktadaki tevafukat (örtüşmeler), tam yüz sene fasıla ile Risale-i Nur'un takviye-i din (dini güçlendirme) hususundaki tesiratı (etkileri); Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) Tarîk-ı Nakşiye (Nakşi yolu) vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor.
 
         {(Haşiye): Hazret-i Mevlâna (K.S.) milyonlar etba'larının (takipçilerinin) ittifakıyla müceddiddir (yenileyicidir) ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır (doğrulamasıdır). Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla (uygun) beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek nass-ı hadîs (hadisin hükmü) ile, Risale-i Nur eczaları tecdid (yenileme) ve takviye-i din (dini güçlendirme) vazifesini görüyorlar.}
 
         Üstadım kendine ait medh ü senayı (övmeyi) kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur'ana ait olup, medh ü sena (övgü) Kur'an'ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlâna'nın birkaç farkı var:
 
                 Birincisi: Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir (iki kanat sahibidir). Yani hem Kadirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kadirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna (K.S.) Hindistan'dan Tarîk-ı Nakşî'yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî'nin (K.S.) ba'de-l memat (ölümünden sonra) hayatta olduğu gibi, tasarrufunda (idaresi altında) idi. Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) manen tasarrufu cây-ı kabul (kabul yeri) göremedi. Şah-ı Nakşibend'le (K.S.) İmam-ı Rabbanî'nin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad'a gelip Şah-ı Geylanî'nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: "Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabul et!" Şah-ı Geylanî (K.S.), onların iltimasını (kayırmasını) kabul ederek Mevlâna Hâlid'i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe (gizli hakikatlere vakıf olanlarca) vaki' (olmuş) ve meşhud (gözle görülmüştür) olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, (ruhani olay) o zaman ehl-i velayetin (ermişlik ehlinin) bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü'ya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)
 
                 İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten (her şeyde kendisine danışılan) azlediyor. Yalnız Risale-i Nur'u merci' (danışılan şey) gösteriyor. Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) şahsiyeti ise; kutb-ül irşad, merci-ül has ve-l âmm (özel ve genel anlamda danışılan, kendisine dönülen) olmuştur.
 
                 Üçüncü fark: Hazret-i Mevlâna (K.S.) zül'ecnihadır (kanatların sahibidir). Fakat zamanın muktezasıyla (gerektirmesiyle) Sünnet-i Seniyeye çok kuvvet vermekle beraber -ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle- tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet (çalışma harcamış) etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla (gerektirmesiyle), ilm-i hakikatı (gerçeklerin bilgisini) ve hakaik-i imaniye (inanç gerçeklerini) cihetini iltizam (gerekli) ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
 
                 Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin "Her yüz sene başında dini tecdid (yenileyecek) edecek bir müceddid (yenileyici) gönderiyor" va'd-i İlahîsine (ilahi vaad) binaen, Hazret-i Mevlâna Hâlid, ekser ehl-i hakikatça bin ikiyüz senesinin yani onikinci asrın müceddididir (yenileyicisidir). Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk (uygun) ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki -nass-ı hadîsle- Risale-i Nur tecdid-i din hususunda (dini yenilemek) bir müceddid (yenileyici) hükmündedir.
 
         Benim Üstadım daima diyor ki: "Ben bir neferim, fakat müşir (mareşal) hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden tereşşuh (sızan) eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye (manevi mareşallik) hizmetini görüyor."
 
         Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena (övmek) etmiyorum.
 
Şamlı Hâfız Tevfik
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 14 - 17 )
 
Uydurma olan ve Kur’an’a taban tabana zıt olan bir hadisten yola çıkarak bu taifenin bir ferdi olan Şamlı Hâfız Tevfik Allah’ın dininin her yüzyılda bir yenilendiğini ve bunu yenileyen birinin geleceğini iddia ediyor ve sonuncusunun Said NURSİ olduğunu iddia ediyor. Bir nevi bozacının şahidi şıracı durumları! Şimdi gelin önce bu uydurma hadisin Kur’anla nasıl çeliştiği hususunda bir düşünelim; Allah zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna göre onun dini ilk insandan kıyametin kopmasından önce ölecek olan son insana kadar baki ve diri olacaktır. Bir şeyin yenilenmesinden söz ediliyorsa demekki orada eskime ya da bir çürüme söz konusu, Hâşâ! Hayy ve Kayyum olan Allah’ın dini eskiyormu ki onun bir kulu kalkıp bu dini yenilesin? Farkında olarak ya da olmayarak bu Nurcu taife Allah’ın dinine hakaret ediyor. Allah sanki Said NURSİ’nin yaşayacağı çağdan habersizdi ve onun çağına gelinceye dek dini eskiyor, pörsüyor akl-ı evvel Said kuluda kalkıp bu dini yeniliyor, paklıyor cilalıyor. Hadi diyelim bu hadis sahih ve gerçekten böyle bir şey mümkün peki bu DİNİ YENİLEMENİN ÖLÇÜSÜ NEDİR? BU ÖLÇÜYÜ KOYAN KİM? BU ÖLÇÜNÜN KUR’AN’İ DELİLLERİ NEDİR, MADEM RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN MALIDIR HADİ KUR’AN’DAN BİZE DELİLİNİ GÖSTERSİN? Ancak Nurcular bunun ölçüsünüde kendileri koyuyor getirdikleri delilde Cifr ve Ebced gibi batıl matematik ilüzyonlarıdır. Şamlı Hafız Tevfik denen şarlatan Nurcu, Said NURSİ’nin son din yenileyicisi olduğunu ispat etmek içinde Rumi takvimi kullanıyor, zira Hicri takvimi kullansa istediği tarihsel rakama ulaşamayacak. Hadi diyelim Rumi takvim ölçüdür peki Said NURSİ’den yüzyıl önce yaşayan Mevlana Halit’ten başka âlim (!) yokmuydu? Allah böyle heves ve hevalarına göre hareket edenler için şöyle der :
 
   Gördünmü o hevasını ilah edineni Allah onu bir İLİMDEN dolayı şaşırttı ve dinleyip anlama yeteneği ve gönlüne mührü vurmuş bakış açısının üzerine ise örtüler oluşturmuştur. Ona Allah’tan başka kim doğruyu gösterir anlamazmısınız? Casiye Sûresi 23
 
   Hevasını ilah edineni gördün mü? Senmi onların üzerine vekil olacaksın? Furkan Suresi 43
  
   Casiye Suresindeki ayette dikkat edilirse Allah’ın bu tür insanları BİR BİLGİ nedeniyle saptırdığını söyler, yani bilgisi olmayan hiçbirşeyden haberi olmayan zaten sapma eğilimindede olmaz. Zira sapmak için ortada BİLGİ türünden bir neden yoktur. Sapan kişi bu eylemi yaparken edindiği bir bilgiden dolayı bunu yapar.  Bu tür hakk yoldan ayrılanlar gerçekten Allah’ın ana mesajından ayrılırken ilahi olmayan bir BİLGİYİ ölçü alır ve bunu kendilerine dayanak yaparak yoldan çıkarlar. Said NURSİ ve ekibinin aldığı ölçüler Allah’ın kitabı değil, tam tersine geçmişte İslamdan sapmış fırkaların ve inançların bilgi kırıntıları ve gözbağıcılık yöntemleridir. Bunlardan biride Cifr ve Ebced hesabıdır ki bu yöntemi zamanında Fazlulllah Esterebadi adlı şahıs kullanmış ve yaptığı saçma sapan hesaplara kendini o derece kaptırmıştırki en sonunda kendisini peygamber dahi ilan etmiştir. Zira oda heva ve hevesini BİR BİLGİ üzerinden ilahlaştırmış ve bunun sonucunda inandığı şey uğruna bile canını vermekten çekinmemiştir. Bu tarz sapma sonucunda ise bu tür insanlarda kesin kanaat öyle bir yer edinirki artık haktan gelen hiçbir şeye kulak kabartmaz, dinlemezler ve bakış açıları körleşir öyleki apaçık çelişkilerini bile göremez hale gelirler. Günümüz Nurcularınada Allah’ın ayetlerini okuduğumuz halde duymazlıktan gelirler ya da ayetleri tıpkı üstatları gibi eğip bükerek anlamaya, daha doğrusu üstatlarının anladığı forma sokmaya çalışırlar. Enteresandır bu insanlara Allah’ın ayetleriyle delil getirdiğimizde bu şekil davrananları REFORMİST diye suçladıkları halde üstatlarını DİNİ YENİLEYEN olarak nitelendirmekte ise beis görmezler. Oysa dini yenilemek tabiri tamda REFORMİST bir anlayıştır hatta REFORMİST kelimesi bile daha masum kalır zira Said NURSİ ve ekibinin çabaları tamda DEFORMİST yani BOZGUNCU anlayıştır. Zira Reform yeniden şekillendirme demekken Deform, şekli tümden bozmak anlamına gelir.
 
 
 
BAKIN KERAMETİ KENDİNDEN MENKUL NURCULURA GÖRE RİSALE-İ NUR SAYESİNDE NELER OLUYOR!
 
Re'fet Bey ve Hüsrev ve Rüşdü gibi Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) Risale-i Nur bereketine işaret eden buldukları bir tevafuk-u latifdir (ince bir örtüşmesidir).
 
         Risale-i Nur'un Isparta'ya ne derece rahmet olduğuna delalet eden bir tevafukat-ı acibe (garip bir denk gelme):
 
         Risale-i Nur'un mazhar (nail) olduğu inayatın (yardımların) külliyetinden (bütününden) mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta Vilayeti sekiz seneden beri Risale-i Nur'un müellifini sinesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde -Cenab-ı Hakk'ın lütf u keremiyle- muhafaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar (yayılan) eden Risale-i Nur'dan binler adam Isparta'da imanlarını takviye ettiler. Bilhâssa gençler pek çok istifade ve istifaza (feyizlenme) etti.
 
         Vakta ki, Üstadımızın Barla gibi latif ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esareti bitti. Risale-i Nur'un müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle Isparta'ya müteveccih (yönlenir) oldu. Evhama (endişelere) düşen bazı zalim ehl-i dünyanın teşebbüskârane (girişimci) harekât-ı zahiriyesi (açık hareketleri) bir sebeb-i âdi (sıradan bir neden) olarak, Üstadımız Isparta'ya getirildi.
 
         Fakat Üstadımızın teşrif ettiği zaman, yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta'yı iska (sulayan) eden sular azalmış, bir kısm-ı mühiminin (önemli bir kısmının) menba'ı (kaynağı) kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
 
         Risale-i Nur'un en ziyade intişar (yayıldığı) ettiği mahal Isparta Vilayeti olduğu için Risale-i Nur hakkındaki inayat-ı Rabbaniyeyi (Rabbani yardımlar) pek yakında temaşa (seyreden) eden Risale-i Nur'un şakirdleri (takipçileri) olan bizler, acib (şaşırtıcı) bir vakıaya (olaya) daha şahid olduk.
 
         Bu hâdise ise: Risale-i Nur müellifinin Isparta'ya teşrifini müteakib bir asır içinde bir veya iki defa vukua (meydana) gelen, bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle (bolca) yağması olmuştur. Pek hârika bir surette yağan bu yağmur Isparta'nın her tarafını tamamen iska (sulamış) etmiş, nebatata (bitkilere) yeniden hayat bahşedilmiş; bağlar, bahçeler başka bir letafet (güzellik) kesbetmiş (kazanmış); ekserisi hemen hemen ziraatla iştigal eden halkın yüzleri -Risale-i Nur'un nâil olduğu inayetden (yardımdan) ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek- gülmüş, ruhları inbisat (ferahlama) etmişti. Cenab-ı Hak kemal-i Rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve hararetli vaziyetini, baharın en letafetli (güzellikli), en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil (değiştirdi) etti. Güya Risale-i Nur yüz ondokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoşâmedî (hoş geldin) etmek ve mahzun (hüzünlenmiş) olan kalbine teselli vermek ve gamnâk (kederli) ruhunu tatyib (güzelleştirmek) etmek ve diğer taraftan da, sekiz seneden beri yaşadığı Barla'yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firak (ayrılık) hüznünü hatırlatmamak için, Cenab-ı Hak'tan yüz ondokuz risalenin eliyle, yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle dua etti, yağmur istedi. Cenab-ı Hak öyle bereketli bir yağmur ihsan etti ki, bir misli doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki; bu tarih, Üstadımızın tarih-i veladetine (doğuş tarihine) tesadüf etmekle beraber, bu umumî hâdise-i rahmet (rahmet olayı) olan kesretli yağmur, hususî bir surette Risale-i Nur'a baktığına bir delili de şudur ki:
 
         Risale-i Nur'un neşrine (yayımına) vasıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta'yı gayet hararetli ve yağmursuzluktan toz-toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım, diye telaş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirane (etkileyici bir şekilde) su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey'den -değirmenleri çeviren suyu göstererek- "Isparta'nın suyu bu kadar mıdır?" diye sormuştu. Bekir Bey cevab verdi: "Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta'nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur." dedi.
 
         Üstadımızın Isparta'da çok talebeleri bulunduğundan, ruhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevafuk (denk gelme) tesadüfî değil; bu rahmet, Isparta'ya rahmet olan Risale-i Nur'a bakıyor. Lillahilhamd. Bu kerem-i İlahî neticesi olarak Üstadımız, "Bana Barla'yı unutturdu. Unutamayacağım birşey varsa, o da -her yerde olduğu gibi- Barla'da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir." diyor.
 
Mustafa, Lütfi, Rüşdü, Hüsrev, Bekir Bey, Re'fet (R.Aleyhim)
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 17 - 19 )
 
   Cevap: Said NURSİ takipçileri o derece haddi aşmaktadır ki Risale-i Nur’un doğada olan olaylarla bile ilişkilendirebilmişlerdir. Oysa Allah şöyle der:
  
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Zira Kur’an orada peygamberimize nazil oldu.  Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
 
 “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
 
 Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
 “Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
 “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”
 
 Yeri gelmişken Allah’ın şu ayetlerine de bakalım;
 
 Eğer memleketlerin ahalisi iman edip günahlardan sakınsaydı göğün ve yerin bekerektlerini onların üzerlerine saçardık fakat yalanladılar bizde onları kazançlarından ötürü yakalayıverdik. A’raf Suresi 96
 
 Elbette bu bereket saçma çalışmaksızın, çabalamaksızın vede Allah’ın doğaya koyduğu dengelerin aniden değişmesiyle olan şey değildir. Zira bununla ilgilide Allah başka bir ayette şöyle der:
 
 İnsana çalıştığından başkası yoktur! Necm Suresi 39
 
 
 
 
 
BAKIN NURCULURA GÖRE SAİD NURSİ VE RİSALE-İ NURA KARŞI ÇIKANLARIN BAŞINA NELER GELİYOR!
 
İkincisi: Üstadımıza ve Risalet-ün Nur'a dört-beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden tarafdar bulunan bir zât, elinde dine ait bir gazete ile geldi. Risale-i Nur'un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiblerine tarafdarane (taraflı bir şekilde)  bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir-iki gün sonra şiddetli fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: "Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var." O da bilmecburiye (zorunlu olarak) ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek çabuk kurtuldu.
 
                 Üçüncüsü: Bir memur, Risalet-ün Nur'u kemal-i iştiyakla (tam iştahla) okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham (endişeler) verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken, birden sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki, şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.
 
                 Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zât Risalet-ün Nur'u kemal-i takdir ile okur, yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi, şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftun (bağlı) olduğu refikası (eşi)  vefatla ve iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.
 
                 Beşincisi: Dört senedir Üstadın çarşı işinde hizmetine bakan bir zât, birden sadakatını bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.
 
                 Altıncısı: Bir hocaya ait bir hâdisedir. Belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Tokadı şimdilik kaldı.
 
         Bu vukuat (olaylar) nev'inden hem çok var, hem Risale-i Nur'a karşı kusura binaen tokat olduğundan, kat'iyyen (kesinlikle) şübhemiz kalmadı.
 
Risale-i Nur şakirdlerinden
Emin, Tahsin, Hilmi
 
Evet tasdik ediyorum
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 34 )
 
     Madem bu derece seçilmiş ve korunmuş bir topluluksa neden Said NURSİ ordan oraya sürgün edildi, ya da kendisine bu ezaları reva gören hükümetlerin başına bir iş gelmedi. Öyleki Said NURSİ ölürken cenazesi bile bilinmeyen bir yere götürülerek adeta yok edildi. Kendisine yapılan en ufak bir sıkıntıyı bile gideremeyen Said NURSİ açık açık yalan konuşmakta ve sıradan olan olumsuzlukları bile kendisiyle ilişkilendirmektedir. Elbette bununla insanlar üzerinde bir korku imparatorluğu kurup karşı çıkanları ürkütmek ve susturmayı amaç edinmişlerdir. Adeta “inanmıyorsan o halde bizden uzak ol aksi halde başına olmadık işler gelir” diyerek karşı çıkacak olanların üzerinde psikolojik baskı kurma çabası içine girmişlerdir. Bu zihniyetle yetişen Nurcular hayatlarındaki en basit olumsuzluğu bile Risale-i Nur’la ilişkilendirmeye başlayacaklar ve kendi kendilerine “demekki hata yaptım o halde bu kitabı daha çok okumalıyım, Said NURSİ’inin izinden daha güçlü bir şekilde gitmeliyim” diyerek şartlandırmalarını katmerleştirirler. İslam’dan uzaklaşan tüm dinler, inançlar taraftarlarını etraflarında tutmak için daima bu yalanlar üzerine düşünce dünyalarını kurarlar. Bir nevi paranoyak bir toplum oluştururlar. Oysa bakın Allah peygamberimize ne diyor:
 
  En’am suresinin 35. ayetinde ise şöyle der:
 
 “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”  
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 
RİSALE-İ NUR’A YANGINLAR BİLE BİR ŞEY YAPMIYOR NASIL MI? İŞTE BAKIN!
dua etmiş. "Ya Rabbi ona merhamet eyle!" niyaz etmiş. Aynı zamanda, o hanım pencereyi kırmış, kendini iki kat yüksekliğinde avluya atmış, fevkalâde bir surette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından, -bütün konak yandıktan sonra- bütün mücevheratını ve altununu hiç biri zayi' olmayarak, bir un onu muhafaza etmiş; bulmuş, almış. Risalet-ün Nur'un bereketinden, hem canını, hem malını kurtarmış.
 
         Hem mezkûr (anlatılan) hâdisatın (olayların) aynı zamanında vuku' bulması münasebetiyle, Risalet-ün Nur'un kerametkârane iki tokadını yiyen, aynı anda, vazifece ehemmiyetli iki mütecaviz ve muacciz (acze bırakan) iki adamın tecavüz ve taciz ânında birisinin kafasına, diğerinin ciğerine vurması {(Haşiye): Evet o mütecavizlerden (sıkıntı çıkaranların) birisi dehalet (giriş yaptı)  etti, ölümden kurtuldu; diğeri bir sene azab çekti, hem öldü.}, bizde hiç bir şübhe bırakmadı ki, hizmet-i Kur'aniyedeki (Kur’ani hizmetin)  inayet-i Rabbaniyenin (Rabbani yardımın) bir hıfz u himayet (koruma kollama) sillesidir. "Artık durunuz, yeter! Tokada müstehak oldunuz!" diye manen söylemesidir.
 
Risalet-ün Nur Şakirdlerinden
Emin ve Feyzi
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 41 )
 
RİSALE-İ NUR ŞEFKAT TOKATLARI ATIYOR BİR NEVİ DOKUNAN YANIYOR DURUMLARI!
 
Evet Üstadım bana Mu'cizat-ı Ahmediye'yi, kardeşim Hüsrev tarzında yaz diyordu. Ben -yani Feyzi- bir parça tenbellik ettim. Birden 28'lilerle askere istenildim. Yine Üstadım dedi: "Git Mu'cizat-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) yaz, seni şimdi vermeyeceğim." Sonra başladım. O emir bir hafta geri kaldı. Tekrar bir ârıza ile nasılsa Mu'cizat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) yazılması noksanlaştı. Tekrar askere çağrıldım. Üstadım: "Git yaz!" dedi. Ben gidip kemal-i ciddiyet (tam bir ciddiyet) ve sadakatle Mu'cizat-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) yazmağa başladım. Fevkalme'mul (umulandan ziyade), ikinci defa emir geri kaldı. Tekrar bir mazerete binaen Mu'cizat-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) yazamadım. Üstadım dedi: "Mâdem Mu'cizat-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) yazmakta tekâsül (tembellik) ettin, şimdi senin vazifen, Risalet-ün Nur hesabına askerliktedir." Birden emir gelip, bir şefkat tokadı yeyip vazifeme gönderildim. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun, mümkin olduğu kadar Risalet-ün Nur'a çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadım bize söylediği gibi, altı-yedi ay sonra terhis edilip sevgili Üstadıma, Risalet-ün Nur'un kudsî vazifesine kavuştum. İnşâallah bu kabahatim afvolmuştur. Hem Risalet-ün Nur'da, hem hizmet-i Kur'aniyyede bizleri sebkat (geçen) eden Hüsrev, Rüşdü, Hâfız Ali, Hulusi, Sabri gibi hâlis Kur'an şakirdlerini (takipçilerini) ve kıymetdar kardeşlerimi şefaatçi ederek o kusurumun afvını bütün ruhumla Kur'andan ve Üstadımdan rica ediyorum. Ben itiraf ediyorum ki, tenbelliğimin cezası olarak fevkal-me'mul (umulandan ziyade) bir şefkat tokadı yedim.
 
Risale-i Nur'un tenbel bir şakirdi, fakat elmas kalemli kardeşlerinin gayret ve faaliyetiyle iftihar eden
 
Mehmed Feyzi
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 41 - 42 )
 
BAKIN SAİD NURSİ RİSALE-İ NURU NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!
 
Risale-i Nur şakirdlerinden Mehmed Feyzi ve emsaline hitaben beyan edilen bir hakikattır.
 
         Kardeşim Feyzi!
 
         Mâdem sen, Isparta Vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir Hapishanesinde -Allah rahmet etsin- mühim bir şeyh-i mürşid ve cazibedar (etkili) bir Nakşî evliyasından (dostlarından) bir zât, dört ay mütemadiyen (zaman zaman) Risalet-ün Nur'un elli-altmış şakirdleri (takipçileri) içinde ve celbkârane (çeken bir şekilde) onların içlerinde sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi (takipçisi) muvakkaten (geçici olarak) kendine çekebildi. Mütebâkisi (geriye kalanı), o cazibedar (etkili) şeyhe karşı müstağni (ihtiyaç duymaz) kaldılar. Risalet-ün Nur'un yüksek, kıymetdar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirdlerin (takipçilerin) gayet keskin kalb basireti şöyle bir hakikatı anlamış ki: Risalet-ün Nur'a hizmet eden, imanını kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velayet (velilik) mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak, on mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki iman, saadet-i ebediyeyi (sonsuz mutluluğu) kazandırdığı için bir mü'mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi (kalıcı saltanat) temin eder. Velayet ise, mü'minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevabtır.
 
         İşte bu dakik (ince) sırrı, senin Isparta'lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bîçare, günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki eğer olsaydı, müçtehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutub (tasavvuftaki en yüksek mertebe), bir gavs-ı a'zam (en büyük gavs) gelse, dese: "Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım." Sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.
         Lillahilhamd, bu zamanda sünnet-i seniye dairesinde kemal-i imanı (olgun inancı) kazanan Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) evliyaların (dostların), mürşidlerin (yol gösterenlerin) nazar-ı dikkatini celbedecek (çekecek) vaziyeti aldığından; her zamanda bulunan hakikî mürşidler, her halde bu zamanda Risalet-ün Nur şakirdlerine (takipçilerine) müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürid kadar kıymet verirler.
 
         Hem zevkli ve cazibedar (etkili) velayet (velilik) tereşşuhatı (sızıntıları) karşısında Risalet-ün Nur'un hizmetindeki meşakkat (sıkıntı), mücahede (çalışma), külfet bulunduğundan, Feyzi'ye hitaben beyan edilen bu hakikat kaleme alındı.
 
Said Nursî
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 42 - 43 )
 
 
   Said NURSİ o kadar kendinden eminki kendini ve düşünce dünyasını tek alternatif olarak sunmakta ve diğer cemaatlerden üstün olduğunu iddia etmektedir. Bu tür dinin özünden yada ana yoldan ayrılanlar için Allah bakın ne diyor :
 
·          İşte dosdoğru olarak budur yolum! ona uyun sakın başkaca yollara uymayın sizi asıl yoldan ayırırlar Alla size bunu tavsiye ediyor umulurki sakınırsınız. En’am suresi 153
·        Sonra aralarında dini kalın kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
     Bir kişinin kendisini ya da yaptığını temize çıkarması ve bununla aşırıya kaçarak övmesinde ise Allah şöyle der:
 
     Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz. Nisa Suresi: 49
 
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR. Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31,32,33,34,35
 
 
 
NURCULARA GÖRE KERAMET SAHİBİ YALNIZ RİSALE-İ NUR DEĞİL ONUN OKUMA YAZMA BİLMEYENLERDEDE BU KERAMETLER GÖRÜLÜYOR!
 
Aziz Üstadım!
 
         Yüksek ve ciddî irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksad bilen talebeleriniz, son zamanlarda şâyan-ı şükran (teşekküre yakışır) bir vaziyete girdiler. Hulusi-i Sâni (ikinci Hulusi) beş-on arkadaşıyla; Hâfız Ali, civarındaki yirmi-yirmibeş arkadaşıyla; mübarekler, otuz-otuzbeş refikleriyle (eşleriyle) ve bilhâssa Hacı Hâfız Köyünde Ahmedler ve Mehmedlerin çok hâlis gayretleriyle umumiyet itibariyle hem hiç mübalağasız bin kalemle, belki daha fazla; en geride kalan Isparta'da ise kahraman Rüşdü'nün ve risaleleri kendine tamamen yazan Mehmed Zühdü'nün ve Küçük Ali'nin ve Osman Nuri gibi faal talebelerin gayret ve himmetleriyle otuz ile kırk arasında, hattâ bir cihette mümtaziyet (seçkinlik) kazanan Mehmed Zühdü'nün Küçük Hâfız Ali gibi hem Risalet-ün Nur'u yazarak, hem kendi evinde yüz elli kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla ve civarında diğer köylerde bulunan onbeş-yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz, Kur'anî hizmetlerinde gayretli bir surette çalışmaktadırlar. Mübareklerin yazdıkları gibi, dört köyde dört ay zarfında elifba okumayan kırk-elli adam, Risalet-ün Nur'u mükemmel yazmağa muvaffak olmaları, hârika bir keramet-i Risalet-ün Nur olduğuna kanaatımız geldi.
 
Risale-i Nur şakirdlerinden
Hüsrev
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 43 )
 
HULUSİ DENEN YALANCI NURCU BAKIN NASIL YALANLAR DÖKTÜRÜYOR
 
Hulusi Bey'in bir fıkrasıdır
 
         Aziz Üstadım!
 
         Ondokuzuncu Mektub'u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum, o mübarek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum ceb yırtık ve delik olmadığı gibi, ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi? O geceyi uykusuz geçirdim, müteessir oldum. Hazret-i Gavs'tan bu mübarek eseri istedim. Lillahilhamd ertesi günü, bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vasıtasıyla bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübarek eser bulunsa bile artık okunmayacak derece olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şâyan-ı hayret ve cây-ı dikkat (dikkat çekici)  ve medar-ı ibrettir (ibret vesilesi) ki, en ufak bir leke bile olmamıştır. Hâfız-ı Hakikî o mübarek eseri, ona manen ve cidden bağlı olanlar gibi muhafaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Hakîm isimlerinin zahir bir tecellisi böylece lemaan (parlamış) etmiş oldu.
 
Hulusi
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 44 )
 
SAİD NURSİ BAKIN KEVSER SURESİ ÜZERİNDE NASIL CANLI CANLI AMELİYAT YAPIP ALLAH’IN AYETLERİNİ SAPTIRIYOR!
Mahrem olan Sırr-ı İnna A'tayna'da cifir ile istihracım (çıkarsamam), aynen Münazarat Risalesi'nde "Bir nur çıkacak, göreceğiz" diye gaybî müjdelerdeki gibi, ilhamî ve hak bir hakikatı, fikrimle tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni bir zaman düşündürüyordu. Münazarat ve Sünuhat gibi risalelerdeki müjde-i nuriyeyi, Risale-i Nur halletti. Daire-i siyasiye (siyaset dairesi) yerine, yüksek bir daire-i Nuriye (nurlu daire) ile o kusuru izale ettiği gibi, mahrem sırr-ı İnna A'tayna'da oniki onüç sene sonra "İslâmiyet'e darbe vuranların başlarına öyle müdhiş bir patlayış olacak ki, kıyamete kadar unutulmayacak" mealindeki istihrac-ı cifrî (cifir hesabıyla çıkarsama) çok geniş bir dairede olduğu halde, nur sırrının aksine olarak dar bir dairede ve hususî bir hükûmette tatbik etmek suretiyle, fikrim o geniş daireyi ihata edemeyerek o hakikatın suretini değiştirmiş. Halbuki o istihracın (çıkarsama) gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi (kurucusu) ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın (yeryüzünün) ekserisini ve nev'-i beşerin (insanlığın) kısm-ı a'zamını (en büyük kısmının) istibdadı (diktatörlüğü) altına alan bir müdhiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve manen başı ve en müdhiş olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müdhiş cereyanın bütün başları ve tarafdarları öyle semavî ve müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musibetlere tutulmaya başladılar ki, kıyamete kadar azabını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyan-ı semaviye (semavi dinler) ve İslâmiyet'e ettikleri cinayetlerin cezasını, çok geniş bir dairede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin bu istifrağ (kusma) ve kusması ile dünyayı mülevves (kirlettikleri) ettikleri için, aynı istihracın (çıkarsama) gösterdiği tarihte, o medeniyetin başına öyle semavî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.
 
                 Elhasıl: Sırr-ı İnna A'tayna'da çok geniş bir daireyi, dar bir dairede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise; dar ve manevî fakat yüksek bir daireyi, geniş ve maddî bir daire suretinde tasvir edilmiş. Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür ediyorum ki; bu iki kusurumu, يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar (nail) eyledi.
 
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 44 - 45 )
 
BİR NURCUYA GÖRE RİSALE-İ NUR DİNİ YENİLEYECEKMİŞ!
Üçüncüsü: Atabey'li kardeşlerimin sevgili Üstadıma yazdıkları mektub ki, onu da bu akşam aldım, okudum, çok acib gördüm. O kardeşlerim de Osman-ı Hâlidî'nin bahsettiği müceddid-i din (dini yenileyici) ve o şerefe Cenab-ı Hakk'ın nâil ettiği zâtı da sevgili Üstadımız olan Risalet-ün Nur olduğundan bahsediyorlar. O mektubu da birlikte takdim ettim.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 46 )
Risale-i Nur'un beş talebesinin bir fıkrasıdır
 
         Isparta'nın saf menabi-i ilmiyesinden (ilim kaynaklarından) bir zât ki, Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşiye (Yüce Nakşi tarikatının) rüesasından (reislerinden) ve binikiyüz doksaniki (1292) veya bin ikiyüz doksanüç (1293) arasında dâr-ı bekaya (ahrete) teşrif buyuran Beşkazalızade Osman-ı Hâlidî Hazretleri, meslek-i ilmiye ve ameliyesiyle alâkadarane (ilgili olarak) keşfiyat (sırlara vakıf olmalar) ve hâdisatını bir hüccet-i katıa (kesin bir kanıt) gibi vârislerine vasiyet ve mahz-ı tebşiratlarını (katıksız müjdelerini) şöylece tevarüs (miras geçmiş) eylemiştir. Hattâ Üstad-ı muhteremimizin tevellüdüne (doğumuna) tam isabetli olarak tarih-i mezkûrda (anılan tarihte) "İmanı kurtaran bir müceddid (yenileyici) çıkacak, o da bu sene tevellüd (doğmuş) etmiş" demiş. Bundan başka dört evlâdından birisinin o zât ile müşerref ve mülâki (karşılayacak) olacağını ilâve etmiştir. Bu beyanat-ı hakikiye (gerçek açıklamalar) şöylece cereyan etmiştir:
 
         Bin üçyüz yirmiyedi (1327) rumi senesi Atabey'de sünnet ve hıfz cem'iyetlerinden birinde müşarün'ileyh (sözü edilen) Osman-ı Hâlidî Hazretlerinin evlâdlarından sonuncusu Ahmed Efendi merhumdan, "Müceddid (yeniliyici), müceddid (yenileyici) diyorsunuz, nerede ve kimdir?" İrad (öne sürülen) olunan suale cevaben: "Evet, şimdi mevcuddur ve hem otuz beş yaşlarındadır." demiştir.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 47 )
 
SAİD NURSİ KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ SAVUNANLARI EN KUTSAL HİZMET OLARAK GÖRÜYOR VE BÖYLELİKLE FİKİRLERİNİDE KUTSALLAŞTIRDIĞINI ALENEN BEYAN ETMİŞ OLUYOR :
Demek en hâlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli (başarılı) hizmet, Risalet-ün Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) çalıştıkları daire içindeki kudsî (kutsal) hizmettir. Her ne ise... Şimdilik bu mes'eleye bu kadar yeter.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 50 )
SAİD NURSİ BAKIN ALLAH’IN BİR AYETİNİ NASIL KENDİSİNE YONTARAK VEDE SAPTIRARAK YORUMLUYOR :
 
  اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًاÂyetinin Tetimmesi (eki)
 
         اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاâyetinin kuvvetli işaretini hem teyid hem letafetlendiren (süslendiren) üç münasebet birden Ramazanda kalbime geldi. Kat'î bir kanaat verdi ki, مَيّت kelimesine tam münasib Said'dir. Bu âyet Risale-i Nur tercümanı olan Said'i "meyyit (ölü)" ünvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:
 
         Mevtin (ölümün) muammasını (bilinemezliğini) ve tılsımını (büyüsünü) Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli (candanlığı), sürurlu (mutluluk dolu), nurlu bir hakikat keşfedip isbat etmiş. Ve mevt-âlûd (ölümlü) hayat-ı fâniyede (fani hayata) boğulan ehl-i ilhada (dinsizlik ehline) karşı, bâkiyane (kalıcı bir şekilde) hayat-âlûd (hayat dolu) muvakkat (geçici) bir mevt-i zahirî (ölüm görünümlü) ile galibane (galip bir şekilde) mukabele (karşılık) eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar (nail) olan ehl-i ilhad (dinsizlik ehli), gayr-ı meşru müştehiyatının (nefsin hoşuna giden şeyler) ibahesiyle (izin vermesiyle) süslendirmesine mukabil; Risale-i Nur, mevti (ölümü) o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini zîr ü zeber (alt üst) eder. Ve der ve isbat eder ki: "Mevt (ölüm) ehl-i dalalet (sapıklık ehli)  için i'dam-ı ebedîdir (sonsuz i’dam) ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti (ölüm) mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur'an ve imandır." İşte bunun içindir ki, bu hakikat-ı muazzama-i mevtiye (büyük ölüm gerçeği) Risale-i Nur'da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti (ölümü) elinde tutup ehl-i dalaletin (sapıklık) başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
 
                 İkincisi: Ehl-i tarîkatın (tarikat ehlinin) ve bilhâssa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri (en etkilisi) olan rabıta-i mevt (ölüm bağlantısı) Eski Said'i Yeni Said'e (R.A.) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede (düşünce hareketinde) Yeni Said'e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta-i keşfiyatı (gizli şeyleri açığa çıkarma rabıtası) göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin (ölümün) nuranî ve hayatdar (hayat dolu) ve güzel hakikatını görüp gösterdi.
 
                 Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said'e hücum eden üç çeşit mevtin (ölüm) temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk (örtüşme) eder. Demek âyetteki "meyyit" kelimesinin efradından medar-ı nazar (dikkate değer bakış) bir ferdi ve cifirce onun ismi "meyyit (ölü)" adedine tam tevafukla (denk gelme) hususî işarete mazhar (nail) bir mâsadak (doğrular) "Said-ün Nursî"dir.
 
[Sabri'nin sadakatının bir kerametidir.]
 
         Ben namazdan sonra bu tetimmeyi (eki) yazarken Sıddık Süleyman'ın halefi (ardılı) Emin, Sabri'nin اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve Ramazanın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin'e gösterdim, hayretle dedi: "Bu hem Sabri'nin, hem Risale-i Nur'un bir kerametidir."
 
       Bu âyetteki esrarlı müvazene-i Kur'aniyeyi (Kur’ani denge) düşünürken, Sure-i Hud'daki فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا fıkrasına karşı وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ deki müvazene (Denge)  hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasılki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur'un mesleğine, şakirdlerine (takipçilerine) tam tamına manen ve cifirce bakıyor. Öyle de: فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌ âyeti dahi, Risale-i Nur'un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının (akımlarının) mebdeine (çıkış noktasına) ve faaliyet devresine ve müntehasına (sona ermesine) cifir ile, tevafuk ile işaret eder. Şöyle ki:
 
       يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şua'da yedi-sekiz âyâtın (ayetlerin) ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltı ve yedi (1316-1317) tarihi ki, Kur'ana karşı olan sû'-i kasdın mebdeidir (başlangıcıdır). فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli "mim" iki "mim" sayılsa bin üçyüzelliyedi (1357), eğer şeddeli "lam" iki "lam" sayılsa binüçyüz kırkyedi (1347) ki bu asrın tâgiyane (aşırıya gider şekilde) faaliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üçyüz seksenyedi (1387) ki لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ dehşetli bir cereyanın müntehası (bitişi) tarihi olmak ihtimali var.
 
        فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌ ise bin üçyüz altmışbir (1361), eğer فَفِى النَّارِ daki okunmayan "ye" sayılmazsa bin üçyüz ellibir (1351) tarihini; eğer şeddeli "nun" asıl itibariyle bir "lam", bir "nun" sayılsa yine bin üçyüz otuzbir (1331) tarihini ve harb-i umumî (dünya savaşı) ateşinin feryad u fizar (bağırış çığırış) içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefir (cehennemin soluk alması) ve şehik (cehhenemin soluk vermesi) eden ehl-i şekavetin (isyankarların) azabını haber verip, ehl-i imanı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarına işaret eder. Aynen öyle de, bu asra da zahiren bakan, esrarlı olan Sure-i وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ ifadesi gibi hem İstanbul'un iki harîk-ı kebiri (iki büyük yangını), hem harb-i umumînin (dünya savaşının) dehşetli yangınını Cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder.
 
                 Elhasıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celbetmek (çekmek) için cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işaret ve manasının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın (akımın) keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder.
 
         Sabri'nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًاâyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işarat-ı Kur'aniyeye (Kur’ani işaretleri) ve şakirdleri (takipçileri) bu kadar kıymetli beşaret-i Furkaniyeye (Kur’anın müjdelemesi) ve aktabların (kutupların) iltifatına mazhariyetin (ulaşmanın) sırrı ve hikmeti; musibetin azameti ve dehşetidir ki, hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış. Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz'î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede (Kur’anın müjdelemesinde) ifade eder ki, Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennet'e gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin (mareşal) fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
 
                 İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla değil belki herbir âyetin mana-yı küllîsindeki (genel anlamında) cüz'iyat-ı kesîresinden (çok parçalarından) bir cüz'î ferdi Risale-i Nur olduğuna îmaen (imalı olarak), münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgi) göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla (denk gelmesi) o münasebeti teyiden (destekler) ve ona binaen hususî ona bakar demektir.
 
                 Altıncı Âyet: Sure-i Hadîd'de وَ يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ Yani: "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz." Lillahilhamd Risale-i Nur bu kudsî (kutsal) ve küllî (genel) manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا deki tenvin "nun" sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resail-in Nur müellifi tedristen (eğitimden), te'lif (kitap yazma) vazifesine ve mücahidane (çalışır şekilde) seyahata başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üçyüz onaltı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden (düşünce devrimi) iki sene sonraki zamana tevafuk (denk gelir) eder ki; o zaman istihzarat-ı Nuriyeye (Nurlu hazırlıkların) başladığı aynı tarihtir. İşte şu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku ise, umum vücuhu (tarzları)  ayn-ı şuur olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da elbette ittifakî (üzerinde ittifak edilmiş şekilde) ve tesadüfî olamaz.
 
                 Yedinci Âyet: وَ يُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِşu âyet-i meşhurenin (ünlü ayetin) küllî (genel) manasının bu zamanda zahir (açık) bir mâsadakı (doğrulayanı) Risalet-ün Nur olduğu gibi, Lafzullahtaki şeddeli "lâm" bir "lâm" ve بِكَلِمَاتِهِ deki melfuz (söylenmiş) "ya" sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz (998) adediyle Risalet-ün Nur'un dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevafukla (denk gelmesiyle), münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiyi) binaen remzen (dolaylı olarak) ona bakar. Ve bu remzi latifleştiren (incelik haline getiren) ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki: Risalet-ün Nur'un eczaları (parçaları) Sözler namıyla iştihar (şöhret bulmuş) etmişler. Sözler ise Arabca "kelimat"tır. Ve o kelimat ile Kur'anın hakaikını o derece mahz-ı hak (gerçeğin kaynağı) ve ayn-ı hakikat (tam gerçek) olduğunu isbat etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.
 
                 Sekizinci Âyet:قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيٍ dir. Şu âyet-i meşhure (ünlü ayet) küllî manasının bu asırda muvafık (uyan) ve münasib bir ferdi Risalet-ün Nur olduğu gibi, cifirle صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin "nun" sayılmak cihetiyle Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) yine iki sırlı {(Haşiye): Yani mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihracdır.} fark ile baktığı gibi, هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ cümlesinin makam-ı ebcedîsi ile bin üçyüz onaltı (1316) ederek Risale-i Nur müellifinin tedrisiyle istihzarat-ı Nuriyede (nurlu hazırlıkların) bulunduğu en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevafuk (uygun gelir) eder.
 
                 Dokuzuncu Âyet: Hem "Elbakara" suresinde, hem "Lukman" suresinde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى cümlesidir. Yani: "Allah'a iman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuranîye (nurlu zincire) yapışır, temessük (tutunur) eder." Risale-i Nur ise, iman-ı billahın Kur'anî bürhanlarından (delillerinden) bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى külliyetinde hususî dâhil olduğuna teyiden makam-ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi (1347) ederek Risalet-ün Nur intişarının (yayılmasının) fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) bakar. Ve bu ondördüncü asırda Kur'anın i'caz-ı manevîsinden (manevi mucize) neş'et (doğan) eden bir urvet-ül vüska (sağlam kulp) ve zulümattan (karanlıklardan) nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye (nurlu vesile) Risale-in Nur olduğunu remzen bildirir.
                 Onuncu Âyet: يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ
 
                 Onbirinci Âyet: وَ يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ وَ يُزَكِّيهِمْ
 
                 Onikinci Âyet:وَ يُزَكِّيكُمْ وَ يُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةâyetleridir. Meal-i icmalîleri (özet anlamları) der ki: "Kur'an hikmet-i kudsiyeyi (kutsal hikmeti) size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor." Bu üç âyetin küllî ve umumî manalarında Risale-i Nur kasdî (kasıtlı olarak) bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emare (işaret) var.
 
                 Birisi şudur ki: Risale-i Nur'un müstesna bir hâssası (özelliği), İsm-i Hakem ve Hakîm'in mazharı olup bütün safahatında (aşamalarında), mebahisinde (araştırma yerlerinde) nizam ve intizam-ı kâinatın (kainatın intizamı)  âyinesinde İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilveleri (görünümleri, yansımaları)  olan hikmet-i kudsiyeyi (kutsal hikmeti) ve hikemiyat-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hikmetleri) ders veriyor. Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur'aniyedir.
 
                 İkinci Emare: Birinci Âyet bin üçyüz yirmiiki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risale-in Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden (yüksek ilimlerden) ( آلِيَه) başını kaldırıp hikmet-i Kur'aniyeye müteveccih (yönelmiş) olarak hâdim-ül Kur'an (Kur’anın hizmetçisi) vaziyetini aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul'a gitmiş manevî mücahedesine (çalışmasına) başlamış.
 
                 İkinci âyet ise: Makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki (1302) ederek Risale-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk (denk gelme) ile remzen (dolaylı) Kur'anın bahir (apaçık) bir bürhanı (delili) olan Resail-in Nur'a bakar.
 
                 Üçüncü âyet ise: Bin üçyüz otuzsekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur'aniyeyi Avrupa hükemasına (bilgelerine) karşı parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risale-in Nur müellifi "Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye"de hikmet-i Kur'aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz'in baş papazı sual ettiği ve altıyüz kelime ile cevab istediği altı sualine altı kelime ile cevab vermekle beraber, inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'anın ilhamatından (ilhamlarından) Risale-i Nur'un mes'elelerini iktibasa (alıntı yapmaya) başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) remzen (dolaylı) bakar.
 
                 Onüçüncü Âyet: Sure-i Âl-i İmran'da وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ
                 Ondördüncü Âyet: Sure-i Nisa'da لكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ
 
         Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar.
 
                 Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet müteşabihat-ı Kur'aniyeyi yanlış  (Kur’anın müteşabih ayetlerini) tevilat (yorumlarla) ile tahrifine ve şübheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu (derinliği) bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur'aniyenin (Kur’ani müteşabihatın) hakikî tevillerini (yorumlarını) beyan edip ve iman ederek o şübehatı (şüpheleri) izale eder. Bu küllî mananın her asırda mâsadakları (doğrulamaları) ve cüz'iyatları (parçaları) var. Harb-i umumî (dünya savaşı) vasıtasıyla, bin seneden beri Kur'an aleyhinde teraküm (biriken) eden Avrupa itirazları ve evhamları (korkuları) âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehatın (şüphelerin) bir kısmı fennî (bilimsel) şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehatı (şüpheleri) ve itirazları bu zamanda def'eden başta Risale-in Nur ve şakirdleri (takipçileri) göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risale-in Nur ve şakirdlerine (takipçilerine) remzen (dolaylı olarak) bakmakla beraber ülema-i müteahhirînin (yakın dönem alimlerinin) mezhebine göre اِلاَّ اللّٰهُ da vakfedilmez. O halde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى nın makamı gibi bin üçyüz kırkdört (1344) ederek Resail-in Nur ve şakirdlerinin (takipçilerinin) meydan-ı mücahede-i maneviyeye (manevi çalışma sahasına) atılmaları tarihine tam tamına tevafukla (denk gelmesiyle) onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin  içine alıyor. Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhanı olan Onuncu Söz'ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyan eden Yirmibeşinci Söz'ün iştiharı hengâmına, hem اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى adedine tam tamına tevafukla bakar.
 
         Eğer mezheb-i selef gibi اِلاَّ اللّٰهُ da vakfolsa, o halde اَلرَّاسِخُونَ deki şeddeli "ra" iki "ra" sayılsa bin üçyüz altmış (1360) küsur ederek Risalet-ün Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) bundan onbeş-yirmi sene sonraki rasihane (derin bir şekilde) ve muhakkikane (araştırmacı bir şekilde) olan ilimlerine ve imanlarına remzen (dolaylı olarak) baktığı gibi; şeddeli "ra" asıl itibariyle bir "lâm" bir "ra" sayılsa bin ikiyüz oniki (1212) ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenaheyn'in Hindistan'dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla (derinliğiyle), o zamanda meydan alan tevilat-ı fasideyi (fesat yorumları) ve şübehatı (şüpheleri) dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına (irşat dairesine) aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar.
 
                 İkinci âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْşeddeli "ra" aslına nazaran bir "lâm" bir "ra" sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört (1344) etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm-i hakikatta (gerçekler ilminde) rasihane (derin bir şekilde) çalışan ve kuvvetli iman eden bir taifeye işaret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risalet-ün Nur ve şakirdlerinden (takipçilerinden)  daha ziyade bu vazifeyi müşkil (sorunlu) şerait (şartlar) içinde sebatkârane (sabırlı bir şekilde) yapan zahirde görülmüyor. Demek bu âyet onları dahi daire-i harîmine (özel dairesine) hususî dâhil ediyor.
 
                 Onbeşinci Âyet:
 
يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا
 
Şu âyet bu zamana dahi hitab eder. Çünki tamam -مُبِينًا hariç kalsa- bin üçyüz altmış (1360) küsur eder. Eğer قَدْ جَاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler "nun" sayılsa bin üçyüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitab eder. Hem قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnız dört farkla "Furkan" adedine tevafukla sarihan (açık olarak) baktığı gibi; o kudsî bürhan-ı İlahînin (ilahi delil) bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı (delil) olan Resail-in Nur'a dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا adedi, iki tenvin vakıfta iki "elif" sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz (598) ederek aynen tam tamına Resail-in Nur'a ve Risale-in Nur adedine tevafuk (denk gelmesiyle) ile o semavî bürhan-ı kudsînin (kutsal delil) yerde bir bürhanı Resail-in Nur olduğunu remzen (dolaylı olarak) haber veriyor.
                 İhtar: Sözler'in üç ismi olan Risale-in Nur veya Resail-in Nur veya Risalet-in Nur'daki şeddeli "nun" iki "nun" sayılmak, cifirce ağlebî (genel) bir kaidedir. Şeddeli harf bazan bir, bazan iki sayılabilir.
 
                 Onaltıncı Âyet: لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَ شِفَاءٌ dur. Şu şifalı âyet çok zamandır benim derdlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye (en büyük ilahi eczane) olan Kur'an-ı Hakîm'in tiryakî ilâçlarından, Risale-in Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî derdlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkil (sorunlu) olan ve zındıka hastalığına mübtela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.
 
         İşte her derde şifa olan Kur'anın ilâçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resail-in Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı (dikkate değer bakışı) olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki: Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkaltı (1346) adedi Resail-in Nur'un bin üçyüz kırkaltıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm namında olan risale-i hârikanın zaman-ı te'lifine tam tamına tevafukudur (denk gelmesidir). Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgiyi) teyid (destekler) ve onunla teeyyüd (desteklenir) eder, hem remizden (dolaylı anlatımdan)  işaret derecesine çıkarıyor.
 
                 Onyedinci Âyet: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتdeki قُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ nün makam-ı cifrîsi şeddeli "lâm"lar birer "lâm" ve şeddeli "kâf" bir "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz (1329) ederek, harb-i umumînin (dünya savaşının) başlangıcı zamanında Resail-in Nur'un başlangıcı olan İşarat-ül İ'caz tefsirinin tarih-i te'lifine (yazılma tarihine) tam tamına tevafukla beraber, şeddeli "kâf" iki "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz (1349) ederek harb-i umumînin (dünya savaşının) verdiği sarsıntılar zamanında Resail-in Nur'un "Hasbiyallahü" diyerek ehl-i dünyadan hiç bir yerde himaye görmeden belki tehacüme (saldırıya) hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnız başlarıyla müşkilât içinde envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani Nurları) neşrettikleri aynı tarihe tam tamına tevafuku ise, her cihetiyle ayn-ı şuur olan âyâtta elbette tesadüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkil zaman olan bu asra dahi hususî bakarlar ve o âyâtı (ayetleri) kendilerine rehber ittihaz (edinen) eden bir kısım şakirdlerine hususî iltifat edip iltifatlarıyla teşci' (cesaretlendirirler) ederler.
 
         Bu âyet, sâbık (önceki) âyetler gibi münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgi) gerçi zahiren görünmüyor; fakat bir cihetle Resail-in Nur ile bir nevi münasebeti vardır. Şöyle ki: Onüç senedir {(Haşiye): Te'lif tarihine göredir.} bu âyet Risalet-ün Nur müellifinin ve sonra has şakirdlerinin (takipçilerinin) mağribden (batıdan) sonra bir vird-i hususîleridir (özel okuma parçalarıdır). Hem bu âyetin manasına bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekinmesinden fütur (çekinge) getirmeyerek "Hasbiyallahü" deyip mütevekkilane (tevvekül eder şekilde) müşkilât-ı azîme (büyük sorunlar) içinde envâr-ı imaniyeyi (inanç ışıklarını)  ve esrar-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani sırları) neşreden (yayan), ehl-i imanı me'yusiyetten (umutsuzluğundan) kurtaran başta Risalet-ün Nur ve şakirdleridir (takipçileridir).
 
                 Onsekizinci Âyet: اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ dir. Bu âyet mealiyle hizbullahın zahirî mağlubiyetinden gelen me'yusiyeti (umutsuzluğunu) izale (giderme) için kudsî bir teselli verir ve hizbullah olan hizb-i Kur'anînin (Kur’ani tarafın) hakikatta ve akibette (sonuçta) galebesini (zaferini) haber verir. Ve bu asırda hizb-i Kur'anînin hadsiz efradından (bireylerinden) Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) tezahür (ortaya çıkmak) ettiklerinden bu âyetin küllî (genel) manasında hususî dâhil olmalarına bir emare (işaret) olarak makam-ı cifrîsi olan bin üçyüzelli (1350) adedi ile Resail-in Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) zahirî (görünüşte) mağlubiyetleri ve bir sene sonra mahpusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metanetleri ve haklarında yapılan müdhiş imha plânını akîm (sonuçsuz) bırakan ihlasları ve kuvve-i maneviyeleri tezahür (ortaya çıkması) etmesinin rumi tarihi olan bin üçyüzelli ve ellibir ve elliiki (1350-1351-1352) adedine tam tamına tevafuku (denk gelmesi) elbette şefkatkârane (şefkatli bir şekilde), teselliyetdarane (teselli eder şekilde) bir remz-i Kur'anîdir.
 
                 Ondokuzuncu Âyet: وَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَ بِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَ اغْفِرْلَنَا
         Şu âyetin umum manasındaki tabakalarından bir tabaka-i işariyesi (işari tabakası) bu asra dahi bakıyor. Çünki يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا hem manaca kuvvetli münasebeti var, hem cifirce bin üçyüz yirmialtı (1326) ederek o tarihteki hürriyet inkılabından neş'et eden fırtınaların hengâmında (esnasında) herşeyi sarsan o fırtınaların ve harblerin zulümatından (karanlıklarından) kurtulmak için nur arayan mü'minler içinde, Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) az bir zaman sonra tezahür ettiklerinden bu âyetin efrad-ı kesîresinden (çok askerlerinden) bu asırda bir mâsadakı (doğrulayan) onlar olduğuna bir emaredir. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi bin üçyüz altmışa (1360) bakıyor. Demek bundan beş-altı sene sonra istiğfar devresidir. Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) o zamanda istiğfar dersini vereceğini remzen bir îmadır.
 
                 Yirminci Âyet: وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَŞu âyet-i azîme (büyük ayet) sarîhan (açık olarak) asr-ı saadette (mutluluk çağında) nüzul-ü Kur'ana (Kur’an’ın inişine) baktığı gibi, sair asırlara dahi mana-yı işarîsiyle (İşari mana ile) bakar. Ve Kur'anın semasından ilhamî bir surette gelen şifadar (şifalı) nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb (kalplerin doktoru)  olan Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden ve ziyasından (ışığından) iktibas (alınan) olunan Risalet-ün Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî derdlerime şifa olduğu gibi, Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resail-in Nur bu âyetin bir mana-yı işarîsinde dâhildir. Ve bu dühûlüne (girişine)  bir emare (işaret) olarak مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ nin makam-ı cifrîsi bin üçyüz otuzdokuz (1339) ederek aynı tarihte Kur'andan ilham olunan Resail-in Nur bu asrın manevî ve müdhiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmağa başlamasından, bu âyet ona hususî remzettiğine (dolaylı anlatma) bana kanaat veriyor. Ben kendi kanaatımı yazdım, kanaata itiraz edilmez.
 
                 Yirmibirinci Âyet veya Âyetler: قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ ٭ وَ هَدَيهُ اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ Sekiz-dokuz âyetlerde "Sırat-ı Müstakim"e nazarı çeviriyorlar. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kur'anın nurundan her asırda o asrın zulmetlerini dağıtacak ve istikamet yolunu tenvir edecek Kur'andan gelen nurlar olmakla ve bu dehşetli ve fırtınalı asırda o doğru yolu şaşırtmayacak bir surette gösteren başta şimdilik Risalet-ün Nur tezahür (ortaya çıktığından) ettiğinden, hem bu "Sırat-ı Müstakim" kelimesinin makam-ı cifrîsi -tenvin "nun" sayılmak cihetiyle- bin (1000) eder. Medde olmazsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek yalnız bir veya iki farkla {(Haşiye): Yani Risalet-ün Nur'un mertebesi ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir. Vahiy değil ve olamaz, belki ilham ve istihracdır.} Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla, sekiz-dokuz âyetlerde "Sırat-ı müstakim" kelimeleri bu mezkûr iki âyet gibi Risalet-ün Nur'u "Sırat-ı müstakim"in efradına (fertlerine) hususî idhal (sokup) edip remzen ona baktırır ve istikametine işaret eder. Eğer صِرَاطٍ daki tenvin sayılmazsa, اَلنُّورِ daki şeddeli "nun" bir "nun" sayılır, yine tevafuk (denk gelir) eder.
 
         Hem nasılki bu âyet Risale-in Nur'a ismiyle bakıyor, öyle de onun istihzarat (hazırlıklar) zamanına da bakar. Çünki هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ in makam-ı cifrîsi bin üçyüz onaltı (1316) ederek Risalet-ün Nur müellifinin ihtiyarsız olarak istihzarat-ı Nuriyede (nurlu hazırlıkları) bulunduğu ve umum malûmatını Kur'anın fehmine (anlamasına) basamaklar yaptığı en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevafuku (denk gelmesi) elbette evvelki işaratı (işaretleri) teyid (destekleme) ve onunla teeyyüd (desteklenme) ederek Risalet-ün Nur'u daire-i harîmine (özel dairesine) remzen belki işareten dâhil ediyor.
 
         Cây-ı dikkat (dikkate değer) ve ehemmiyetli bir tevafuktur (denk gelmedir)  ki: Risalet-ün Nur müellifi bin üçyüz onaltı (1316) sıralarında mühim bir inkılab-ı fikrî (fikri devrim) geçirdi. Şöyle ki:
 
         O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı (çeşitli bilimleri), yalnız ilimle tenevvür (aydınlanma) için merak ederdi, okurdu, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa'nın Kur'ana karşı müdhiş bir sû'-i kasdları var olduğunu bildi. Hattâ bir gazetede İngiliz'in bir müstemlekât (sömürge) nâzırı demiş:
 
         "Bu Kur'an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna (düşürmeye) çalışmalıyız." dediğini işitti, gayrete geldi. Birden makam-ı cifrîsi bin üçyüzonaltı (1316) olan فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanını manen dinleyerek bir inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı (çeşitli ilimleri) Kur'anın fehmine (anlamasına) ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini (ilmi gayesine) ve netice-i hayatını, yalnız Kur'anı bildi. Ve Kur'anın i'caz-ı manevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstad oldu. Fakat maatteessüf o gençlik zamanında çok aldatıcı ârızalar yüzünden bilfiil o vazifenin başına geçmedi. Bir zaman sonra harb-i umumînin (dünya savaşının)  tarraka (kapıyı çalması) ve gürültüsü ile uyandı. O sabit fikir canlandı, bilkuvveden (potansiyelden) bilfiile (eyleme) çıkmağa başladı.
 
         İşte hem ona, hem Risalet-ün Nur'a çok alâkası bulunan bu bin üçyüz onaltı (1316) tarihine çok âyetler müttefikan bakarlar. Meselâ: Nasılki هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍâyeti tam tamına tevafukla işaret eder. Aynen öyle de; bir âyet-i meşhure olan اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ makam-ı cifrîsi şeddeli "nun" bir "nun" sayılsa ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz onaltı ederek aynen tam tamına o tarihe işaret eder. Hem nasılki yedi-sekiz surelerde gelen âyetler ve o âyetlerde gelen "Sırat-ı müstakim" cümleleri Risalet-ün Nur ismine tevafukla (denk gelme) beraber, bu mezkûr iki âyet gibi bir kısmı Risalet-ün Nur te'lifinin tarihini de gösterir. Aynen öyle de; yedi aded surelerin başlarında yedi defa تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ cümle-i kudsiyesi makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz onaltı veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamına o bin üçyüz onaltı tarihine tevafukla (denk gelme) işaret ettiği gibi, طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِâyeti dahi aynen bin üçyüz onaltı ederek o bin üçyüz onaltı tarihine tevafukla (denk gelme) işaret eder.
 
         Güya nasılki asr-ı saadette Kur'andaki iman hakikatlarına alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübin'in davalarına bürhanları ve hüccetleri gözlere de göstermek manasında tekrar ile تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ٭ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ٭ تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ fermanlarıyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ilânat (ilanlar) yapıyor. Öyle de, bu dehşetli asırda dahi bir mana-yı işarîsiyle (işari mana), o âyât-ı Furkaniyenin (Kur’anın ayetlerini) bürhanları (delilleri) ve hakkaniyetinin (gerçekliğinin) alâmetleri ve hakikatlarının hüccetleri (delilleri) ve hak Kelâmullah (Allah’ın sözü) olduğuna delilleri olan Resail-in Nur'a mana-yı işarîsiyle (işari mana), alâmet ve bürhan (delil) ve emare ve delil manasıyla "âyâtın âyetleri" diye tekrar ile تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ferman ederek nazar-ı dikkati Kur'an hesabına bu asra ve bu asırdaki Resail-in Nur'a çeviriyor itikad (inanmak) ediyorum.
 
         Evet herbir cihet ile ayn-ı şuur (bilinç gözü) olan âyât-ı Kur'aniyenin  (Kur’ani ayetlerin) böyle yirmi vecihle (özellikle) ve yirmi parmakla aynı şeye müttefikan (ittifak ederek) işaretleri tasrih (netlik) derecesinde bana kanaat veriyor. Benim kanaatıma iştirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar? Resail-in Nur bu asra gelen işarat-ı Kur'aniyeye (Kur’ani işaretlerin) hususî bir medar-ı nazar (dikkate değer görüş) olduğuna kimin şübhesi varsa, Kur'anın kırk vecihle (özellikle) mu'cizesini isbat eden Mu'cizat-ı Kur'aniye namındaki Yirmibeşinci Söz ve Yirminci Söz'ün ikinci makamına ve haşre dair Onuncu Söz ve Yirmidokuzuncu Sözlere baksın, şübhesi izale (gitmezse) olmazsa gelsin parmağını gözüme soksun.
 
                 Yirmiikinci Âyet ve Âyetler: Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra'd, hem Hıcr, hem Şuara, hem Kasas, hem Lukman Surelerinin başlarında bulunan تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ilân-ı kudsîsidir (kutsal ilanıdır). Yirmibirinci âyetin hâtimesinde (bitiminde) bunun münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) bir derece beyan edilmiş. Cifrîsi ise, bu âyette üç "te" bin ikiyüz eder ve iki "kef" iki "lâm" yüz eder; yekûnü bin üçyüz. Bir "ye" bir "be" dört veya beş "elif" mecmuu (toplamı) bin üçyüz onaltı veya onyedi (1316-1317) ederek Resail-in Nur müellifi bir inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) ile ulûm-u mütenevviayı (çeşitli ilimleri) Kur'anın hakaikına (hakikatlerine) çıkmak için basamaklar yaptığı bir tarihe tam tamına tevafuku (denk gelmesi) münasebet-i maneviyesinin (anlamsal ilgisinin) kuvvetine istinaden (dayanarak) deriz:
 
         O tevafuk (denk gelme) remzeder (dolaylı olarak anlatır) ki: Bu asırda Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır (delilleridir). Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) gayet kuvvetli hüccetleridir (delilleridir). Ve تِلْكَ kelime-i kudsiyesinin (kutsal kelimesinin) işaret-i hissiyesiyle (duyusal işareti) gözlere dahi görünecek derecede zahir (açık) olduğunu ifade eden böyle işarete lâyık delilleridir diye remzen Resail-in Nur'u bir işarî manasının küllî dairesine hususî ve medar-ı nazar bir ferdi olarak dâhil ediyor.
 
                 Elhasıl: Nasılki bu âyette bulunan işarî mana yedi surede yedi işaret hükmünde olup delalet, belki sarahat (netlik) derecesine çıkıyor. Aynen öyle de: صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ deki remz dahi, yedi-sekiz surelerde bulunmakla yedi-sekiz remz hükmünde olarak o remzi işaret, belki delalet, belki sarahat (netlik) derecesine çıkarıyor.
 
         İhtar: Külfetsiz olmak üzere birden hatıra gelen işarat (işaretler) kaydedildi. Tekellüfe (sıkıntıya) girmemek için işaretli otuzüç âyetin çok işaratı (işaretleri) kaydedilmedi.
 
                 Yirmiüçüncü Âyet: عَسَى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًاŞu âyet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rü'ya gibi musibetlere düşen ve Rabb-i Rahîm'inden onu hayra tebdil etmesini rica edenler içinde Resail-in Nur şakirdlerine (takipçilerine) hususî remzettiğine (dolaylı olarak anlattığına) bir emaresi şudur ki: Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkbeşte (1345) ehemmiyetli risaleler te'lif ile beraber, fevkalâde hâdiseler vukua gelmeğe hazırlandılar. Ve o Resail-in Nur'un merkez-i intişarı (yayılma merkezi) olan Barla karyesinde (köyünde) ziyade sıkıntı müellifine verildi. Ve hususi küçük mescidine ilişildiği zaman Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) kuvvetli bir rica ile dergâh-ı İlahiyeye (ilahi dergaha) iltica edip "Ya Rab! Bu müdhiş rü'yayı hayra tebdil eyle" deyip yalvardılar. Herkesin me'yusiyetlerine (umutsuzluklarına) mukabil (karşılık) pek kuvvetli bir ümid ve rica ile müslümanların kuvve-i maneviyelerini (manevi gücünü) takviye ettiler. Bu âyetin birden külfetsiz hatıra geleni bu kadardır. Yoksa esrarı çoktur. Tekellüf (sıkıntı) olmasın diye kısa kestim.
 
                 Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler: Hem Sure-i Zümer, hem Sure-i Casiye, hem Sure-i Ahkaf'ın başlarında bulunan تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِâyât-ı azîmeleridir. Şu
 
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 79 - 94 )
İzahtan evvel mühim bir ihtar
 
(Lüzumlu dört-beş nokta beyan edilecek.)
 
                 Birinci Nokta: Hadîste vârid (geldiği üzere) olduğu gibi, "Herbir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri (dışı), bir bâtını (içi), bir haddi (sınırı), bir muttalaı (bilgi alınan yer) vardır. Ve bu dört tabakadan herbirisinin (hadîsçe "şücûn ve gusûn" tabir edilen) füruatı (detayları), işaratı (işaretleri), dal ve budakları vardır." mealindeki hadîsin hükmüyle, Kur'an hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer'î bir tabakadan ve bir mana-yı işarîsiyle (dolaylı anlamıyla) de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakîse değil, belki o lisan-ül gaybdaki (gaybın dilindeki) i'caz-ı manevîsinin (manevi i’caz) muktezasıdır (gerekmesidir).
 
                 İkinci Nokta: Bir tabakanın (aşamanın) mana-yı işarîsinin (dolaylı anlamın) külliyetindeki (genelindeki) efradının (bireylerinin) bu asırda tezahür (ortaya çıkan) eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet-ün Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risalet-ün Nur'un has şakirdlerini (takipçilerini) işhad (şahit tutarak) ederek derim:
 
         Risalet-ün Nur sair (diğer) te'lifat (yazılan eserler) gibi ulûm (bilimler) ve fünundan (sanatlardan) ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı (kaynağı) yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir (ilham alınmıştır) ve sema-i Kur'anîden (Kur’an’i yücelikten) ve âyâtının (ayetlerinin) nücumundan (yıldızlarından), yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.
 
                 Üçüncü Nokta: Resail-in Nur baştan başa ism-i Hakîm (Allah’ın hakim isminin)  ve Rahîm'in mazharı (görünümü) olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeşinci dahi Rahman ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgisini) cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgi) binaen deriz ki: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarih (net) bir manası asr-ı saadette (mutluluk çağında) vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin'in nüzulü olduğu gibi, mana-yı işarîsiyle de (işaretsel anlamıyla), her asırda o Kitab-ı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden (arşa ait mertebeden) ve mu'cize-i maneviyesinden (anlamsal mucizesinden) feyz ve ilham tarîkıyla (yoluyla) onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları (delilleri) iniyor, nüzul ediyor diyerek şu asırda bir şakirdini (takipçisini) ve bir lem'asını (ışıltısını) cenah-ı himayetine (koruma kanadı) ve daire-i harîmine (özel dairesine) bir hususî iltifatla alıyor.
 
                 Dördüncü Nokta: İşte bu risalede mezkûr (anılan) otuzüç âyet-i meşhurenin (ünlü ayet)  bil'ittifak (ittifakla)  tekellüfsüz (sorunsuz), manaca ve cifirce Resail-in Nur'un başına parmak basmaları ve başta Âyet-in Nur on parmakla ona işaret etmesi ve eskiden beri ülema (alimler) ortasında ve edibler mabeyninde (arasında) meşhur bir düstur (prensip) ve hakikatlı bir medar-ı istihracat (çıkarsamalara vesile) ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediblerin istimal (kullanılan) ettikleri maruf (bilinen) bir kanun-u ilmî (bilimsel kanundur) iledir. Eğer o kanuna tasannu' (sahtekarlık) karışmazsa, işaret-i gaybiye (gaybi işaret)  olabilir. Eğer sun'î ve kasdî yapılsa, yalnız bir letafet (güzellik), bir zarafet, bir cezalet (yücelik) olur.
 
         Evet edibler hususî ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri, hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise; her cihetle ayn-ı şuur (bilinç gözü) ve nefs-i ilim (bilginin kendisi) ve mahz-ı irade (iradenin kaynağı) ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur'anın bu kadar âyât-ı meşhuresi (meşhur ayetleri) icma' ile ve ittifakla Risale-in Nur'a işaret ve tevafukları (denk gelmeleri) sarahat (açıklık) derecesinde onun makbuliyetine (kabul edildiğine) bir şehadettir ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirdlerine (takipçilerine) bir beşarettir (müjdedir).
 
                 Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî (genel)  bir düstur-u ilmî (bilimsel kural) ve bir kanun-u edebî (edebi bir kanun) olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini nümune için beyan edeceğiz:
 
                 Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberî'de surelerin başlarındaki آلم ٭ كهيعص gibi mukattaat-ı hurufiyeyi  işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: "Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Onlara mukabil (karşılık) dedi: "Az değil." Sair (diğer) surelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: "Daha var." Onlar sustular.
 
                 İkincisi: Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.
 
                 Üçüncüsü: Cafer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi esrar-ı gaybiye (gaybi sırlarla) ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf (harflerin sırları) ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.
 
                 Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet (incelik kanunu) kabul edip, eski zamandan beri onu istimal (kullanma) etmişler. Hattâ letafetin (inceliğin) hatırı için, iradî ve sun'î ve taklidî olmamak lâzım gelirken, sun'î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.
 
                 Beşincisi: Ulûm-u riyaziye (matematik ilimlerinin) ülemasının (bilginlerinin)  münasebet-i adediye (sayıların birbiriyle olan ilişkisini) içinde en latif (ince) düsturları (kuralları) ve avamca (halk nazarında) hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin (birbirine denk gelen hesap) cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada (eşyanın doğasında) Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi (hesap denkleşmesi) bir düstur-u nizam (düzen kuralı) ve bir kanun-u vahdet (birlik kanunu) ve insicam (uyum) ve bir medar-ı tenasüb (uyum vesilesi) ve ittifak ve bir namus-u hüsün (güzellik kuralı) ve ittisak (dizilmiş) yapmış. Meselâ; nasılki iki elin ve iki ayağın parmakları, a'sabları (damarları), kemikleri, hattâ hüceyratları (hücreleri), mesamatları (gözenekleri) hesabca birbirine tevafuk ederler. Öyle de; bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mazi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi (ilahi iradeyi) gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları (uyumları), Sâni'-i Hakîm-i Zülcemal'in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.
 
         İşte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî (ilmi yasa) ve bir düstur-u riyazî (matematik kaidesi) ve bir namus-u fıtrî (doğal yasa) ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî (gaybi anahtar) oluyor. Elbette menba-ı ulûm (ilimlerin kaynağı) ve maden-i esrar (sırların madeni)  ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi (yaradılışa ait ayetlerin tercümesi) ve edebiyatın mu'cize-i kübrası (en büyük mucizesi) ve lisan-ül gayb (gaybın dili) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, o kanun-u tevafukîyi (tevafuk-denkleşme yasasını) işaratında (işaretlerinde) istihdam (kullanılır), istimal (kullanılması) etmesi i'cazının (mucizeliğinin) muktezasıdır (gereğidir).
 
         İhtar bitti, şimdi sadede geliyoruz.
 
         Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf'ın başlarındaki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ olan âyetler, sâbık (önceki) ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini (dolaylı anlatımı) beyan edeceğiz.
 
         Şöyle ki: İki "te" sekizyüz, iki "nun" yüz, iki "mim" seksen, iki "kef" kırk, üç "ze" yirmibir, üç "ye" otuz, bir "be" bir "ha" on, "Lafzullah" altmış yedi, bir "ayn" yetmiş, dört "lâm" dört "elif" yüz yirmi dört olup yekûnü bin üçyüz kırkiki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur'anın tenziliyle çok alâkadar bir Nur'a parmak basıyor. Ve o tarihten az sonra Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) Risalesi ve Yirminci ve Yirmidördüncü Mektublar gibi Risalet-ün Nur'un en nurani cüzleri meydan-ı intişara (yayılma alanına) çıkmaları ve Kur'anın kırk vecihle i'cazını isbat eden Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesiyle haşre dair Onuncu Söz'ün ikisinin kırkikide intişarları (yayılmaları) ve kırkaltıda fevkalâde iştiharları (meşhur olmaları) aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki, bu âyet ona hususî bir iltifatı var. Hem nasılki bu âyetler te'lif ve intişarına (yayılmasına) işaret ederler, öyle de; yalnız تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi Risalet-ün Nur'un ismine -şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyle- gayet cüz'î bir farkla tevafuk edip remzen (dolaylı) bakar, kendine kabul eder. Çünki تَنْزِيلُ الْكِتَابِ kelimesi dokuzyüz ellibir (951) ederek Risalet-ün Nur'un makamı olan dokuzyüz kırksekize (948) sırlı üç farkla tevafuk noktasından bakar.
 
         Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle (yardımıyla) kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur'aniyedir (Kur’ani çıkarsamalardır).
 
         Cây-ı dikkattir (dikkate değerdir) ki, birinci حم olan Sure-i Mü'min'de تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ makam-ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üçyüz yetmişe (1370) bakıyor. Acaba onbeş-yirmi sene sonra başka bir nur-u Kur'an zuhur (ortayamı çıkacak) mu edecek, yahut Resail-in Nur'un bir inkişaf-ı fevkalâde (sıra dışı yayılması) ile bir fütuhatı (fetihlermi) mı olacak bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.
 
                 Yirmibeşinci Âyet: حم ٭ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِâyet-i kudsiyesidir. Bu âyetin mana-yı işarîsi, Resail-in Nur ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir ciheti şudur ki: Risalet-ün Nur'un ve şakirdlerinin (takipçilerinin) mesleği, dört esas üzerine gidiyor.
         Birincisi tefekkürdür; Hakîm ismine bakıyor.
 
         Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki; Rahman ve Rahîm isimlerine bakıyor.
 
         Hem şu âyet nasılki Resail-in Nur'un te'lif ve tekemmül (tamamlanması) tarihine tevafukla (denk gelmesiyle) parmak basıyor, öyle de تَنْزِيلٌ kelimesiyle -vakf mahalli olmadığından tenvin "nun" sayılmak cihetiyle- makamı beşyüz kırkyedi (547) olarak Sözler'in ikinci ve üçüncü ismi olan Resail-in Nur ve Risale-i Nur'un adedi olan beşyüz kırksekiz veya kırkdokuza (548-549) şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyle pek cüz'î ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen (dolaylı olarak) ona bakar, dairesine alır.
 
         Hem حم ٭ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in makam-ı cifrîsi, bir vecihle, yani tenvin "nun" sayılsa ve şeddeli iki "ra"daki lâm-ı aslî hesab edilse حم, حَامِيمْ telaffuzda olduğu gibi olsa, bin üçyüz ellidört veya beş (1354-1355) eder. Ve diğer bir vecihte, yani tenvin sayılmazsa bin üçyüz dört (1304) eder; üçüncü vecihte, yani telaffuzda bulunmayan iki "lâm" hesaba girmezse bin ikiyüz doksandört (1294) eder.
 
         Birinci vecihte tam tamına Resail-in Nur'un te'lifçe bir derece tekemmülü (tamamlanması) ve fevkalâde ehemmiyet kesbetmesi ve fırtınalara tutulması ve şakirdleri (takipçileri) kudsî bir teselliye muhtaç oldukları Arabî tarihiyle şu bin üçyüz ellibeş ve ellidört tarihine, hem otuzbir aded Lem'alar'dan ibaret olan "Otuzbirinci Mektub"un te'lif zamanına, hem o mektubun Otuzbirinci Lem'asının vakt-i zuhuruna (ortaya çıkması tarihine) ve o lem'adan Birinci Şua'ın te'lifine ve o şua'ın yirmidokuz makamında otuzüç aded âyâtın (ayetlerin) Risale-i Nur'a işaretleri istihrac edildiği hengâmına ve yirmibeşinci âyetin Risale-i Nur'a îmaları yazıldığı şu zamana, şu dakikaya, şu hale tam tamına tevafuku ise, Kur'an'ın i'caz-ı manevîsine (manevi mucizeliğine) yakışıyor. Gayet latif ve müjdeli bir tevafuktur.
 
         İkinci vecihte, yani binüçyüz dört (1304) makamıyla Risale-i Nur'un tercümanı, Risale-i Nur'un basamakları olan mebadi-i ulûma (bilimlerin başlangıçlarına) besmele-keş olduğu ve fütuhat-ı Nuriyede (Nurlu fetihlerde) besmelesini çektiği ve fatiha-i hayat-ı ilmiyede "Bismillahirrahmanirrahîm" okuduğu zamanına tam tamına tevafukla parmak basıyor, arkasını sıvatıyor, "Haydi git, selâmetle çalış" remzen diyor.
 
         Üçüncü vecihte, yani bin ikiyüz doksanüç veya dört (1293-1294) olan makam-ı cifrîsiyle o tercümanın besmele-i hayat-ı dünyeviyesinin (dünya hayatının besmelesi) ibtidasına (başlangıcına) tam tamına tevafuk sırrıyla îma eder ki, onun hayatı çok dehşetli dağdağaları ve fırtınaları görmek ve çekmekle beraber daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olarak rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edileceğini remzen (dolaylı olarak) mün'imane (nimet verircesine) haber veriyor. Bu suretle Kur'anın manevî i'cazından ihbar-ı gaybî (gaybi bildirme) nev'inin (çeşidinin) bir şuaını (ışığını) gösteriyor.
 
                 Yirmialtıncı Âyet: Sure-i Hud'da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌâyetinin iki satır sonra gelen وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِâyetidir. Şu âyetin şeddeli "mim" ve şeddeli "lâm" ve şeddeli "nun" ikişer sayılmak ve اَلْجَنَّةِ deki "te" vakıfta olduğundan "he" olmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üçyüz elliiki (1352) olmakla tam tamına Resail-in Nur şakirdlerinin en me'yusiyetli (umutsuzluk) ve musibetli zamanları olan bin üçyüz elliiki tarihine tam tamına tevafukla o acınacak hallerinde kudsî ve semavî bir teselli, bir beşarettir (müjdedir). Ve âyetin münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) bir-iki risalede, yani Keramat-ı Aleviyede (Hz. Ali’nin kerametinde) ve Gavsiye'de beyan edilmiştir. وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا dekiسُعِدُواkelimesi فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ deki سَعِيدٌ kelimesine Kur'an sahifesinde tam müvazi ve mukabil (karşılık) gelmesi, bu tevafuka bir letafet (incelik) daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniş mana-yı kudsîsinin (kutsal manası) cüz'iyatından (parçalarından) Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) gibi teselliye çok muhtaç bir cüz'îsi bu asırda bin üçyüz elliikide bulunduğuna tam tamına tevafukla işaret ederek başına parmak basıyor.
 
         Eğer فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse (durulmazsa) ve خَالِدِينَ kelimesiyle rabtedilse (birbirine bağlanılsa), o vakit "te", "he" olmaz. Fakat daha latif tesellikâr (teselli edici) bir tevafuk olur. Çünki وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا kaide-i nahviyece (dilbilgisi kaidesinse) mübtedadır. فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ onun haberidir. Bu haber ise, makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkdokuz (1349) adediyle, bin üçyüz kırkdokuz tarihinden beşaretle (müjde vermekle) remzen (dolaylı olarak) haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur'an hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı Cennet ve ehl-i saadet olduğunu mana-yı işarîsiyle (dolaylı anlam) ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder ve bu tarihte Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) Kur'an hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri (aydınlanmaları) ve çok mühim risalelerin te'lifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzaratı (hazırlıkları)  tezahür (ortaya çıktığından) ettiğinden, elbette bu tarihe müteveccih ve işarî, tesellikâr (teselli edici) bir beşaret-i Kur'aniye (Kur’ani müjde) en evvel onlara baktığını gösterir.
 
         Evet فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ de şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyle ت dörtyüz, خ altıyüz; bin eder. İki ن yüz, bir ى iki ف bir ل ikiyüz; diğer ل otuz, ikinci ى on, iki elif iki, bir جüç, bir د dört, kırk dokuz eder ki; yekûnü bin üçyüz kırkdokuz (1349) eder.
 
         Bu müjde-i Kur'aniyenin binden bir vechi (özelliği) bize teması, bin hazineden ziyade kıymetdardır (kıymetlidir). Bu müjdenin bir müjdecisi, bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır (doğru çıkan rüya). Şöyle ki: Isparta'da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta rü'yada (ona) deniliyor ki:
 
                 "Resail-in Nur şakirdleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler."
 
         Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur'aniyenin (Kur’ani müjde) bir müjdecisi imiş.
         {(Haşiye): Cihan saltanatından daha ziyade kıymetdar (kıymetli) bir müjde-i Kur'aniye, bir beşaret-i semaviye (semavi müjde) bu sahifede vardır.}
                 Yirmiyedinci Âyet: Sure-i Saf'da يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ dur. Bu âyetteki نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ cümlesinin makam-ı cifrîsi, bin üçyüz onaltı veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise; sâbıkan (önceden geçen) yirmibirinci âyetin hâtimesinde (sonunda) zikredilen inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) sadedinde; Avrupa'nın bir müstemlekât (sömürge) nâzırı (bakanı), Kur'anın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resail-in Nur müellifi dahi ona karşı o inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) sayesinde o nuru parlatmağa çalışması aynı tarihe, hem yedi surede yedi defa تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ aynı tarihe, hem طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ dahi aynı tarihe, hem هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ dahi aynı tarihe, hem اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ dahi şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak ve tenvin sayılmamak cihetiyle aynı tarihe, hem فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanı dahi aynı tarihe, hem نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ dahi aynı tarihe bil'ittifak (ittifakla) muvafakatları (onaylamaları) elbette remizden, işaretten, delaletten (delil olmaktan) ziyade bir sarahattır (açık ve nettir) ki; Risale-i Nur o Nur-u İlahînin bir lem'ası (ışıltısı) olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehat (şüpheler) zulümatını (karanlıklarını) dağıtacağını mana-yı işarîsiyle (işaretsel anlam) müjdeliyor. Hem bu cifrî ve müteaddid (çeşitli) ve manidar tevafuklar (denk gelmeler) ise, kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgi) istinad (dayanak teşkil) ederler.
 
         Evet Resail-in Nur'un yüzyirmi dokuz risaleleri, yüzyirmi dokuz elektrik lâmbalarının şişeleri misillü (gibi) Kur'an nur-u a'zamından (en yüce nurundan) uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru neşrettikleri meydandadır. Risale-i Nur'un yarı ismi iki defa bu cümle-i âyette bulunmasıyla o münasebeti letafetlendiriyor (güzelleştiriyor).
                 Yirmisekizinci Âyet: Sure-i Tevbe'de: يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ باَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَâyetindeki نُورَ اللّٰهِ باَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letafetli (incelikli) münasebet-i maneviyesiyle (anlamsal ilgi) beraber şeddeli "lâmlar" birer "lâm" ve şeddeli "mim" asıl kelimeden olduğundan iki "mim" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i İslâmiyenin (İslami devletin) nurunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû'-i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânıyla o plânı akîm (sonuçsuz) bırakmağa çalıştıkları halde, maatteessüf (üzülerek söylerim) altı-yedi sene sonra, harb-i umumî (dünya savaşı) neticesinde yine o sû'-i kasd niyetiyle Sevr Muahedesinde (anlaşmasında) Kur'anın zararına gayet ağır şeraitle (şartlarla) kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm (sonuçsuz) bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, tâ otuz dörde, tâ ellidörde tam tamına tevafukla (denk gelmekle), o herc ü merc (kargaşa) içinde Kur'anın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resail-in Nur müellifi yirmidörtte (1324) ve Resail-in Nur'un mukaddematı (öncellerinde) otuzdörtte (1334) ve Resail-in Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr şakirdleri (takipçileri) ellidörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat-ı hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler. Ve bu itfa (söndürme) sû'-i kasdına karşı tenvir (aydınlatma) vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı (bakış vesilesi) olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur-u Kur'ana muhalif haletlerin ekserisi, o sû'-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahîm neticeleridir.
 
         Eğer şeddeli "mim" dahi şeddeli "lâmlar" gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un doksanüç (1293) muharebe-i meş'umesiyle (uğursuz savaşı) âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) yerinde Mevlâna Hâlid'in (K.S.) şakirdleri o bulut zulümatını (karanlıklarını) dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen (dolaylı olarak) parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı (karanlıkları) dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri (takipçileri) olabilir. Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var. اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ sırrıyla kısa kestik.
 
                 Yirmidokuzuncu Âyet: Sure-i İbrahim'in başında الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِâyetidir. Şu âyetin dört-beş cümlesinde dört-beş îma var. Mecmuu bir işaret hükmüne geçer.
 
                 Birincisi: اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifade eder ki: "Kitab-ı Mübin (apaçık kitap) vasıtasıyla, ondördüncü asırdaki zulümattan (karanlıklardan), insanlar biiznillah (Allah’ın izniyle) Kur'andan gelen bir nura çıkarlar." Bu meal ve hususan nur lafzı, Resail-in Nur'a mutabık olduğu gibi; makam-ı cifrîsi şeddeli "nun" iki "nun" olmak üzere bin üçyüz otuzsekiz veya dokuz (1338-1339) ederek harb-i umumî (dünya savaşı) zulümatında (karanlıklarında) te'lif edilen Resail-in Nur'un fatihası olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, o zulmetler içindeki zuhuru tarihine tam tamına tevafuku ve âyetteki Nur kelimesi Risale-i Nur'daki Nur lafzına îma ile bakıyor.
 
                 İkincisi: اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ cümlesi evvelki cümledeki Nur'u tarif ederek der: O Nur, Cenab-ı Hakk'ın izzet ve mahmudiyetini (övülmüşlüğünü) gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi beşyüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak Resail-in Nur'un şeddeli "nun" bir "nun" olmak üzere adedi olan beşyüz kırksekize tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki "elif" sayılsa, mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu îmayı teyid eden, hem letafetlendiren (güzelleştiren) bir münasebet var. Şöyle ki:
 
         Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umumî (dünya savaşı) fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.
 
         Hem sâbık âyetlerde ise, Resail-in Nur'un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmaları içindir ki, Hazret-i Ali (R.A.) Ercuze'sinde ve Gavs-ı A'zam (R.A.) Kasidesinde Resail-in Nur'a kerametkârane işaret ettikleri vakit hem o asra, hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.
 
                 Üçüncüsü: مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki الظُّلُمَاتِın adedi bin üçyüz yetmişiki (1372) ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir Nur daima tenvire (aydınlatmaya) çalışacağına îma ile Risale-i Nur'un tenvirine (aydınlatmasına) remzen (dolaylı olarak) bakar.
 
                 Dördüncüsü: لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi diyor ki: "Bin üçyüz kırkbeşte (1345) Kur'andan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak." Bu meal ise, bin üçyüz kırkbeşte fevkalâde tenvire (aydınlatmaya) başlayan Resail-in Nur'a tam tamına cifirce, hem mealce muvafık ve mutabık olmakla Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edilmişliğine) îma belki remzediyor.
                 Beşincisi: الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ deki اِلَيْكَ kelimesi Kur'ana has baktığı için hariç kalmak üzere, الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ cümlesinin makamı Risalet-ün Nur'un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi Risalet-ün Nur'un, Kitab-ı Münzel'in tam bir tefsiri ve manası olduğunu ve ondan yabani olmadığını remzen ifade eder. Çünki الرüçyüz sekseniki, كِتَابٌ dörtyüz yirmiüç, اَنْزَلْنَاهُ yüz kırkdört, yekûnü dokuzyüz kırkdokuz (949); eğer tenvin "nun" sayılsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek Risalet-ün Nur'un -eğer şeddeli "nun" bir "nun" sayılsa- adedi olan dokuzyüz kırksekize, eğer şeddeli "nun" iki "nun" olsa dokuzyüz doksansekize (998) sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) birtek farkla tevafuk edip ona îma eder.
 
                 Elhasıl: Bu birtek âyette mezkûr beş cümlenin münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgisini) gözeterek beş aded îmaları bir kuvvetli işaret, belki bir delalet hükmüne geçebilir kanaatı bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem Kitab-ı Mübin'i şefaatçı edip Erhamürrâhimîn'den kusurumun afvını niyaz ederim.
 
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
 
* * * بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 
Yirmidokuzuncu Âyetin sehvine dair tafsilât
 
         Küçük bir sehivden (unutkanlıktan) kuvvetli bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv (unutkanlık) bunun içinmiş.
 
         Şöyle ki: Birinci Şua olan İşarat-ı Kur'aniyenin yirmidokuzuncu âyet Sure-i İbrahim'in başında, الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ içinde اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesine makam-ı cifrîsi sehven bin üçyüz otuzdört (1334) ederek Risale-i Nur'un fatihası olan İşarat-ül İ'caz Tefsirinin zuhuru (ortaya çıkması) ve tab'ı (basılması) tarihine tevafukla (denk gelmekle) bakar denilmiş. Halbuki melfuz (telaffuz edilen) harflerinin makamı, bin üçyüz otuzdokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iştiharı ve Dâr-ül Hikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid (çeşitli) ve maddî ve manevî inkılabların sarsıntılarından vikaye (koruma) noktasında -çok emareler (işaretler) ve müftülerin itirafıyla- birer kal'a ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla (denk gelmeyle) takdirkârane (takdir eder bir şekilde) bakar. Okunmayan iki "elif" sayılsa, bin üçyüz kırkbir (1341) edip Risale-i Nur'un mebde-i zuhuruna (ortaya çıkışının başlangıcına) tam tamına tevafukla (denk gelmekle) bakar.
 
         Bu küçük sehiv (unutkanlık) şöyle bir manayı birden kuvvetli ihtar etti ki: O Sure-i İbrahim'in başındaki âyetin Risale-i Nur'a remzen (dolaylı olarak) bakan yalnız onun dört cümlesi değil, belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ı maneviye (anlamsal ilgi) cihetinde bir mana-yı remziyle (dolaylı anlam) -efrad-ı kesîresi (çok fertleri) içinde- Risale-i Nur'a gizli bir hususiyet ile îma eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat-ı remziyeyi (imalı hakikatleri) beyan edemem. Yalnız kısa bir işaret edilecek.
 
         Evet Risale-i Nur'un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim'in (A.S.) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu surede daha ziyade Risale-i Nur'u kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet zulmet (karanlık) içinde insanları nura çıkaran ve Kur'andan çıkan bir nura parmak bastığı gibi; en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur'un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.
 
                 Üçüncü Âyet:
 
الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولئِكَ فِى ضَلاَلٍ بَعِيدٍ
 
         Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye (anlamsal ilgi) ve muvafakat-ı mefhumiye (anlamların uyuşması) cihetinde ve hem Risale-i Nur'un mesleğine, hem mülhidlerin (dinsizlerin) mesleğine îmaen (imalı olarak) bakar. Ve birinci cümlesiyle der ki: "O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak (katılmaları) delaletiyle (deliliyle), bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı (yaşamın çirkifliğini), dinî hissiyata muannidane (inatçı bir şekilde) tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler." Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.
 
         Ve ikinci cümlesi olan وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ ile der ki: "O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden (isyandan) neş'et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adavetkârane (düşmanlık yapar şekilde), menbalarını (kaynaklarını) kurutmak ve esasatını (temellerini) bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar."
 
         Ve üçüncü cümlesi olan وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: "Onların dalaleti (sapkınlığı) fenden (bilimden), felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlahî kanunların şualarını (ışıklarını) ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî (alçak) hevesatlarına (heveslerini) ve müştehiyatlarına (nefsin hoşuna giden şeyler) müsaid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar."
 
         İşte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asırda acib bir taife-i dâlleye (sapıtmış gruba) tam bir tevafuk-u manevî (anlamsal denk geliş) ile mana-yı işarîsiyle (işaretsel anlam) çok efradı (unsurları) içinde hususî baktığı gibi, tevafuk-u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor. Evet evvelki cümle olan َالَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ nin makamı bin üçyüz yirmiyedi (1327); eğer şeddeli "lâm" ve "be" ikişer sayılsa Arabî tarihiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) edip o tuğyanlı (aşırıya giden) taifenin (grubun) savletli (en saldırgan) zamanını göstererek tam tevafukla bakar. وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا nin makamı, tenvin "nun" olmak cihetiyle bin ikiyüz dokuz (1209) ederek şeriat-ı İslâmiyeye sû'-i kasd olarak ecnebi kanunlarını adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevafukla bakar.
 
         Ve bu emareler gibi çok îmalar ile baştaki âyetin kuvvetli işaret ettiği Risale-i Nur'un muarızlarına zahir bir surette baktığı gibi, mefhum-u muhalifi delaletiyle dahi Risale-i Nur'a tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur'un Türkçe olmasını tahsin eder ve beşincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perişan olan vilayat-ı şarkıyede Risale-i Nur imdadlarına ve her taifeden ziyade başlarına gelen hâdiseler ve âyette بِاَيَّامِ اللّٰهِ tabir edilen elîm vakıaları hatırlarına getirmekle ikaz ve irşad etmelerine bir mana-yı işarî ve remzî ile emrediyor. Bu âhirki ehemmiyetli işareti beyan etmeme şimdilik izin olmadığından yalnız herbirinin birtek remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:
 
                 Dördüncü Âyetin: وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ cümlesi makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mana-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyeti (ırsi görevi) yapan Risale-i Nur'u efradı içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir
 
 
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 94 - 109 )
 
 
BAKIN SAİD NURSİ ALLAH’A NASIL ORTAK KOŞUYOR!
Mühim bir ihbar-ı gaybî (gaybi uyarı)
 
[Şeyh-i Geylanî'nin kendinden sekizyüz sene sonra, gayb-aşina (gaybı tanıyan) gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'aniyedir.]
 
         Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekizyüz küsur sene evvel "Gavs-ı A'zam" ünvanıyla bihakkın iştihar (şöhret olan) eden Kutb-u A'zam Şeyh-i Geylanî,
 
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فِى حَانِ حَضْرَتِى.. حَبِيبًا تَجَلَّى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ
 
fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde "Mecmuat-ül Ahzab"ın birinci cildinin beşyüzaltmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur'aniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
 
تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى اْلاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى
اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ٭ وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ
مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ ٭ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ٭ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
 
         Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside (kaside sonunda):
 
وَ جَدِّى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنِى مُحَمَّدًا ٭ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزِّى وَ رِفْعَتِى
 
         İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevafukla şimdi hizmet-i Kur'aniyenin başında bulunanı gösteriyor.
 
                 Birinci vecih: Âhirdeki satırda تَعِيشُ سَعِيدًا ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet (geçim) hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle istiğna-yı tam (tam kendine yeter) ile beraber, maişet (geçim) hususunda en mes'ud bir zâttır.
                 İkinci vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o müridine diyor ki: "Vaktin Abdülkadirîsi ol." Bu قَادِرِى kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş (325) eder. Üstadımızın lakabı "Nursî" olduğu cihetle, "Nursî"nin makam-ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı (326) ediyor. Birtek fark var. O tek eliftir. Bin manasında "elf"e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşde (1325) Şeyh-i Geylanî'ye mensub bir zât, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-ı Kur'aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde -Hürriyetin ikinci senesi- mücahede-i maneviyeye atılmıştır.
 
                 Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: "Said", "Bedîüzzaman." Bu iki ismin mecmuunun (toplamının) makam-ı ebcedîsi "Ez-zaman"daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz (329) ediyor. İki "dal" bir sayılsa üçyüzyirmibeş (325). Aynen كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhatab o olmasına işaret ediyor, belki delalet ediyor. Eğer "Ez-zaman"daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten قَادِرِى ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünki tarif için, muzafünileyh (tamlanan) kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi (denk) olurlar.
 
                 Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. قُلْ وَلاَ تَخَفْ"Korkma, sözlerini söyle" diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı âdiyenin (sıradan nedenlerin) fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz (korunacaksın) kalacaksın. Evet, bu hizmet-i Kur'aniye içindeki zât, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya'nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh'in dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler'ledir. قُلْ وَلاَ تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh'in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye (büyük helaklara) düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî (gaybi koruma) ile Hazret-i Şeyh'in dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme'mul (umulanın üzerinde), bir gurbet diyarında fevkalâde inayete (yardıma) mazhariyeti (nail olması) o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inayatın ta'dadında yazılmıştır. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının mealini gözümüzle görüyoruz.
 
                 Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zâttan istimdad ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Ya Gavs-ı Geylanî" derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, "Ya Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risalet'ten (A.S.M.) sonra Şeyh-i Geylanî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale, ilmin meşguliyeti mani' oluyordu.
 
         Sonra bir inayet-i İlahiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh'in "Fütuh-ul Gayb" namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle (güzel bir tesadüfle) elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektub'da beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyh'in himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said'e inkılab etmiş. O Fütuh-ul Gayb'ın tefe'ülünde (rastgele kitabı açmak) en evvel şu fıkra çıktı:
 
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ Yani, "Ey bîçare! Sen Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'de bir aza (üye) olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade hasta sensin. Sen evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış." İşte o vakit, o tefe'ül (fal bakma) sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen anladım. O şeyhime dedim: "Sen tabibim ol." Elhak o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. "Fütuh-ul Gayb" kitabında "Ya gulam (ey oğul)!" tabir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitab ediyordu. "Eyyühe-l münafık-ey münafık" "Ey dinini dünyaya satan riyakâr (iki yüzlü)" diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin  arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillah kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı." Hocamızın sözü bitti.
 
         İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi (hayat macerası) gösteriyor ki, Hazret-i Şeyh'in müteveccih (yöneldiği) olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh'in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin (büyük evliyanın) en a'zamı (en yücesi), o Hazret-i Gavs-ı Geylanî'dir. Ve demiş:
 
اَفَلَتْ شُمُوسُ اْلاَوَّلِينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلَى فَلَكِ الْعُلَى لاَ تَغْرُبُ fıkrasıyla ba'de-l memat (öldükten sonra) dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdar (kıymetli) bir hizmet-i Kur'aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir (eylemindendir). Hazret-i Şeyh'in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himayegerdesi (himayegören) olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmadır.
 
Süleyman, Sabri, Zekâi, Asım, Re'fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi (R.H.), Rüşdü, Lütfi, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib (R.H.), Zühdü, Bekir Bey, Lütfi (R.H.), Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş (R.H.), Hâfız Ahmed (R.H.), Hacı Hâfız (R.H.), Mehmed Efendi (R.H.), Ali Rıza.
 
* * *
Şeyh-i Geylanî'nin fıkrasıyla kerametkârane verdiği haber-i gaybînin tetimmesidir (ekidir).
 
         اَنَا لِمُرِيدِى fıkrasında مُرِيدِى"Molla Said" kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i Sarfiyece "elfün" okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu مُرِيدِى lafzında muraddır. Çünki لِمُرِيدِى de lâm sayılsa ikiyüz doksandört (294) eder ki, bir tek fark ile Said'in tarih-i veladetine (doğuş tarihine) tevafuk eder. Esas arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız مُرِيدِى ise ikiyüz altmışdört (264) eder. "Molla Said" dahi ikiyüz altmış beş (265) eder. "Molla"daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi (geriye kalanı) ikiyüzaltmışdört (264) kalır.
 
                 Elhasıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur'an ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. "El-Kürdî" lakabı ile "Molla Said" ismi, اَنَا لِمُرِيدِى fıkrasında zahir görünüyor. "Nursî" lakabıyla "Bedîüzzaman Said" ismi كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasında aşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulusi Bey'e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işaretler var.
 
Risale-i Nur talebeleri namına
Rüşdü, Hüsrev
 
* * *
                 Said kendi söylüyor:
 
         Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur'aniyeye nazar-ı dikkati celbetmek (çekmek için) ve o hizmet-i Kur'aniye âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işaret için, kerametkârane (kerametli bir şekilde) şu hizmette istidad ve liyakatımın pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) getirir diye sekiz-on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara (açıklamaya) bir ihtar hissettim.
 
         Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî ile ve Şeyh'in duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.
 
         Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur'aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilân ve izharından (açıklamasından), Kur'an şakirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlahî ile himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
 
                 Elhasıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenab-ı Hak afvetsin.
 
اِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
 
         .........
 
         فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh'in (R.A.) muhatabı şübhesiz Bedîüzzaman Molla Said'dir (R.A.).
 
                 Elhasıl: Şu acib kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitab-ı Gavsî'dir. Ve o beş kelime ise, لِمُرِيدِى وَ مُرِيدِى وَ مُنْشِدًا وَ قَادِرِى وَ سَعِيدًا lafızlarıdır. Said'in dahi iki lakabı olan "Nursî", "El-Kürdî"; iki ismi "Molla Said", "Bedîüzzaman" bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs'ın medar-ı teveccüh (yönelme vesilesi) ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr bir surette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki, Hazret-i Şeyh kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci '(cesaretlendiriyor) ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ sırrıyla muvaffakıyetine (başarmasına) teminat veriyor.
 
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ ٭ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
 
         فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى fıkrasında, نَظْمِى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup; رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلاَ تَخَفْ yani "Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış." وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
 
         Amma فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk (denk gelme) var ki: İlm-i Cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki (1332) eder. Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلاَ تَخَفْ meal-i gaybîsi "Ya Risalet-ün Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücahedeye (çalışmaya) başla; Sözleri korkma yaz, söyle!" Filhakika Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücahedesinde (çalışmasında) tevakkuf (duraksama) etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşarat-ül İ'caz'ı te'lif ile beraber Eski Said'den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye (manevi çalışmasına) başlayıp, iki-üç sene sonra da Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'de bir-iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî'nin şu vasiyetini ve emrini imtisal (uymak) ederek envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’anın nurlarını) neşretmiş (yayınlamış). Lillahilhamd, şimdiye kadar devam ediyor.
 
         Bu şâyan-ı hayret fıkrada cây-ı dikkat (dikkat edilecek nokta) şu nokta var ki; Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi feci', dehşetli meşhur fitnenin çok elîm ve feci' ve kuburdaki (mezardaki) emvatı (ölüleri) ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk ediyor ki, Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.
 
Risale-i Nur talebeleri namına
Re'fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 141 - 148 )
 
 
 
    Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım ;
 
Rumi Takvim, Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı bir takvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alan Şemsi Takvim düzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.
 
 Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'di Tanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
     Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarakta Hz. Peygamberin Medineye hicretinin gerçekleştiği günü baz almışlardır.  Batılılar ise başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak kendilerince belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prenisplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparkende dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
   “Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…” Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:
       
  Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :
 
 Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara 
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar, 
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu­lar, 
Ebu Yasir 
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona: 
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu­lullah: . 
-"Evet." dedi. Onlar: 
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah: 
-"Evet." dedi. Onlar: 
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir­miş." dediler. 
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek: 
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire­ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek: 
-"Ey Muhammed, bu za­mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey: 
-"O nedir?" dedi. Resulullah: 
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey: 
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah: 
-"Evet" dedi. Huyey: 
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla­nn hepsi, (231) senedir. 
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de­di. 
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl­dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz." 
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi: 
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun­lann toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler: 
-"Onun durumu bize karışık geldi."
 
      Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudinin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimallede Yahudiyle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudinin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkasıda bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zann ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
   Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerindede çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynmalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;
 
 “Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilinki Allah müttakilerle beraberdir.” Tevbe Suresi 36
 
 “Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar.  Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez. Tevbe Suresi 37
 
    Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerindede oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen farkedilecektir. 
 
 
BAKIN SAİD NURSİ ALLAH’A NASIL ORTAK KOŞUYOR!  
تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى اْلاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى
 
                 İlm-i Cifirle manası: "Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşâallah senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufuliyet (çocukluk) zamanından tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar.. yani, bin ikiyüz doksandörtten (1294) tâ bin üçyüz kırkbeş (1345), belki altmışdörde (1364), daha ziyade bir zamana kadar Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına (yardımına) yetişeceğim."
 
 
 
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
 
 
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 164 - 165 )
 
Cevap: Yurarıdaki satırlardanda anlaşıldığı üzere Said NURSİ açık açık Allah’a ortak koşmakta ve ortak koştuğu kişi ise kitabında sürekli referans olarak verdiği Abdulkadir Geylani’dir. Oysa Allah kitabında şöyle der ;
 “Biz yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım dileriz.  (Fatiha Suresi 4)
“Ey iman edenler Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara Suresi 153)
“Muhtaç dua ettiği zaman kim onun duasına icabet eder yada sıkıntıyı giderir sizi yeryüzünün halifeleri kıldı Allah’la beraber bir ilah mı? Ne kadar az düşünürsünüz. (Neml Suresi 62
“Kullarım sana benden sordukları zaman de ki ben onlara yakınım dua ettiği zaman dua edene icabet ederim o halde onlarda benden cevap beklesinler ve bana inansınlar umulur ki rüşde ererler. (Bakara Suresi 186)
Ölüp gidenlerin geride kalanlarla bir bağının olmayacağını ise Allah şöyle açıklıyor:
 
     Ölülerle diriler bir olur mu? Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE işittiremezsin? Fatır Suresi 22
   İşte budur mülk rabbiniz Allah’ındır. Onun berisinde çağırıp durduklarınız bir hurma çekirdeğine dahi sahip değildir. Onları çağırsanız sizin çağrılarınızı duymazlar velevki duysalar bile size cevap veremezler. Fatır suresi 13, 14
 
   Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleride, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı haldemi böyle yaparsınız, bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz. Zümer Suresi 42, 43
 
 Said NURSİ ilmini doğrudan doğruya kendisinden yüzyıllar önce yaşamış ve ölmüş kişilerden yardım aldığını iddia ederek yolunda yürüdüğünü iddia ettiği Kur’an’dan nasıl saptığını ayetler güzel bir şekilde anlatmakta. Hatta Said NURSİ ve o zihniyetteki insanlar yüzyıllar önce yaşamış bu şahısların sanki cenneti garantilemiş gibi onları şefaatçi edinirler. Said Nursi şefaatçi edinmenin yanında ölmüş gitmiş bu insanlarla irtibatının olduğunu iddia ediyor oysa Allah bunun olmayacağını açık açık ayetleriyle söylemektedir. Said NURSİ elbette bu ayetleri biliyor ve bile bile ayetlerin tersi şeyleri söyleyerek Allah’a ortak koşmaktadır.
 
 
SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNDEN YAKLAŞIK YÜZ YADA YÜZ ELLİ YIL ÖNCE ÖLMÜŞ BİRİNİN CÜBBESİNİ KENDİSİNE NASIL GİYDİRDİĞİ YALANINI KONUŞUYOR !
Sâniyen: O zaman büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyetini değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana bir cübbe giydirmek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden (ulu ermişlerden) dört-beş zâtın da vefat etmeleri cihetiyle, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek, bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek yüz yaşında {(Haşiye): Risale-i Nur şakirdlerinden (takipçilerinden) ve âhiret hemşiremizden "Âsiye" namında bir hanım eliyle o mübarek emaneti aldım.} cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum.
 
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 167 )
 
Cevap : Said Nursi kendini yüceltmek için yine bir ölünün hakkında atıp tutmakta, ve cübbenin Asiye adlı bir hanım vasıtasıyla kendisine ulaştığını ve böylelikle bu CÜBBENİN kerametiyle (!) iddia ettiği müceddidliğini ilan etmiş oluyor. İşin ilginç yanı Said NURSİ kendisinden 100 yıl önce ölmüş olan Mevlana Halid adlı tarikatçının özellikle bu cübbeyi kendisine gönderdiğini iddia ediyor, buda demektirki Said NURSİ ya bu ölmüş kişiyle bağlantısı var yada Mevlana Halid gaybı ve 100 sene sonra Said Nursi diye birinin geleceğinide biliyordu. Bu ise tamamen Kur’an’a taban tabana zıt büyük bir yalandır. Gaybı bilmekle ilgili ayetler ise şunlardır :
1-      Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
·        Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·        De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·        De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·        Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·        Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·        Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·        De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·        Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·        O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 
BAKIN SAİD NURSİ KENDİ KİTABINI NASIL ÖVÜYOR VE HADDİ AŞIYOR !
Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair (diğer) ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî (araştırmaya yönelik) ilimleri, başka ilimlere ve marifetlere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin (insanla ilgili incelikleri) de kut (azığı) ve nurlarıdır.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 177 )
 
SAİD NURSİ BAKIN KİTABINI ELEŞTİRENLERİ NASIL TEHDİT EDİYOR!
Evet Risale-i Nur, Sefine-i Nuh (Nuh’un gemisi) gibi Anadolu'yu Cebel-i Cudi (Cudi dağı) hükmüne getirip, küre-i arzın (yeryüzü) yangınından ve tufanından kurtulmasına sebebdir. Çünki za'f-ı imandan (iman zayıflığından) gelen tuğyan (haddi aşma), ekserî musibet-i âmmeyi (genel musibeti) celbettiği (çektiği) gibi; imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risalet-ün Nur, o musibet-i âmmeyi (genel felaketi) dairesinin haricine bırakmağa rahmet-i İlahiye tarafından vesile oldu. Bu ehl-i îman, bu Anadolu halkı Risalet-ün Nur'a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, taunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 185 )
 
BAKIN RİSALE-İ NUR NASILDA TOKAT (!) ATIYOR!
Bir vakit Tosya'dan Kastamonu'ya gelirken, beraberimde Risale-i Nur'un Lem'aları ve Şualar'ı vardı. Haşre (yeniden dirilmeye) dair bir mebhas (bölüm) okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harareti bana ağırlık ve fikrime de "Bu Risale-i muazzam (büyük risale) bir mu'cize-i Kur'aniyedir (Kur’an’ın mucizesidir). Başka sahada mu'cize gösterebilir mi? Halbuki mu'cize, Enbiyalara mahsustur. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan sonra mu'cize gösterilmeyecektir." mülahazası esnasında kamyon müdhiş sadmelerle (sarsıntılarla) üç taklada, yirmibeş-otuz metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehadet getiriyordum. Yaralı mıyım diye kendimi yokladım. Yüzbin şükür hiç bir yaram yok. Korkarak doğruldum, şoförün kafası parçalanmış, "ah, of" çekiyor. Etrafımı tedkik ettim; şoför tarafındaki camlar hurdahaş olmuş. Benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O anda bunun büyük bir keramet olduğunu, mu'cize olmadığını ve bir daha böyle maceralı şeyleri tefekkür etmemek için kerametkârane Risale-i Nur'un bir tokadı olduğunu anladım.
 
Risale-i Nur şakirdlerinden
Salahaddin Çelebi
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 198 )
 
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”  
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
    Elbette Said NURSİ bu ayetleri biliyordu ve Kur’an’ın içinden maksatlarına uygun 33 ayeti özellikle seçerek NURCULUK inancına payanda olsun diye bunları yazdıklarına göre Allah’ın kitabı üzerinde kafada yormuşlar ancak bununla Allah’ın kitabına değil Risale-i Nur’a hizmet etmek istemişlerdir. Bu saçmalıkları ileri sürerken Said NURSİ takipçilerini kınaması gerekirken EVET DOĞRUDUR BU SÖYLENENLERİ ONAYLIYORUM diyerek Bozacının şahidi Şıracı durumuna düşmüştür. Allah bu tarz tahrifciler için şöyle diyor:
 
  Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
 
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR KASABALARA, TOPLUMLARA BEREKET GETİRİYOR!
Risale-i Nur'un kasabalara, cemaatlere berekete medar (vesile) olması ve ona zarar verenlere tokat gelmesi gibi; şahıslara da, pek zahir bir surette hem bereket ve hüsn-ü maişet (ona çalışanlara); ve gaybî tokatlar, (onun aleyhinde çalışanlara) gelmesi.. bu havalide pek çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde; çalıştığımız zaman pek zahirî (açık) bir surette bir hüsn-ü maişet (geçim rahatlığı), bir inayet (yardım) gördüğümüz gibi; Risale-i Nur'un erkânından Nazif, kat'î bir surette haber veriyor ki: Üç-dört adam, dünya servetinin hatırı için Risale-in Nur aleyhinde toplanıp, münafıkane bir tedbir kurdukları hengâmda (esnada); üç gün sonra o üç adamın haneleri ve dükkânları yanıp, binler lira zayiatla tokat yediler.
 
         Hem bir dessas (ortalığı karıştıran) ve casus adam, Risalet-ün Nur şakirdleri (takipçileri) aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest olarak- "Ben bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse sokayım. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) yerinde, o iki sene hapse girdi.
 
         Hem bedbaht (talihsiz), muannid (inatçı) bir adam, şiddetli Risale-i Nur aleyhinde hem şakirdlerinin (takipçilerinin) bir rüknü aleyhinde bulunduğu hengâmda (esnada), bir-iki gün sonra meyhaneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 200 )
 Said NURSİ’nin iddiasına göre kitabının vesilesiyle bereketler oluşuyor karşı çıkanların ise başına olmadık işler geliyor hatta bundan dolayı insanlar öledebiliyor. Oysa kendisi hapishanelere düşmüş, türlü sıkıntılar çekmiş memleket memleket sürgüne gönderilmiştir, onun sihirli kitabının gücü ne hikmetse başına gelen bunca felakete dur diyemediği gibi yeri geldiğinde yaşadığı bu ızdıraplardan dolayı sersenişte dahi bulunmuştur.
ÖTEDEN BERİ İSLAMDA YERİ OLMADIĞI HALDE KUTLANAN MİRAC VE REGAİP GECELERİNDE BİLE BAKIN SAİD NURSİ KENDİNE NASIL PAY ÇIKARIYOR!
Hem Risale-i Nur'un bir silsile-i kerametini  teşkil eden tevafuk (denk gelme), bu hâdisede hiç tesadüfe havale edilmez bir tarzda üç-dört tevafukla (denk gelmeyle), Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Regaib hürmetlerinde Risale-i Nur'un da bir hissesi var olduğunu gördük.
 
                 Birinci tevafuk: İbtida (başlangıç) ve intiha-i terakkiyat-ı hayat-ı Ahmediyenin (peygamberin ilerleyen hayatının sonunda) ünvanları olan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac bu kuraklık zamanında kesretli (bolca) rahmette tevafuklarıdır (uygun gelmeleridir).
 
                 İkinci tevafuk: Bugünlerde Hüsrev'in tevafuklu (harfleri denk getirerek) yazdığı Mi'rac Risalesi'ni burada Risale-i Nur talebeleri şevke gelip aynen tevafukunu (uyuşmasını), hattâ yedi "fakat, fakat, fakat" kelimelerinin parlak tevafukunu (uyuşmasını) gösteren nüshaları yazdılar, bitirdiler. Ben de tashih ediyordum, başkaları da okuyordular. Birden Mi'rac gecesi kesretli (bol) rahmeti ile gelmesi, Risale-i Nur'un yazılması ve Hüsrev'in Mi'rac Risalesi ve intişarı (yayılması) dahi bir vesile-i rahmet (rahmet nedeni) olduğunu talebelerine bir kanaat verdi. İki-üç tevafuk (uygun gelme) daha var. Bize kat'î kanaat veriyor ki; tesadüf içinde yoktur. Doğrudan doğruya bu muannid (inatçı) zamanda şeair-i İslâmiyenin ehemmiyetlerini göstermeğe bir işarettir. Umum (bütün) kardeşlerime selâm ve mi'raclarını tebrik ederim.
 
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 207 )
 
 
 Nurcular ve Said NURSİ gözbağıcılık –ilüzyon yöntemini kullanarak derinlikli düşünmeyen çağın insanını etkilemişlerdir. Bunlardan biride tevafuklu Kur’an yazımı dedikleri şeydir. Bunların iddiasına göre Kur’anda geçen Allah ve rabb lafızları karşılıklı olarak sayfalarda örtüşmekte ve buna TEVAFUK demektedirler oysa Arap alfabesi bu tür zorlama denk getirmelere müsait yazım esnekliğine sahiptir ve esasen bu grubun bastırdığı mushafta bu denk gelmeleri sağlamak için Arap alfabelerinin hacimleri üzerinde kasten oynanmıştır. Said NURSİ bu tevafuk (örtüştürme) yöntemini kendi kitabını kutsallaştırmak içinde Ebced ve Cifr hesabında kullanmış ve işine geldiği şekilde harfler ve harekeler üzerinde oyun oynamıştır. İşte tamda bu tarz davranan şarlatanlar için şöyle der :
    Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
 Söz konusu ayette geçen “Levy” kelimesinin anlamı bir şeyi eğip bükmek manasına gelir ve Türkçede kullanılan “Levye” de aynı kökten gelmektedir. Zira Levye ile cisimlerin kanırılması ve yerinden oynatılması sağlanır. Bu tarz kutsal metinleri eğip bükerek, kanırarak bunları Allah’tan gelmiş gibi insanlara sunmak tamda Allah’ın ayetlerini tahrif etmektir. Bu eğip bükme işini Said NURSİ ve takipçileri o derece hoyratça yapmışlardırki tefsir dedikleri kitaplar topluluğunun çok önemli bir hacmini bu KELİME OYUNLARINI kapsar.
 Said NURSİ’nin ilmi sığlığına bir diğer şey ise onun Regaip ve Miraç gibi gecelerle ilgili bilgi sahibi olmaması. Zira bu geceler ne peygamberimiz döneminde nede onun sahabeleri ve onları takip eden nesilde kutlanmış yada o geceler için özel merasimler yapılmıştır. Bu gecelerle ilgili törensel kutlamalar Osmanlı döneminin icadıdır, ancak Said NURSİ kendini kutsallaştırırken bu uydurma törenleri bile kullanmaktan çekinmemiştir.
HASAN FEYZİ DENEN NURCU’NUN GÜYA ÜSTADINI ÖVEYİM DERKEN SÖYLEDİĞİ KÜFÜR DOLU ŞİİRİ!
         Ahmed yaratılmış o büyük Nur-u Ehad' (bir olanın ışığından) den
         Her zerrede nurdur, o ezelden hem ebedden
 
         Bir nur ki odur hem yüce hem lâ-yetenahî (bitmeyen)
         Ol Fahr-i Cihan Hazret-i Mahbub-u İlahî
         (O dünyanın övüncü hazreti ilahi sevgili)
 
         Parlattı cihanı bu güzel Nur-u Muhammed (A.S.M.) (Muhammed’in ışığı)
         Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd
 
         Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış
         Baştan başa her dem (an) bu kesif (yoğun) zulmeti (karanlığı) yarmış
 
         Bir nur ki odur sade ve hem lâ-yetezelzel (sarsılmayan)
         Âri (arı) ve berî (kusurlardan uzak) cümleden üstün ve mükemmel
 
         Bir nur ki bütün zerrede o nümayan (parlayan)
         Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile iman
 
         Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir an
         Baştan başa zulmette (karanlıkta) kalır hem de bu ekvan (evrenler)
 
         Bir nur ki değil öyle muhat (kuşatılan), hem dahi mahsur
         Bir nur ki eder kalbi de pürnur (bol nur), çeşmi (gözüde) de pürnur (bol ışık)
         Bir lem'adır (parıltıdır) andan, şu büyük şems (güneş) ve kamerler (aylar)
 
         Hep işte o nurdan bu acaib koca âlem
         Halk oldu o nurdan yine Cennet'le Cehennem
 
         Şekk yok ki o nurdur okunan Hazret-i Kur'an
         Ol nur-u ezel hem sebeb-i hilkat-ı insan (insanın yaradılışının nedeni)
 
         Her şeye odur mebde' (başlangıcı) ve asıl ve esas hem
         Ondan görünür nev'-i beşer (insan türü) böyle mükerrem (ikram bulmuş)
 
         Bir zerre değil, bahr-i muhit (okyanus) o bahr-i münirden (aydınlatan deniz)
         Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden
 
         Şekk (şüphe) yok ki cihan, katre-i nurundan (ışığın damlasından) o nurun
         Şekk (şüphe) yok ki bu can, zerre-i nurundan (ışığın parçasından) o nurun
 
         Sönsün diye üflense, o derya gibi kaynar
         Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecal (kuvvet) var
 
         Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar
         Kahreyledi her hepsini ol Hazret-i Kahhar (kahreden Allah)
 
         Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol
         Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kim imiş menfur
 
         Alnında yanan Nur-u Muhammed'di Halil'in
         Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm-i alîlin (hastalıklı gözün)
 
         Görseydi Resul'ün o güzel nurunu, Nemrud
         Yakmazdı o dem, nârını (ateşini) ol kâfir-i matrud (kovulmuş kafir)
 
         Bir sivrisinek öldürüyor o şah-ı cihanı (!)
         Atmıştı Halil'i ateşe çünki o câni
 
         Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan
         Ol ateşe bahseyledi hem berd (serin) ü selâmdan
 
         "Dostum ve Resulüm yüce İbrahim'i ey nâr
         At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhar (asla)!"
 
         Bir gizli hitab geldi de ol dem yine Hak'tan
         Bir abd-i mükerrem (ikrama nail olan kul) dahi kurtuldu bıçaktan
 
         Ol nurdan için Yunus'u hıfzeyledi ol hut (balık)
         Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lut
 
         Ol hüsn-ü cemal (yüzünün güzelliği), eyledi âlemleri hayran
         Nerden onu bulmuş, acaba Yusuf-u Ken'an
 
         Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyub
         Hem sırrı nedir, Yusuf için ağladı Ya'kub
 
         Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his
         Ol namlı nebi, şanlı şehid Hazret-i Cercis
 
         Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havva
         Kimdendi bu yıllarca süren koskoca dava
 
         Hem âh, neden terkedilip Ravza-i Cennet (cennetin bahçesi)
         Bir dâr-ı karar (yerleşme yurdu) oldu neden âlem-i mihnet
 
         Nur şehri olan Tur'da o dem Hazret-i Musa
         Esrar-ı kelâm (sözün sırları) hep çözülüp buldu tecella (ortaya çıkma)
 
         Bir parça Zebur'dan okusa Hazret-i Davud
         Başlardı hemen sanki büyük mahşer-i mev'ud (vaat edilen mahşer)
 
         Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler
         Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler
 
         Mahluku bütün kendine râmetti Süleyman
         Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu ferman
 
         Yellerle uçan şanlı büyük taht-ı mukaddes
         Esrar-ı ezelden o da duymuş yine bir ses
 
         Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa
         Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda
 
         Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem
         Bir başkasının tahtı olur derdine merhem
 
         Çok şahs-ı veli, nur ile hem etti kanaat
         Çok şahs-ı denî (alçak kişi), nur ile hem buldu keramet
 
         Her hepsi de pervanesi, üftadesi (düşmesi) nurun
         Her hepsi muamma (bilinmez), gücü yetmez bu şuurun
 
         Şakk (yarılmak) etti Kamer, Fahr-i Beşer, ol yüce Server
         Her yerde ve her anda onun nuru muzaffer
 
         Kur'andı kavli (sözü), nurdu yolu, ümmeti mutlu
         Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu
 
         Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser
         Ol Sure-i Kevser, dedi a'dasına (düşmanlarına) "ebter!" (soyu kesik)
 
         Ol Şems-i Ezel'den (Ezel olan Allah’ın güneşi) kaçınan ol kuru başlar
         Gayya-i Cehennem'de (cehennem kuyusunda) bütün yakmış ateşler
 
         Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes
         Ol nura varıp baş eğerek hep dediler pes
 
         İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş'ten
         Feyz almak için doğmuş olan şanlı güneşten
 
         Ol kevser-i Ahmed'den içip herbiri tas tas
         Olmuştu o gün sanki mücella (cilalı) birer elmas
 
         Ol başlara taç, derde ilâç, mürşid-i âlem (dünyaya yol gösteren)
         Eylerdi nazar bunlara nuruyla demadem (an be an)
 
         Bunlardı o a'dayı (düşmanları) boğan bir alay arslan
         Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban
 
         Bunlardan o gün ehl-i nifak cümle kaçardı
         Müşrik ise, ol aklı anın kalmaz uçardı
 
         Bunlardı o Peygamberin ashabı ve âli (ailesi)
         Dünyada ve ukbada (ahrette) da hem şanları âlî (yüce)
 
         Tavsif ediyor bunları hep şöylece Kur'an:
         Sulh vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan
 
         Hep yüzleri pâk (temiz), sözleri hak, yolları haktı
         Merkebleri yeller gibi Düldül'dü, Burak'tı
 
         Bir cezbe-i "Yâ Hayy!" ile seller gibi aktı
         A'daya (düşmanlara) varıp herbiri şimşek gibi çaktı
 
         Bunlardı o gün halka-i tevhidi kuranlar
         Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar
 
         Bunlardı mübarek yüce cem'iyet-i şûra (danışma meclisi)
         Bunlardı o nurdan dizilen halka-i Kübra (büyük halka)
 
         Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke-i Kisra (İran ülkesi)
         Bunlarla ziyadar o karanlık koca sahra
 
         Bunlardı veren hasta, alîl (hasta) gözlere bir fer
         Bunlardı o tarihe geçen şanlı Gazanfer (aslan)
 
         Her hepsi de bir zerre-i nuru o Habib'in
         Her an görünür gözlere ondan nice yüzbin
 
         Nur altına girmiş bulunan türlü cemaat
         Hem buldu beka (kalıcılık), hem de bütün gördü adalet
 
         Derhal açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen Risale-in Nur
         Hallak-ı Rahîm eyledi mahlukunu mesrur (mutlu)
 
         Zulmet (karanlık) dağılıp başladı bir yepyeni gündüz
         Bir neş'e duyup sustu biraz ağlayan o göz
 
         Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden
         Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden
 
         Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar
         Hep şâd (mutlu) olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar
 
         Her kalbe sürur (mutluluk), her göze nur doldu bu günden
         Bir müjde verir sanki o bir şanlı düğünden
 
         Arzeyleyelim ol yüce Allah'a şükürler
         Kalkar bu kahr, cehl ü dalal, şirk ü küfürler
 
         Ol nur-u Hüda (hidayetin ışığı) saldı ziya (ışık), kalbe safa (arınma) hem
         Gösterdi beka (kalıcılık), göçtü fena, buldu vefa hem
 
         Çıkmıştı şakî (isyankar), geldi nakî (arınmış) gördü adavet (düşmanlık)
         Eylerdi nefiy (red), oldu hafî (gizli) nur-u hidayet (hidayet ışığı)
 
         Fışkırdı Risale-i Nur, ufuktan nur-u Risalet (risalet ışığı)
         Ol nur-u Risalet verecek emn ü adalet (güven ve adalet)
 
         Allah'a şükür, kalkmada hep cümle karanlık
         Allah'a şükür, dolmada hep kalbe ferahlık
 
         Allah'a şükür, işte bugün perde açıldı
         Âlemlere artık yine bir neş'e saçıldı
 
         Artık bu sönük canlara can üfledi canan
         Artık bu gönül derdine ol eyledi derman
 
         Bir fasl-ı bahar başladı illerde bu günden
         Bir sohbet-i gül başladı dillerde bu günden
 
         Benden bana ben gitmek için Risale-i Nur diye koştum
         Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum
         Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken
         Düştüm yine derya gibi bir nura bugün ben
 
         Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık
         Maşukum (aşık olduğum) odur şimdi benim, ben ona âşık
 
         Ol nur-u ezel hem kararan kalblere lâyık
         Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık (yaratıklar)
 
         Kahreyledi ol zulmeti (karanlığı) Risale-i Nur'a akanlar
         Nur kahrına uğrar, ona hasmane bakanlar
 
         Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur
         Etmez seni dûr (uzak), kendi olur belki de makhur (kahredilmiş)
 
         Sensin yine hazır, yine sensin bize nâzır
         Ey nur-u Rahîm, ey ebedî bir cilve-i kudret-i Fâtır
 
         Bir neş'e duyurdun imanla sırr-ı ezelden
         Bir müjde getirdin bize ol namlı güzelden
 
         Madem ki içirdin bize ol âb-ı hayattan (hayat suyundan)
         Bir zerre kadar kalmadı havf (korku) şimdi memattan (ölümden)
 
         Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz
         Masum ve alîl (hastalıklı), türlü bela çekti sebebsiz
 
         Yıllarca akan, kan dolu gözyaşları dinsin
         Zalim yere batsın, o zulüm bir yere sinsin
 
         Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın
         Öksüz ve yetim, dul ve alîl hepsi de kansın
 
         Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından
         Kalb bahçesinin kalbine diksem budağından
 
         Her dem kokarak hem o güzel rayihasından (kokusundan)
         Çıksam yine ben âlem-i fâni (geçici dünya) tasasından
 
         Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün
         Sinemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün
 
         Sensin bize bir neş'e veren ol gül-ü hâlis
         Sensin bize hem cümleden a'lâ, dahi muhlis
        (Sensin bize bir neşe veren o öz gül)
        (Sensiz bize hem cümleden en yüce, dahi samimi)
 
         Ey Nur-u Risalet'ten gelen bir bürhan-ı Kur'an
         Ey sırr-ı Furkan'dan çıkan hüccet-i iman
        (Ey peygamberlik nurundan gelen bir Kur’an delili)
        (Ey hakla batılı ayırt eden kitabın sırrından çıkan inanç delili)
 
         Sendin bize matlub (istenen), yine sendin bize mev'ud (vaat edilen)
         Sayende bugün herkes olur zinde (canlı) ve mes'ud (mutlu)
 
         Her an seni bekler ve sayıklardı bu dünya
         Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rü'ya
 
         Bin üçyüz senedir toprağa dönmüş nice milyar
         Mü'min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr
 
         Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı
         Her hepsi de her an sana eylerdi selâmı
 
         Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden
         Söyler bana ruhum yine مَا ازْدَدْتُ يَقِينًا
 
         Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber
         Risale-in Nur'dur vallah o son müceddid-i ekber
         (Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber)
         (Risale-i Nur’dur vallah o son en büyük din yenileyicisi)
 
         Yüzlerce sened, hem nice yüzlerce işaret
         Eyler bu mukaddes koca davaya şehadet
 
         En başta gelen şahid-i adl Hazret-i Kur'an
         Göstermiş ayânen otuzüç yerde o bürhan
          (En başta gelen adalet şahidi Hazret-i Kur’an)
         (Göstermiş açıkça otuzüç yerde o delil)
 
         يَا مُدْرِكًا nin kalbine gömmüş Esedullah
         Çok sır ki, bilenler oluyor hep sana âgâh (uyanık)
         كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ demiş ol pîr-i muazzam (ulu önder)
         Binlerce veli hem yine yapmış buna bin zam (katkı)
 
         Mu'cizdir (mucizedir) o söz, haktır o öz, görmedi her göz
         Artık bu muammaları (bilinmezleri) gel sen bize bir çöz
 
         Altıncı Söz'ün aldı bütün fiil ü sıfâtı
         Verdim de arındım ona hem zât u hayatı
 
         Müflis ve fakir bekliyorum şimdi kapında
         Tevhide eriştir beni, gel varını sun da
 
         Ben ben diye, yazdımsa da sensin yine ol ben
         Hiçten ne çıkar, hem bana benlik yine senden
 
         Afvet beni ey afvı büyük, lütfu büyük Risale-in Nur
         Bir dem bile hem eyleme senden beni ya Rabbena mehcur
         (Afvet beni ey afvı büyük, lütfu büyük Risale-in Nur)
         (Bir an bile hem eyleme senden ayrı beni ey rabbimiz)
 
         Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur
         Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur
         (Nur aşkına, Hak aşkına, dos aşkına ey nur)
         (Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mutlu)
 
         Ey Nur-u Ezel'den gelen Nur-u Muhammed (A.S.M.)
         Ey sırr-ı imandan gelen nur-u müebbed
          (Ey Ezal olan Allah’tan gelen Muhammed’in Nuru)
         (ey iman sırrından gelen sonsuz kılınmış ışık)
 
         Binlerce yetimin duyulan âhını bir kes
         Sarsar o büyük arşı da vallah bu çıkan ses
 
         Vallah cemilsin, yeter artık bu celalin
         Göster bize ey Nur-u Muhammed, bir kerre cemalin
         (Vallah güzelsin, yeter artık bu celalin)
         (Göster bize ey Muhammed’in ışığı bir kere güzelliğini)
 
         Dergâhını aç, et bize ihsan, yine ey nur-u Risalet
         Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur-u hakikat
         (Dergahını aç, et bize ihsan, yine ey Risalet Nuru)
         (Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey hakikat ışığı)
 
         Emmare olan nefsimizin emrine uyduk
         Ver bizlere sen nur ile îkan, yine ey Nur-u Kur'an
         (Kötülük emreden nefsimizin emrine uyduk)
         (Ver bizlere sen ışık ile sağlam inanç ey Kur’an’ın ışığı)
 
         Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün
         Saç nurunu, hem feyzini her an, yine ey nur-u iman
         (Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün)
         (Saç ışığını, hem feyzini her an, ey iman ışığı)
 
         Sen nur-u Bedî', Nur-u Rahîm'sin bize lütfet
         Hep isteğimiz aşk ile iman, yine ey Nur-u İlahî
         (sen eşsiz yaratıcının ışığısın, Rahim olan Allah’ın ışığısın bize lütfet)
         ( Hep isteğimiz aşk ile iman, ey İlahi ışık)
 
         Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet
         Rahm et, bizi garketmeye tufan, yine ey Nur-u Rahmanî
         (Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet)
         (Acı, bizi boğmaya tufan yine ey Rahmani ışık)
 
         Pürnura boyansın bütün âfâkı cihanın
         Her yerde okunsun da bu Kur'an, yine ey Nur-u Sübhanî
         (Bol ışığa boyansın bütün dünyanın ufukları)
         (Her yerde okunsun da bu Kur’an, yine ey her türlü noksanlıktan münezzeh olanın ışığı)
 
         Mahbubuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk
         Ağlatma yeter, et bizi handan, yine Ey Nur-u Rabbanî
           (Sevgiline uyduk hepimiz ümmeti olduk)
          (Ağlatma yeter, bizi güldür yine ey rabbani ışık)
 
         Ol Ravza-i Pâk-i Ahmed'i (A.S.M.) göster bize bir dem
         Artık olalım hep ona kurban, yine Ey Nur-u Samedanî
         (O Ahmed’in temiz bahçesini göster bize bir an)
         (Artık olalım hep ona kurban, yine ey hiçbir şey muhtaç olmayanın ışığı)
 
         İslâm'a zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür
         A'damızı et hâk ile yeksan, yine ey Nur-u Furkanî
          (İslam’a zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür)
          (Düşmanlarımızı yerle bir et yine Furkani Işık)
 
         Her belde-i İslâm ile, olsun bu yeşil yurd
         Tâ haşre kadar cennet-i canan, yine ey Nur-u imanî
         (Her İslam ülkesi ile olsun bu yeşil vatan)
         (Yeniden diriliş gününe kadar cennetlerin cenneti yine ey inanç ışığı)
 
         Ol Fahr-i Cihan, Âl-i Abâ hakkı için hem ya Rab
         Hıfzet bizi âfât u beladan ya Nur-el Envâr bihakkı ismike-n Nur!
          (O dünyanın övüncü, ehlibeyt hakkı için hem ya rab)
          (Bizi bela ve afetlerden koru nur isminin hakkı için ey ışıklar ışığı)
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 219 - 228 )
 
 Hasan Feyzi adlı Nurcu şahsın övüyüm derken gerçek inancını da adeta haykırdığı bu şiirde önce peygamberimizin Allah’ın Nur’undan yaratıldığı hatta bütün kâinat yaratılmadan önce Peygamberimizin Nurunun yaratıldığını söylemektedir.  Sonra tüm varlıkların o Nur’dan yaratıldığı yalanını şiirsel bir dille ifade ederken bol bol Nur kelimesiyle isim ve sıfat tamlamaları yaparak en sonunda konuyu Risale-i Nur’a getirmekte. Adeta şiirin sonunda Risale-i Nur’u kutsal kitap ilan etmek için önce uzun bir giriş yapmakta ve asıl söylemek istediğini şiirin sonuna bırakmakta.
      Önce Nur-u Muhammed inancı üzerinde duralım ve bu hususta Allah’ın ne dediğine bir bakalım.
 Hiçbir şey daha henüz yokken peygamberimizin nurunun yaratıldığı efsanesi tamamen Kur’an dışıdır, heleki “Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” uydurma hadisi ile Allah’ın birliğine ve şanının yüceliğine hakaret edilmiş olur. Aynı zamanda bu uydurma hadis bir mantıksal çelişkiyide gözler önüne seriyor zira eğer PEYGAMBERİMİZ İÇİN ÂLEMLER YARATILMIŞ OLSAYDI tüm her şeyden önce peygamberimizin yaratılmış olması gerektir. Zira mantık gereği bütün mevcudat o olmasaydı yaratılmış olmayacaktı, bir nevi kronolojik sıralama gereği önce peygamberimiz sonra âlemlerin yaratılmış olması gerekiyor. Eğer bu böyleyse o halde Miladi 571 ile 632 yılı arası yaşayan ismi Muhammed olan şahıs kim?  Bu işin içinden çıkmak için ise yaratılanın peygamberimiz değil NURU olduğunu iddia etmişlerdir.  Oysa bununla ilgili ne Kur’an’da nede Kur’anla uyumlu sahih hadislerde tek bir delil yok ve bu inancı savunanların dayanakları ise uydurma verilerden başka bir şey değil. Allah peygamberini sıfatlandırırken bakın nasıl cümleler kullanıyor:
 DE Kİ BENDE SİZİN GİBİ BİR BEŞERİM BANA VAHYOLUNUYOR Kİ İLAHINIZ TEK BİR İLAH’TIR KİM RABBİNE KAVUŞMAYI UMUYORSA SALİH AMEL İŞLESİN VE RABBİNE KİMSEYİ ORTAK KOŞMASIN! KEHF SURESİ 110
 Dikkat edilirse Allah, peygamberimizin BEŞER’liğine yani canlı olarak İNSAN Türü olduğuna vurgu yapıyor.
 Yine başka bir ayet
 “Ve şöyle dediler, bu ne biçim peygamber ki yemek yiyip çarşılarda dolaşıyor ona bir melek indirilse ve onun beraberinde uyarıcılık yapsa ya” Furkan Suresi 6
 Ya da ona bir hazine indirilseydi ya da onun bağı bahçesi olsa ve ondan yeseydi. Bu yanlış yapanlar “ siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. Bak sana nasıl örnekler veriyorlarda sonrasında şaşırıyorlar ve yollarını bulamıyorlar. Furkan Suresi 7,8, 9
“ Senden öncede elçiler gönderdik ancak onlarda yemek yer çarşılarda dolaşırlardı işte sizin bazınızı bazınıza fitne nedeni kıldık rabbin basiret sahibidir. “ Furkan Suresi 20
 Bu arada Allah yaradılışla ilgili ise şunu söylemektedir:
    Ben gökleri ve yerleri ya da onların kendilerini yaratırken onları şahit tutmadım ki! O saptırıcılarıda destekçi edinmedim! Kehf Suresi 51