Kastamonu Lâhikası

 

 Kastamonu Lâhikası

       268 sayfa olan bu kitap diğer lâhika olarak adlandırılan kitaplar gibi sadece Said NURSİ, Nurcuları ve Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğunu övgü üzerine kuruludur. Kur'an'ın tefsiri dedikleri halde hiç bir şekilde tek bir âyetin dahi tefsiri yapılmamış seçilen âyetler ise Risale-i Nûr, Nurcular ve Said NURSİ'nin konumunu kutsallaştırmada delil olarak kullanılmıştır. Aşağıda bu kitapta geçen ve İslam'ın özüne taban tabana zıt veriler yer almaktadır :

 

NURCULARA GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN BİR MUCİZESİ!
    Hem bir vakit Tosya'dan Kastamonu'ya gelirken, beraberimde Risale-i Nur'un Lem'a ve Şualar'ı vardı. Haşre (yeniden dirilmeye) ait bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harareti bana ağırlık ve fikrime de "Bu Risale-i Nur muazzam bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Başka sahada mu'cize gösterebilir mi? Hâlbuki mu'cize, Enbiya Aleyhimüsselâm'a mahsustur. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan sonra mu'cize gösterilmeyecektir." mülahazası esnasında kamyon müdhiş sadmelerle üç takla, yirmibeş-otuz metreden aşağıya yuvarlandık. Şehadet getiriyordum. Yaralı mıyım diye kendimi yokladım. Yüzbin şükür hiç bir yaram yok. Korkarak doğruldum, şoförün kafası gözü parçalanmış, "ah, of" çekiyor. Etrafımı tedkik ettim; şoför tarafındaki kapı ve camlar hurdahaş olmuş. Benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O anda bunun büyük bir keramet olduğunu, mu'cize olmadığını ve bir daha böyle maceralı şeyleri tefekkür etmemek için kerametkârane gaybî bir tokat olduğunu anladım.
 
                                                                                             Risale-i Nur şakirdlerinden
                                                                 Salahaddin Çelebi
 
Kastamonu Lahikası ( 63 - 64 )
 
 
…………………………………………………………………………………………………
Risale-i Nur, Kur'anın bir mu'cize-i manevîsi olduğu gibi; Hüsrev'in kalemi de, Risale-i Nur'un pek kuvvetli bir kerameti olduğunu buraca hergün tasdik ediyoruz. Hüsrev'in mektubuna karşı uzun mektub yazmak istiyorduk, arzumuza muvaffak olamadık.
                                                               Kastamonu Lahikası ( 85 )
 
SAİD NURSİ BİR HADİSİ KAYNAK VS. GÖSTERMEKSİZİN BAKIN NASIL KENDİSİYLE VE BATIL YOLLA İLİŞKİLENDİRİYOR:
Âhirzamandan haber veren mühim bir hadîs:
 
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ حَتَّى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
(Arapça metnin Türkçe tercümesi: Ümmettimden Allah’ın emri gelinceye dek hak üzerinde görünen bir topluluk olacak)
            Ramazan-ı şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) taifesi (grubu) ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi (hatırlatıldı). لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى(şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırk iki (1542) ederek nihayet-i devamına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ(Türkçe tercümesi; Allah’tan başka gaybi bilmez)
             ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi (cifir konumu) bin beşyüz altı (1506) edip, bu tarihe kadar zahir (belirgin) ve aşikârane (açık bir şekilde), belki galibane (galip bir şekilde); sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine (ışıklandırma görevi) devam edeceğine remze (kapalı anlatım) yakın îma eder. وَ الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
 
            حَتَّى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırk beş (1545) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
 
            Cây-ı dikkat (dikkat edilecek nokta) ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak (ittifakla) bin beşyüz (1500) tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına manidar, makul ve hikmetli bir surette bin beşyüz altı'dan tâ kırk iki'ye, tâ kırk beş'e kadar üç inkılab-ı azîmin (büyük devrim) ayrı ayrı zamanlarına tetabuk (uyumlaşma) ve tevafuklarıdır (denk gelme). Bu îmalar gerçi yalnız birer tevafuk (denk gelme) olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi (hatıra getirilmesi) bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, bir galib ihtimal gelebilir.
 
            Fatiha'da "sırat-ı müstakim" (dosdoğru yol) ashabının taife-i kübrasını (en büyük grubu) tarif eden اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْfıkrası, şeddesiz bin beşyüz altı veya yedi (1506-1507) ederek tam tamına ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ fıkrasının makamına tevafuku (denk gelmesi) ve manasına tetabuku (uygun gelmesi) ve şedde sayılsa لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى fıkrasına üç manidar farkla tam muvafakatı (denk gelmesi) ve manen mutabakatı bu hadîsin îmasını teyid (destekler) edip remz (işaret) derecesine çıkarıyor. Ve müteaddid (çeşitli) âyât-ı Kur'aniyede (Kur’anın ayetlerinde) "sırat-ı müstakim" (dosdoğru yol) kelimesi, bir mana-yı remziyle (dolaylı anlamla) Risalet-ün Nur'a manaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile; Risalet-ün Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) taifesi (grubu), âhirzamanda o taife-i kübra-i a'zamın (en büyük, en ulu grubun) âhirlerinde (hayatlarının sonlarında) bir hizb-i makbul (Allah tarafından kabul edilmiş parti) olacağını işaret eder diye def'aten (ani olarak) birden ihtar edildi.
 
اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
(Türkçe tercümesi şu: Bilgi Allah’ın katındadır Allah’tan başkası gaybı bilmez)
 
Kastamonu Lahikası ( 27 – 29)
 
CEVAP: Said NURSİ yine Rumî Takvimi kullanarak ve yine söz konusu hadisteki Arapça metin üzerinde keyfi oynamalar yaparak-istediği tarihi elde edebilmek için- kendince kıyâmete dair tahminlerde bulunuyor. Üstüne üstelik birde “gaybı Allah’tan başka kimse bilemez” âyetini de bu yazdıklarının arasına sokuşturarak güya bu âyetin uyarısını dikkate alıyormuş görüntüsünü veriyor arkasındanda “her ne kadar böyle olsada birden bana uyarı geldi…” diyerek söylediklerinin kesin olduğunu kendisine vahiy gelmiş gibi iddia ediyor. Yani gaybı Allah’tan başka kimse bilmez ama bana ihtâr edilerek gaybî bilgi bana verildi diyor. Said NURSİ’nin bu İslâm dışı yorumları şu açılardan yanlıştır:
1-      Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
·         Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
2-      Said NURSİ yukarıdaki sözleriyle gaybdan haber vermenin yanında bununla yakın alakalı olan kıyâmetin kopmasıylada ilgili olarak Kur’an’a ters bâtıl yorumlar yapmaktadır. Kıyametin ne zaman kopacağına dair Kur’an’da hiçbir bilgi olmadığı gibi buna dair Allah hiçbir bilgiyi peygamberine dahi vermediğini bakın aşağıdaki şu âyetlerle nasıl belirtiyor;
·         Sana kıyametten sorarlar onun demir atma zamanı (kopma zamanı) diye, sen kim onu bilmek kim? Sen ancak o kıyâmetten korkacak olanları uyarıcısın, Sanki onlar onu gördükleri gün bir akşam ya da kuşluk vakti gibi dünyada kalmış gibi hissedecekler. Nâziât Suresi 42, 43, 44, 45,46
·         Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki onun bilgisi rabbimin indidedir onun vaktini ondan başkası açıklamaz o kıyâmetki göklerde ve yerde ağırlaştı o size ansızın ötesinde başka bir şekilde gelmeyecek ve sanki sen bu bilginin peşindeymişsin gibi sana sorup duruyorlar deki onun bilgisi Allah’ın katındadır fakat insanların çoğusu bilmez. A’râf Suresi 187
     Özellikle A’raf suresindeki bu ayet kıyâmet bilgisinin peşine düşerek onu araştırmayı Allah anlamsız bulmanın yanında peygamberine dahi bu hususta araştırma yapmasını uygun görmüyor. Şimdi Said NURSİ bu âyetlerden mutlaka haberdardır ancak buna rağmen bile bile o Rumî takvimden yola çıkarak tahminlerde bulunuyor ve iki kere günah işlemektedir. Allah bu hususta bilgi vermediğini söylediği halde buna dair tahminlerde bulunuyor ve üstüne üstelik kalbine ihtâr edilerek kendisinin tasdik edildiği yalanını konuşuyor öte yandan bu bilginin peşinde Allah’ın peygamberi dahi koşmazken o koşarak tersi bir amelde bulunuyor.  
     Bu tür gelecekten haber veren tipler genelde bir insan ömrünün yetmeyeceği bir tarih söyleyerek insanların gizem bağımlılığı tarafını tetiklerler. Zira insanlar gizemli şeyleri severler ve içinde gizem, tılsım olan şeyleri daha çok takip ederler. Her insan gelecekte ne olacağını bilmek ister ve tarih boyunca insanoğlunun bu zaafından ötürü bir sürü şarlatanlar ve kâhinler –Nostradamus gibi-  çıkmıştır. Rumi 1500’lü yıllar Milâdî takvime göre 2080’li yıllara tekâbül ediyor ve Said NURSİ bu  yorumlarda bulunduğunda 1940’lı yıllardı ve o tarihten itibaren hesaplandığında bu yorumlar 140 yıl sonrasını işaret ediyor.  Mesela yirmi yıl demiş olsa ya da on yıl demiş olsa o tarihler çabucak gelecek ve Said NURSİ’nin yalan konuştuğu ortaya çıkmış olacaktı. O yüzden bir insanın ömrünün yetmeyeceği tarih söylemesi gerekti.  Böylece Said NURSİ ona inanan cahilleri gizemli davranışlarıyla ve sözleriyle etrafında tutmuş olacaktı. Üstüne üstelik Said NURSİ 1840’da Osmanlı yönetiminin yürürlüğe koyduğu Rumi takvimle bu sonuca ulaşıyor. Oysa Müslümanların ortak takvimi Hicrî takvimdir ve tüm ibâdetlerin zamanı belirlenirken bu takvim ölçü kabul edilir. Ancak istediği rakamı Said NURSİ hicri takvimle tutturamayacağını bildiği için bilinçli olarak Peygamberimizden yüzyıllar sonra kullanılmaya başlanan Rumî takvimle kendince bâtıl yorumlara ulaşmıştır. Oysa bu âyetler indiğinde henüz hicrî takvim bile kullanılmıyordu.
3-   Said NURSİ Fatiha suresinde geçen dosdoğru yoldan kastın Nurcuların yolu olduğunu iddia ediyor ve bunu yine batıl bir yolla yorumlayarak söylüyor. O halde bu mantığa göre Risale-i Nur’dan başka İslami kitaplar okuyanlar aslında doğru yolda değil. Esasen buna inandıkları için bu taife Risâle-i Nur’dan başkaca kitap okumayıda uygun görmezler. Said NURSİ bu yorumuyla samimi niyetle dini öğrenmeye gelmiş olan kişileri cehâletlerinden istifâde ederek kandırıp onların düşünmeye, araştırmaya dair yeteneklerini ve arzularını da köreltmiş oluyor.
Oysa Allah şöyle der:
·       İşte dosdoğru olarak budur yolum! ona uyun sakın başkaca yollara uymayın sizi asıl yoldan ayırırlar Alla size bunu tavsiye ediyor umulurki sakınırsınız. En’am suresi 153
·       Sonra aralarında dini kalın kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
 
     Görüldüğü üzere Allah dosdoğru yolu kendisiyle ilişkilendirmekte ve tam tersine kendi yolundan başka yollara sapmak noktasında müminleri uyarmakta. Said NURSİ ise elbette bu âyeti bile bile Risale-i Nur gibi içinde İslamın özüne aykırı bir sürü verilerle takipçilerini adeta ana yol olan İslam’dan farklılaştırarak uzaklaştırmıştır. Mu’minun suresindeki âyetlerde bu tür grupların evrensel özelliklerinide bize beyan etmekte ve her grubun kalın kalın kitaplar edinerek dinden ayrıldıklarını söylüyor ki Nurcuların hareketi tamda bu âyete uygun düşüyor. Zira insanlar Allah’ın direk mesajına uymak yerine çoğunlukla o mesajların özüne aykırı yapılmış yorumcuların peşinde koşmuştur. Bu yorumlarda enterasandır kalın kalın kitaplar halinde olup sıradan insanın okumaya üşeneceğinden, sorgulamadan peşinen inanarak işin içinden çıktığını zannederler.  
 
4-   SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR VİRD-İ EKBER (EN BÜYÜK DUA METNİ)
 Ben namaz tesbihatının âhirinde (sonunda), otuzüç defa kelime-i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadîs-i şerifte "Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer" Risale-i Nur'da o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi. Âdeta ihtiyarsız bir surette, Kur'anın âyet-ül kübrasının (en büyük ayeti) iki tefsiri olan iki Âyet-i Kübra Risalelerinden mülahhas (özetlenmiş) tefekkürî (düşünsel) bir tekellüm (konuşma), tam bir saat devam etti. Baktım; size gönderdiğim Âyet-ül Kübra Risalesi'nin Birinci Makamı'nın hülâsasından (özetindendin) müntehab (seçilmiş) güzel bir sırrını hülâsa (özet) ile, Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'den müstahrec (çıkartılmış) nurlu, tatlı fıkralardan terekküb (oluşuyor) ediyor. Ben, kemal-i lezzetle, her gün tefekkürle okumağa başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird-i ekber (en büyük parça) olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin hususî menba'ları (kaynakları), madenleri olan binden ziyade âyât-ı Kur'aniyeyi (Kur’an ayetlerini), kendi Kur'anımda evvelce işaretler koyup bir Hizb-i A'zam-ı Kur'anî  (En büyük Kur’an bölümü) yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu hizb-i a'zam (En ulu bölüm) ve bu vird-i ekber (En büyük parça), Risale-i Nur mensublarına bazı eyyam-ı mübarekede (Mübarek günlerde)okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim (anlaşılmasını sağlamak) için, vakit bulsam gayet kısa haşiye (ek) gibi bir şeyi yazacağım. Kastamonu Lahikası ( 31 )
 
 Cevap: Said NURSİ yazdığı eseri o derece kutsal görüyor ki kendisine ihtâr (hatırlatılarak) yoluyla bildirildiğine inandığından yazdığı kitabın bölümlerine dahi Kur’an için kullanılan VİRD kelimesini kullanıyor. Peki, Vird nedir? Lisân-ul Arab adlı büyük sözlükte bu kelimenin ilgili anlamı şöyle açıklanmıştır; (çok manası olması hasebiyle biz sadece İslam litaretüründeki manasını söyleyeceğiz) kökü V-R-D olup Vird Kur’an’dan bir parça manasına gelmektedir. Mesâla Kur’an’dan virdler okudum denildiğinde Kur’an’dan parçalar okudum anlamındadır.
    Hiçbir müfessir âlim yazdığı eseri bu derece kutsallaştırıp Vird-i Ekber (En büyük Vird) dememiştir. Vird kelimesi daha sonraları okunan dualar manasınada kullanılagelmiştir ki Said NURSİ böylelikle yazdığı kitabı dua kitabı olarakta görmüş oluyor.
 
 
SAİD NURSİ TAKİPÇİLERİNE DUYDUĞU KORKUDAN ÖTÜRÜ BAKIN NASIL YALAN KONUŞMALARINI ÖĞÜTLÜYOR
 
    Dördüncüsü: Ben, üç senedir burada herşeyden tecrid edildim. Tahammülsüz tazyik (baskı) altında bulunduğumdan, sizin ile muhabere (haberleşme) edemedim. Burada emsalsiz bir evham (korkular) hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, Eşrat-üs Saat (kıyamet alametleri) buradan gönderildiğini demeyiniz. Belki, onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz. Kastamonu Lahikası ( 32 )
 
 Cevap: Bu yazılanlarda Said NURSİ yine gizemli ifadeler kullanıyor ve Eşrat-üs Saat (Kıyâmet alâmetleri) kelimesini sözlerinin arasına ne maksatla koyduğu anlaşılmıyor. Said NURSİ yazdığı eserlerin birçok yerinde davası uğruna Cehenneme bile gitme özverisinde bulunabileceğini söylediği halde burada bakın nasılda takipçilerine sıkıntı yaşamamak için yalan konuşmalarını öneriyor.
 
SAİD NURSİ YİNE HZ. ALİ’NİN KERAMETİYLE ESERİNİ HABER VERDİĞİNİ SÖYLÜYOR VE ARDINDAN RİSALE-İ NUR’UN HARF SAYISINA GÖRE DUALARDA BULUNUYOR.
 
    Bu defa hediyelerinize mukabil elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz'e yirmibeş altun belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz'e yirmidokuz yakut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabul ediniz. Evet tevafukta muvaffakıyetli olan kalem-i Alevî (Aliye ait kalem), Keramet-i Aleviye'ye (Ali’ye ait) göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin mâşâallah. Hüsrev'in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem'ası ile Esma-i Sitte Lem'ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub-u sadakatmedar (sadakata sebeb olan) hükmünde bana göründü; Risale-i Nur'a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı ve Firdevsî (Cennetlik) hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. Âmîn.Kastamonu Lahikası ( 33 )
 
……………………………………………………………………………………………………………..
 
    Risale-i Nur Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu {(*): Kâinatı dağıtamayan bir kuvvet onu bozamaz.} gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî, manevî imdad getirmek hizmetinde hârika bir emirber (emir eri) nefer olarak Âyet-ül Kübra Risalesi'ni İmam-ı Ali (R.A.) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.
 
            Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, tâ o sırrın bir hülâsası (özeti görünsün görünsün.Kastamonu Lahikası ( 55 )
 
……………………………………………………………………………………………………
       Risale-i Nur kendi sadık ve sebatkâr şakirdlerine (takipçilerine) kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar (kıymetli) neticeye mukabil (karşılık) fiat olarak, o şakirdlerden (Takipçilerden) tam ve hâlis bir sadakat ve daimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet Risale-i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi (araştırarak, üzerinde derin derin düşünülerek elde edilen iman), onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmibin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.
 
            Hem iştirak-i a'mal-i uhreviye düsturuyla (Ahiretle ilgili yapılan eylemlere katılma ilkesi), herbir şakirdine (takipçisine), her bir günde binler hâlis lisanlar ile edilen makbul duaları ve binler ehl-i salahatın (Salih ameller) işledikleri a'mal-i sâlihanın (Salih ameller) misil sevablarını kazandırıp, herbir hakikî, sadık ve sebatkâr şakirdini (Takipçisini) amelce binler adam hükmüne getirdiğini; kerametkârane (kerametli bir şekilde) ve takdirkârane (takdir eder bir şekilde) İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anhü) üç ihbarı (gaybden haber vermesi) ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı A'zam'daki (K.S.) (Abdulkadir Geylaninin gaybi kerametiyle) tahsinkârane (ihsan eder şekilde) ve teşvikkârane (teşvik eder şekilde) beşareti ( Müjdelemesi) ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kuvvetli işaretiyle, o hâlis şakirdler (takipçiler) ehl-i saadet (Mutluluk sahipleri) ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î (kesin) isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Kastamonu Lahikası ( 122 )
 
   Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:
 
·            Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
·         Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·         Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·         O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
 
 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
 
 2- Said NURSİ’nin diğer bir iddiası ise takipçilerinin mutlaka cennete gideceğini daha hayattayken söylemesidir. Oysa Allah şöyle diyor:
 
 Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9
 
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
 
 Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
    Said NURSİ esasen bu Kur’an’a taban tabana zıt vaatlerini takipçilerine verirken onları etrafında tutmak amacını gütmenin yanında adeta “Eğer cennete gitmek istiyorsanız bunun yolu benim kurduğum bu akıma katılmaktan geçiyor” demiş oluyor. Bir nevi bu yaklaşımla kendisine katılan ya da katılmayan kişiler üzerinde psikolojik baskı kuruyor zira bir toplum DİN motivasyonuyla çok daha çabuk harekete geçirilebilir ve istenen şekle sokulabilir.
Kur’an ve Kur’an’a uygun bize ulaşan hadislere ters olarak maalesef bu şekil daha insanlar hayattayken ve hayat süreci bitmeden birilerini Cennetle müjdeleme durumu çok erken dönemlerde başlamıştır. Bu uydurmalar daha çok sahabeler hakkında olmuştur ve bunun nedenide Hz. Peygamberden hemen sonra sahabe arasında başlayan bölünmenin bir süre sonra inanç halinde şekillenmesi sonrasına rastlamakta. Sünniler Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) hadisini Şia’ya karşı uydurmuşlar ve bir nevi kutsal bir kalkan oluşturmaya çalışmışlardır. Şia’daki sınırlandırma ise çok daha katı ve Kur’an’a çok daha ters bir şekilde gerçekleşmiştir. Şia Hz. Ali ve onun evlatları ve onun yanında savaşanları daha dünyadayken Cennetlik ilan etmenin yanında Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelen 12 imamı İsrail oğullarına gönderilen peygamberlerden dahi üstün görmüşlerdir.  Oysa Ahkâf Suresindeki âyet bunun peygamberler için bile söz konusu olamıyacağını söylemektedir. Kaldıki Aşere-i Mübeşşere olarak nitelendirilen on kişi Hz. Peygamberin vefatından çok sonra ölmüşlerdir ve bir insanın hayat çizgisi hep aynı gitmez, iman üzere ölmüş olmaları bile onlar hakkında kesin kanaat belirtmeyi hem âyet hemde sahih sünnet reddetmektedir.
 
 
SAİD NURSİ AÇIK AÇIK RİSALE-İ NURLA İLGİLİ KENDİSİNE GAYPTEN CEVAP GELDİĞİNİ İDDİA EDİYOR:
 
Birincisi: Eskiden beri, iman kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyarım olmadan tekrar ile erkân-ı imaniyeye (İman esasları)  dair bürhanlardan (delillerden) tahşidat-ı azîmeyi (Büyük derleme) yaptığımız, çok haklı ve lüzumlu olduğunu zaman gösterdi. Size bir ay evvel, manevî bir muhaverede (diyalog) , Risale-i Nur'un azîm tahşidatına (derlemelerine) dair gaybdan gelen bir cevabı yazmıştım. Bazı zâtlar o fıkrayı Âyet-ül Kübra Risalesi'nin âhirine (sonuna) ilhak (Kattılar) ettiler. Kastamonu Lahikası ( 34 )
 
……………………………………………………..
Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektubdaki, hayat-ı dünyeviyenin hayat-ı diniyeye galebe etmesine dair ikinci mes'elesi münasebetiyle gayet ince ve kaleme alınmaz bir mana kalbe zahir (göründü) oldu. Yalnız gayet kısa o manaya bir işaret edeceğim. Şöyle ki:
Kastamonu Lahikası ( 106 )
………………………………………………..
Dördüncüsü: Lâhika'ya giren Isparta'lı kardeşlerimizin mektublarının bazılarında, üstadları hakkında ifrat (aşırıya kaçma) ile tavsifat (nitelendirmeler) gördüm. Kendime de baktım, o vasıflardan zekatı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: "Acaba bu hakikatperest kardeşlerim çok ikazatımla (uyarılarımla) beraber, bu hüsn-ü zan ifratında (aşırıya gitme)  hem devamlarında faideleri nedir?" Kalbe ihtar edildi ki: "Onlar ve memleketleri Isparta havalisi, onların en büyük hüsn-ü zanları derecesinde hüsn-ü zanlarının yümnünü (kuvvetini, uğurunu) gördükleri için, Beşkazalı Osman-ı Hâlidî ve Topal Şükrü gibi ehl-i velayete (veliliği ehil) iktidaen (uyarak), o nokta-i nazardan ifrat etmemişler, bir hakikat görmüşler. Fakat nasıl keşfiyat (keşifler) tevile ve rü'yalar tabire muhtaçtır; hususî hükümler tamim (genelleme yapma) edilse, bir cihette hata görünür. Öyle de onlar, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği faideyi, o şahs-ı manevînin (manevi şahsın) mümessillerinden (temsilcilerinden) birisi olan üstad dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umumî bir hâdise nazarıyla bakıp tamim (genelleme yaparak) ederek, müfritane (aşırı bir şekilde davranarak) bir hüsn-ü zan (iyi niyet) suretinde göründü."
Kastamonu Lahikası ( 249 )
 
 CEVAP: Said NURSİ açık açık gaybden haber aldığını söylemekte bu hususta kendisi hakkında takipçilerinin yakıştırmalarını aşırıya kaçma olarak görüyor gibi söylesede sonradan bunların kendisi hakkında yapılmış iyi niyetli yerinde yorumlar olduğunu söylüyor. Said NURSİ gaybden haber geldi derken Allah’tan vahiy aldığını söylemiş oluyor ve bununla ilgili Allah şöyle der:
·         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR SIRADAN İNSANLARIN İMANINI KURTARMANIN YANINDA İLİM ADAMLARININDA İMANLARINI KURTARIYORMUŞ:
 
Üçüncüsü: Sabri kardeş! Kıymetdar (kıymetli) Hulusi'nin mektubu hem Hulusi'nin, hem Beşinci Şua'ın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.
 
            Evet Beşinci Şua, umumun (genelin) ve bilhâssa ehl-i ilmin imanlarını tashih (düzeltip) edip kurtarıyor.
 
            Hem sen, hem Hüsrev, Halil İbrahim'den bahsediyorsunuz. O zât, Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir talebesi ve iktidarlı bir naşiridir (yayanıdır), hem haslardandır. Sâbık (önceki) hâdisemizden tam bir ihtiyat ve ciddî bir alâkadarlık dersini aldığı kanaatındayım. Selâmımı ona ve rüfekasına (arkadaşlarına) tebliğ ediniz.Kastamonu Lahikası ( 35 )
………………………………………………………..
Ben tahmin ediyorum ki: Bütün küre-i arzın (yeryüzü) bu yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini (kalp sağlığını) ve istirahat-ı ruhunu (ruhsal rahatını)muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadakatla girenlerdir.
Kastamonu Lahikası ( 123 )
 
   Cevap: Said NURSİ kitabını o derece kutsallaştırıyor ki Kur’an dahi kendisi hakkında söylemediği şeyleri söyleyebiliyor. Meselâ Allah şöyle der:
·         Kur’andan müminlere şifa ve rahmet olan şeyleri indirdik zalimlere gelince Kur’an onların hüsranını artırır. İsra suresi 32
·         Çok hırsla istesende insanların çoğu iman etmeyecek Yusuf Suresi 103
·         İnsanların çoğu Allah’a ortak koşmadan inanmaz Yusuf Suresi 106
·         Ateştekileri sen mi kurtaracaksın? Zumer Suresi 19
 Görüldüğü gibi Kur’an bile yeri geldiğinde kendisinin dahi insanları kurtarmamanın ötesinde peygamberine dahi imân kurtarma yetkisinin olmadığını söylüyor. Said NURSİ elbette bu ayetlerden haberdardır ve bütün bu âyetlere rağmen kendi kitabına Kur’an’a bile verilmeyen bir gücü- kudreti isnad edebiliyor. Allah Kur’anın birkaç yerinde bir kişinin kendisini övmesini ve temize çıkarmasını da kınıyor ve şöyle diyor:
·         Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz. Nisa Suresi: 49
·         Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31.32.33.34.35
       Bu ayetler görüldüğü gibi Said NURSİ’nin kendini, hareketini ve ilmi derinlikten uzak eserini kutsallaştırmasını apaçık yalanlamakta. Esasen Said NURSİ gibi insanlık tarihi boyunca Allah’ın indirdiklerine nazire yazanlar hep olmuştur ve Allah bunları bildiği için bu âyetleri indirmiştir. Tabi Said NURSİ döneminde Kur’an yasaklanmış, iyi kötü dini öğreten kurumlar kapatılmış ve cehâlet içindeki halk din diye asıl din dışı olarak görülmesi gereken bu akımlara kendilerini kaptırmışlardır.
  
SAİD NURSİYE GÖRE YAZDIĞI KİTABIN MUCİZELİ BİR GÜCÜ VARMIŞ!
 
     Aziz kardeşlerim!
Temadî (sürüp gitmekte olan) eden tahribat-ı maneviye (manevi yıkımlara) karşısında -lillahilhamd- gittikçe Risale-i Nur'un mu'cizane (mucizeli) mukavemeti (direnişi) ve satveti (kararlılığı) ve kıymeti tezayüd (artıyor) ediyor. Dalaletin (sapkınlığın) temel taşı ve nokta-i istinadı (dayanak noktası) olan tabiat tagutunu dağıtıp, Kur'an elinde bir elmas kılınç olarak her tarafta nurları saçar, zulümatı (karanlıkları) dağıtır. Fakat dalaletlerin (sapkınlıkların) enva'ı (çeşitleri)çoktur. O nisbette risalelerin dahi ayrı ayrı meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem'asını da bize gönderiniz.
 Kastamonu Lahikası ( 37 )
 
 Cevap: Kur’an’da peygamberlerin dahi Allah’ın izni olmaksızın mucize göstermeyeceğini söylediği halde Said NURSİ eserinin mucize yoluyla yayıldığını söyleyebilmiştir. Oysa eğer bu mucizeyse Allah tarafından bu mucizenin verilmiş olması gerek bunun olabilmesi için Said NURSİ’ye vahyetmesi gerek, peygamberlik Muhammed (S.A.V) ile bittiğine göre ondan sonra kimseye vahiyde gelmeyecektir. Vahiyde kesildiğine göre Risale-i Nur nasıl mucize olabilir? Ancak Said NURSİ eserinin çok yerinde söz konusu kitabının kendisine İlhâm, İhtâr ve Sünuhât yoluyla kendisine yazdırıldığını söylediği için tabiatıyla onun mantığına göre hadi hadi bu mucize sayılsa gerek. Eğer böyle inanıyorlarsa bu onların kurduğu NURCULUK dininin inanç esası olabilir İslamın değil. Mucize getirmekle ilgili Allah kitabında şöyle der;
 
 “Senden öncede peygamberler gönderdik bunlardan kimini sana anlattık kimini anlatmadık Allah’ın izni olmaksızın bir peygambere mucize getirmekte ne oluyor? Allah’ın emri geldiği zaman o iş hakkıyla gerçekleşir işte orada batıl için çalışanlar kaybeder” Mu’min suresi 78
 
 Not: Türkçeye yanlış olarak Mu’cize olarak çevrilen “Âyet” kelimesinin asıl manası İşaret olup peygamberlerin kavimlerine karşılık Allah’tan emir aldıklarını ispatlayan görsel nitelikli sıra dışılıklardır. Esasen buna sıra dışılık demekte tartışmalı bir mevzudur. Ancak maalesef Türkçe’ye mealler çevrilirken “insanı acze düşüren” manasına Mu’cize kelimesi kullanılmış ve bununla doğaüstü olaylar kastedilmiştir. Tabiatıyla Mu’cize kelimesi İşaret kelimesinden çok daha içi dolu ve metafiziksel içerik taşıdığından bu kelime daha sonra litaretürleşmiştir. Allah artık “ayetler-işaretler” göndermeyeceğini peygamberimize bildirmiştir ki o ayet şudur;
 Bizi âyetler-işâretler göndermek hususunda engelleyen şey öncekilerin bunları yalanlamasıdır. Semud kavminede gerçekleri gördürücü olarak dişi deveyi işaret olsun diye verdik ama o deveye zulmettiler. Âyetlerimizi ancak korkutmak için gönderiyoruz.    İsra Sûresi 59
 
    Âyetin son cümlesinde Allah gösterdiği işaretlerin –halk diliyle mucizeleri- sadece korkutmak için olduğunu insanların inançlarını değiştirmelerine neden olabilecek kadar sıradışı şeyler olmadığını da söylemiş oluyor. Ancak maalesef siyer tarihinde peygamberimize onca mucize isnat edilir ve Allah’ın kitabının ışığında bunlar okunduğunda bunların uydurma olduğu ortaya çıkmış oluyor. Tarihte peygamberlerin haricinde ki birçok din şarlatanı etrafına insanları toplamak için bu tarz olağanüstü şeyler gösterdiğini iddia ederek onları kandırmıştır. Ancak enteresandır bunu söylerken bir yandanda davaları uğruna çokca işkenceye maruz kaldıklarınıda –ki gerçekten bazıları sıkıntı çekmiştir- söyleyebilmişlerdir oysa eğer mucize gösterebilme yetenekleri varsa acıda çekmemeleri gerekirdi. Bu çelişkileri ise analitik düşünmeyen yığınlar fark edemez çünkü yanlış inançın insan üzerindeki ilk etkisi ONLARI KÖRLEŞTİRMESİDİR.
 
 
 
RİSALE-İ NUR MANEVİ TOKATLAR ATIYOR;
       Bu izharın (ortaya çıkarmanın) hatasından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum. Af buyurunuz. İkaz (uyarma) ve irşad (yol gösterici) edici nimet ve himmet-i itabınızla (azarlamanızın yardımıyla) af buyurulmasını ve Risale-i Nur'un manevî tokatlarından muhafaza edilmekliğimizi kemal-i hulusla (samimiyetle) istirham eylerim.Kastamonu Lahikası ( 40 )
 
……………………………………………………………………….
Risale-i Nur şakirdlerinden Hilmi ve Çaycı Emin ve Tahsin'in fıkrasıdır. Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içine girmeğe münasib görüldü.)
 
            Bugünlerde casuslar tarafından ziyade bir hassasiyetle risalelere bakıldığından, inayetin (yardım) himayeti (korunması) dahi, bir nevi hassasiyet ile ikramını gösterdi. Gayet cüz'î bir nümunesi (örneği) şudur ki:
 
            Risale-i Nur şakirdlerine, maişet (geçim) cihetinde bir ikram-ı İlahî (ilahi ikram) ve küçük fakat şâyan-ı hayret (hayrete layık) ve gayet latif bir tevafuk (denk gelme) , bir vakıa ve Risalet-ün Nur hizmetinin şübhesiz bir kerametidir. Evet Risale-i Nur'un bir silsile-i kerametinin (keramet dizisinin) bir menbaı (kaynağı) olan tevafuk (bu denk gelme), bu vakıada o cinsten altı aded tevafukatın (denk gelmelerin) ittifakı ise, tesadüf ihtimalini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:
 
            Birkaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: "Size yemek yedireceğim, burada tayininiz (erzak) var." Mükerreren (tekrar ederek), "Yemezseniz bana dokuz zarar olur" dedi. "Çünki yiyeceğinize karşı Cenab-ı Hak gönderecek."
 
            Yemek yemekten affımızı rica ettik ise de emretti ki: "Rızkınızı yeyin, bana gelir." Emrini kırmamak için, lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeğe başladık. Daha sofrada iken, ümid edilmeyen bir vakitte, bir tarzda ve aynı vakitte bir adam geldi. Elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz mikdar (fındık kadar) tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilerek, hiç bir cihette tesadüfe mahal kalmayarak, Risale-i Nur şakirdlerinin rızkındaki bir bereket-i Rabbanîyi (ilahi) gözümüzle gördük. Üstadımız emretti: "İhsan on misli olacak. Halbuki bu ikram tamtamına mislidir. Demek, tayin (erzak) ciheti galebe etti. Tayin (erzak) temini ise, mizan ile olur." Sonra aynı akşamda, sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki, ekmek on misli ve tereyağı tatlısı o da on misli ve kabak tatlısını çok sevmediği için kabak, patlıcan turşusu on misli; me'mulün hilafına, Risale-i Nur'dan İkinci Şua'ın bir hafta mütalaasına (etraflıca üzerinde kafa yorma) mukabil (karşılık) bir manevî ücret olarak geldi, gözümüzle gördük. Demek, kabak tatlısının tatlılığı, tereyağı-un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.
            Risale-i Nur şakirdlerinin, hüsn-ü hizmetine (hizmetinin güzelliğine) acele bir mükâfat gördükleri gibi; hizmette kusur edenler dahi tokat yedikleri -Isparta'da olduğu gibi- burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukuatından (olaylardan) yalnız beş-altısını beyan ediyoruz:
 
                 Birincisi: Ben -yani Tahsin- bir gün, yeni açtığımız bir dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazife-i Nuriyeyi (Nur vazifesini) tenbellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi, emanet olarak 100 lira tebdil (değiştirmek) olmak için bana verdi. Bu paranın sahibine, Allah için bir hizmet yapmak üzere tebdil (değiştirmek) için maliye sandığına gittim. Bu paraları sayarken, aralarında bir kalp (sahte) lira bulundu. Bu yüzden ifadeye ve sual ve cevaba ve muahazeye maruz kaldığım gibi, evimizi de taharri (aramak) etmek îcab etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat bu terbiye ve şefkat tokadı olmak cihetiyle, yine Risale-i Nur kerametini gösterdi, zararsız kurtulduk.
 
                 İkincisi: Üstadımıza ve Risale-i Nur'a dört-beş sene bazan hizmet eden ve okutturan ve cidden tarafdar bulunan bir zât, birden bir gün elinde dine ait bir gazete ile geldi. Risale-i Nur'un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiblerine tarafdarane bir tavır gösterdiği zaman, Üstadın canı çok sıkıldı. Bir-iki gün sonra şiddetli fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: "Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var." O da bilmecburiye (mecburi olarak) ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti (yanı) imdada yetişti, çabuk kurtuldu.
 
                 Üçüncüsü: Bir memur, Risale-i Nur'u kemal-i iştiyakla (tam bir şevkle) okurdu. Üstad ile görüşmeye ve tam ders almağa çok çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham (korkular) verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka bir şehre giderken, birden sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki, şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.
 
                 Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zât Risale-i Nur'u kemal-i takdir (tam takdir ile) ile hem okur, hem yazardı. Birden sebatsızlık (sabırsızlık) gösterdi, şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftun (bağlandığı) olduğu refikası (eşi) vefat eyledi. İki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.
 
                 Beşincisi: Dört senedir Üstadın çarşı işinde hizmet eden bir zât, birden sadakatı bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.
                 Altıncısı: Bir hocaya ait bir hâdisedir. Belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Tokadı şimdi kaldı.
 
            Bu vukuat nev'inden (çeşidinden) hem çok var, hem Risale-i Nur'a karşı kusura binaen (kusurdan dolayı) kat'iyyen tokat olduğuna şübhemiz kalmadı.
 
Tasdik eden Risale-i Nur şakirdleri (Takipçileri) Hilmi, Emin, Tahsin
 
Evet, ben de tasdik ederim Said NURSİ
 
* * *
 
            Hem Risale-i Nur'un sühulet-i intişarının (kolaylıkla yayılmasının) bir kerametini, bu mektubu yazdığımız zamanda ve yemekteki keramet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:
 
            Ehemmiyetli yedi-sekiz risale ve İşarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretlerinin)Şua'ını (ışıltısını) mühim bir mektubla beraber bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri, münafıklar ve casuslar haber almadan, emin bir el ile beş gün sonra elimize geçmesi; kat'î kanaatımız geldi ki, bir inayet (yardım) bizi himaye (koruyor) ediyor.
 
            Hem Risale-i Nur hakkında inayet-i Rabbaniyenin (Allah tarafından yardımı) latif (ince) bir himayeti (koruması) de şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda, casusların ve taharri (araştırmacı) memurlarının evhamları (korkutmaları) ve tecessüsleri (casuslukları) Üstadımızın menzilini sarması dakikasında, bir fare Üstadımızın çorabını aldı. Ne kadar aradık, hiç bir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kabil değil ki o çorap girsin. İki gün sonra gördük ki, o hayvan o çorabı getirmiş öyle yere ki, saklanmış ve muhteviyatları unutulmuş olan mahrem mektublar ve evrakların tam yanında bırakmış. Halbuki iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek; soba borusuna çıkıp yukarıdan olur. Gayet kurnaz ve zeki bir adam ancak o işi yapar. Hiç bir cihette tesadüf ihtimali kalmadığından Üstadımız dedi: "Bu mektubları oradan kaldıracağız." Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur. Fakat vehham (korku salan) casuslara, aleyhimizde habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları, hem daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücum etmeden yalnız ikinci gün, Emin elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri, gizli, hissettirmeden girdi. Emin'in elinde kitab yerinde yoğurt torbasını gördü, tavrını değiştirdi. Her ne ise. Elhasıl: Risale-i Nur'un intişarına  (yayılmasına) karşı gelen bütün düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, plânlarını zîr ü zeber (yok etti) etti.
 
Evet, Hilmi Evet Tahsin Evet Emin Evet Tevfik Evet Said
 
(Mehmed Feyzi o zaman askerdi, yoktu. Yoksa birinci imza onun hakkı idi.)Kastamonu Lahikası ( 50 - 53 )
 
Cevap: Yukarıdaki satırların neresinden bakılırsa bakılsın tamamen İslam’ın özüne taban tabana zıt şeyler görüyoruz.  Şimdi bu deli saçmalarına karşılık teker teker Allah’ın ayetleriyle cevap verelim;
 
Eğer Said NURSİ ve yazdığı eser bu derece etkiliyse ama en önemlisi Allah tarafından korunmuşsa o halde neden yıllarca zindanda sıkıntı çekmek zorunda kaldı? Yâda sürgünlere gönderildi? Yahudiler ve Hristiyanlarda geçmişte benzer iddialarda bulunmuş ve Allah kitabında şöyle diyor:
 
    Yahudiler ve Hristiyanlar “biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz. Deki o halde size niye sıkıntı çektiriyor? Bilakis sizde onun yarattığı beşersiniz. Dileyeni bağışlar dileyenede sıkıntı verir. Göklerin, yerin ve onun ikisinin arasındakilerin mülkü ona ait ve dönüşüm ona doğrudur. Maide Suresi 18
 
 Öte yandan Allah peygamberine dahi insanları maddi olsun ya da manevi anlamda olsun inanç bağlamında zorlayamayacağını böyle bir yetkisinin olmadığını kitabında söylerken En’am suresinin 35. ayetinde ise şöyle der:
 
 “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”   
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
   Elbette Said NURSİ bu ayetleri biliyordu ve Kur’an’ın içinden maksatlarına uygun 33 ayeti özellikle seçerek NURCULUK inancına payanda olsun diye bunları yazdıklarına göre Allah’ın kitabı üzerinde kafada yormuşlar ancak bununla Allah’ın kitabına değil Risale-i Nur’a hizmet etmek istemişlerdir. Bu saçmalıkları ileri sürerken Said NURSİ takipçilerini kınaması gerekirken EVET DOĞRUDUR BU SÖYLENENLER ONAYLIYORUM diyerek Bozacının şahidi Şıracı durumuna düşmüştür. Allah bu tarz tahrifciler için şöyle diyor:
 
   Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
   Tarih boyunca Allah’ın yalın mesajı insanların çoğunun işine gelmemiştir ve bu yüzden en etkili yol olan bu ilâhi mesajlara uymak yerine bu mesajların kapalı olduğu ve ancak yorumla anlaşılabileceği söylenerek insanlar ilâhi kitaplardan uzaklaştırılmıştır. Said NURSİ ve ekibi çağımızın tahrifcilerinden olarak aynı metodu uygulamışlar ancak enteresandır bir kat daha ileri giderek yazdığı ipe sapa gelmez bâtıl yorumların kendisine Allah tarafından bildirildiğini dahi söyleyebilmiştir. Tahrif kelimesinin Arapça karşılığı “bir şeyi uç noktaya taşımak” demektir ve Allah’ın kelamı yerine onu uç noktalarda yorumlayarak insanları bunlara çağıranlar tamda bu tanıma güzelce uymaktadır.
 
 
BİR NURCU RİSALE-İ NURLA TANIŞMASINI BAKIN NELERE BAĞLIYOR VE RİSALE-İ NUR’UN GEÇİP DARLIĞINA İYİ GELDİĞİNİ İDDİA EDEBİLİYOR:
 
      "Ya Rab! Bana bir mürşid-i kâmil (tam yol gösterici) ihsan buyur" niyazında iken, bundan üç sene evvel yani hicri bin üçyüz elliyedi (1357) ve miladi bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde, İnebolu'da bir kahvede, Kastamonu'lu bir zavallı sarhoşun sitayişle (övgüyle) bahsettiği bir zâtın Kastamonu'da mevcudiyeti (varlığı) ve menfî (sürgün edilmiş) olarak bulunduğunu işittim. Kastamonu Lahikası ( 41 )
 
   Risale-i Nur'a intisab etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethanemizin kazançlarında ve şahsî ve hususî işlerimizde, Risale-i Nur'a intisabdan (uyduktan) sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber; en büyük bir tüccarın veya mes'ud (mutlu) bir zenginin müferrah (feraha erdirilmiş) ve serbestliğinden daha fazla ferah u sürur (ferah ve mutluluk) ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle -elhamdülillah- mes'udane (mutlu bir şekilde) imrar-ı hayat (hayatın devam etmesi) eylemekte olduğumuzu ve Risale-i Nur'un kudsî lütf u kerametlerine medyun (borçlu) bulunduğumuzu itiraf ve tasdik ederiz.Kastamonu Lahikası ( 41 )
 
Haşiye): Evet bazı ehl-i velayetin (evliyalık) ileride talebesi olacak zâtlar, daha dünyaya gelmeden, hiss-i kabl-el vukuun (önsezi) inkişafıyla(ortaya çıkmasıyla) kerametkârane (kerametli bir şekilde) keşfettikleri gibi; Risale-i Nur'un talebelerinin mühimlerinden birkaç zât dahi, çok zaman evvel, bir hiss-i kabl-el vuku' (önsezi) ile, ileride Said ile alâkadar (ilgili) bir surette bir Nur'a hizmet edeceğini hissetmişler. İşte, onların birisi de Nazif'tir.} Kastamonu Lahikası ( 41 )
 
…………………………………………………………………
    Hem ezcümle, Üstadımız diyor ki: "Benim de kanaat-ı kat'iyyem (kesin kanım) çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risale-i Nur'un tashihatıyla (düzeltmeleriyle) meşgul olduğum zaman, pek zahir tarzda, hem rızkımda bereket, hem kolaylık görüyorum. Her ne vakit çalışmazsam o hali görmüyorum." Hem Üstadımız diyor ve biz de tasdik ediyoruz: "Ben son zamanda anladım ki; şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım bu hakikatın suretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazan on gün bana kâfi geldiği halde, burada aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştahsızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat'iyyen anladık ki, o acib hal bereket neticesi imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kâfi gelen bir ekmeği aynı iştiha ile -çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman- iki günde, bazan bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu onaltı-onyedi seneden beri benim mükemmel tayinatım (erzağım), Risale-i Nur'un hizmetinden gelen bir bereketten idi. Evet aynelyakîn (gözle görünecek derecede) derecesinde bize de kanaat gelmiş ki, bu kesretli (çoklu) hâdisat-ı bereket (bereket olayları), Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın  i'caz-ı manevîsinin  bir şuaıdır (parıltısıdır). Manen der: "Ey Kur'an'ın şakirdleri! Sizleri vazife-i mukaddesenizden (kutsal vazifenizden) ekseriyetle geri bırakan, maişet telaşesidir (geçim sıkıntısı korkusudur). Bu ise, Kur'anın feyziyle, bereket nevinden size veriliyor. Vazifenize bakınız."Kastamonu Lahikası ( 60 )
 
     Cevap: Said NURSİ ve ekibi Risale-i Nur’dan yüz çevirenin geçim darlığına uğradığını Kur’an’ın kendisi için söylediği şu ayetle özdeşleştiriyor:
 
    Kim benim zikrimden yüz çevirirse ona geçim darlığı vardır ve kıyamet günü de onu kör haşredeceğiz Tâha Suresi 124
    Nurcuların bu saçma inançlarının tabiatıyla İslami hiçbir dayanağı yoktur zira eğer bu şekil bir mal, para artması olsaydı Kur’an Arabistana indiği için oranın ekonomik koşulları birden bire düzelmesi gerekirdi. Ya da bugün İslam dünyası ekonomik açıdan dünyada en önde ülkeler olmalıydı.  Zira hergün sözüm ona bu ülkelerde Kur’an okunmayan zaman dilimi hemen hemen yok gibidir. Ama öyle görünüyor ki Nurculara göre Risâle-i Nûr Kur’an’dan dahi daha kutsal bir kitap ki insanların geçim sıkıntısına bile iyi geliyor. Ve buradan soruyoruz madem Risale-i Nur bu kadar marifetli ve yazarı olan Said NURSİ madem bu kadar kutsal bir şahıs o halde neden ordan oraya sürgün edildi? Neden onlarca sıkıntı çekti?
 Bununla ilgili ayetler:
 
·         İnsana çalıştığından başkası yoktur ve çalışmasının da karşılığını alacaktır. Necm Suresi 39-40
·         Hiçbir canlı rızkını kendisi taşımaz sizi ve o canlıları Allah rızıklandırır o bilendir işitendir Ankebut Suresi 60
 
 
Belliki Said NURSİ ve ekibi için Risale-i Nur Kur’an gibi kutsal bir kitap olmalı ki sayesinde bereketler ihsanlar ediliyor ve kendisinden uzaklaşılınca da musibetler baş gösteriyor ama ne hikmetse kendi başlarına gelen musibetleri ise defedemiyorlar.
 
 
 RİSALE-İ NUR İMAN KURTARIYOR!
    İşarat-ı Kur'aniye'nin (Kur’ani işaretlerin) yirmialtıncı âyetinin فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ sırrıyla, "Risale-i Nur talebeleri, iman ile kabre gireceklerdir" tebşiratının (müjdelemelerinin) sıdkını (doğruluğunu) gösteren bu açık kerametin ve tebşirat-ı azîmenin (büyük müjdelemelerin) bütün kardeşlerimize tamim (genellenmesini) olunmasını, Risale-i Nur'un derece-i ulviyetini (yüce derecesini) ve hâdimlerinin (hizmet edenlerin) mükâfatlarının ne zaman ve ne suretle verilmekte olduğunu aynelyakîn (gözle görülür şekilde) bilinmek ve görülmek üzere, şu hakikat muvafık (uygun) ise İşarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretlerin) Risalesine tahşiye olunmasını rica ederim, kıymetli Üstadım.Kastamonu Lahikası ( 43 )
 
…………………………………………………………………………..
Birinci neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senedler var.
 
                 İkinci neticesi: Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur (kararlaştırılmış) ve tahakkuk (gerçekleşmiş) eden şirket-i maneviye-i uhreviye (öbür dünyaya yönelik manevi ortaklık) cihetiyle herbir hakikî sadık şakirdi (takipçisi); binler diller ile, kalbler ile dua etmek, istiğfar etmek, ibadet etmek ve bazı melaike (meleklerler) gibi kırk bin lisan ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı Şerif'teki hakikat-ı Leyle-i Kadir (Kadir gecesinin gerçeklerini) gibi kudsî ve ulvî hakikatları, yüzbin el ile aramaktır. İşte bu gibi netice içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri), hizmet-i nuriyeyi (Nurlu hizmet) velayet (ermişlik) makamına tercih eder; keşf ü keramatı (kerametleri ortaya çıkarma) aramaz; ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz; ve vazife-i İlahiye (ilahi görev) olan muvaffakıyet (başarı) ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvak (zevkler) ve inayetlere (yardımlara) mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara bina etmezler. Hâlisen (özgün), muhlisen (samimi) çalışırlar, "Vazifemiz hizmettir. O yeter." derler.
Kastamonu Lahikası ( 263 )
 
Cevap: Said NURSİ davasını o derece kutsallaştırmaktadır ki henüz hayattayken takipçilerinin Cennete yüzde yüz gideceğini söyleyebilmektir. Gerçekten Allah için çalışan birilerine Cenneti va’d etmek başka onu daha bu dünyadan göçüp gitmeden Cennetlik ilan etmek başka bir şeydir. Allah şöyle der:
 “İman edip salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan Cennetlerle müjdele… Bakara suresi 25
 Ancak öte yandan Allah şöyle der:
 Ey insanlar rabbinizden sakının öyle bir günden korkun ki ne baba evladına ne evlat babasına bir karşılık verebilir, Allah’ın va’di haktır dünya hayatı sizi yanıltmasın nede aldatıcı olan her şey sizi Allah’la aldatmasın. Kıyametin bilgisi Allah’ın indindedir yardımı o indirir rahimlerlede olanı o bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğinide bilmez. Allah bilendir her şeyden haberdardır. Lokman Suresi 33-34
 Bu açık âyetler olduğu halde Said NURSİ kendi takipçilerini Cennetlik ve imanlarının kurtulduğunu ilan ediyor bununda TAKARRUR (kararlaştırılmış) ve TAHAKKUK (gerçekleşmiş) olduğunu kendisine irâdesi dışında bildirildiğini de utanmadan söyleyebilmektedir. Elbette Said NURSİ söylediklerini yalanlayan âyetlerden haberdardır ve bunu bile bile kendisine uyanları yalanlarıyla kandırabilmiş ve onlarıda yanıltabilmiştir.
 
SAİD NURSİ YİNE CİFR HESABIYLA BAKIN YAZDIĞI KİTABI NASILDA KUTSALLAŞTIRIYOR:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 
يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا ٭ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلاً ٭ هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ٭ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلاَمٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرِيمًا ٭ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا ٭ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا ٭ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبِيرًا ٭ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظِيمُ
         Bu âyetlerde Risale-i Nur'a îma ve remz (dolaylı anlatım) ve belki işaret var, diye hissettim. Evet, madem bu âyet gibi vazife-i risalet (peygamberlik görevi) ve davete bakan âyetler her asra bakıyorlar ve her asırda efradları ve mâsadakları (doğrulamaları) var. Ve madem bu âyetlerde Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvanlar her zamanda cereyan ve her asırda hükmetmek haysiyetiyle ve ünvanların altında mana-yı remziyle (dolaylı manayla) Risale-i Nur gibi o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar bu gibi âyâtın (ayetlerin) daire-i şümullerine (kapsama alanı) girmeleri, Kur'andaki i'caz-ı manevîsinin şe'nidir (işidir) belki muktezasıdır (gerekli) ve lâzımıdır. Madem Risale-i Nur, bu acib asırda müstesna bir surette ve âyetin işaret ettiği vazifeyi yapıyor ve manasının daire-i külliyesinde (bütüncül daire) bir ferdidir. Elbette müteaddid (çeşitli)  emareler (işaretler) ve gizli karineler (deliler) ile diyebiliriz ki; bu âyette dahi Birinci Şua'ın sair otuzbir âyetleri gibi Risale-i Nur'a mana-yı işariyle (işari anlam) bakar. Şöyle ki:
 
            لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا cümlesi, mana-yı işarîsiyle (anlamsal işaret) diyor: "Bin üçyüz yetmişe (1370) kadar tecavüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi ey ehl-i iman ve-l Kur'an! Kur'andan gelen Nurlara ve imanın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve manasında rahîmiyet (rahim sıfatı) bulunan ve ism-i Nur ve ism-i Rahîm'in mazharı (görünümü) olan bir lem'a-i Kur'aniyeye (Kur’ani parıltı) ve bu asrımıza bakıp îma ediyor. Mana mutabakatından (uyuşmasından) başka, bir emare (iz) ve karinesi (delili) budur ki: اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا fıkrasının makam-ı cifrîsi -şedde ve tenvin sayılır- (947) edip Risalet-ün Nur veya Risalet-i Nur isminin makamı olan (947) adedine tamtamına tevafuk (denk) ediyor.
 
            اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا cümlesi, -şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin (Arapçada kelimelerin –en, un, an, in gibi eklerle bitmesi- vakıftır (duraktır), elif sayılır- makam-ı cifrîsi ki, 1323 tarihini gösterir. O tarihte, Merkez-i Hilafette (hilafet merkezinde) dehşetli bir inkılabın (devrimin) mebde-i infilâki (patlamasının başlangıcı) içinde ye'se (ümitsizliğe) düşen ehl-i imana (iman ehline)  müjde verip, İslâmiyet'in hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirasının) noktasında davette bulunan hakikî bir şahide işaret eder.
 
            وَنَذِيرًا ٭ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ cümlesi {(Haşiye): وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi, Risale-i Nur'un hakikî bir ismi olan Bediüzzaman'ın makamına tamtamına tevafuku (uygun) ve manen mutabakatı (uyuşması) olduğu gibi, yalnız وَدَاعِيًا kelimesi de, Risale-i Nur'un tercümanı olan Said ismine üç harf ile ittihad (birleşmesi) ve üç farkla tevafuk (uygun) eder. Çünki tenvin, elif ve vav mecmuu 57'dir. "Sin"den (3) fark var. Risale-i Nur talebelerinden Küçük Abdurrahman Tahsin} –tenvinler (Arapça kelimelerinin sonundaki en, an, un, in gibi eklerle bitmesi) vakf (durak) olmadığından sayılırlar- makam-ı cifrîsi 1256 tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyetin inhisafını (batışını) bir asır evvel ihzar eden mukaddematına (öncelemelerine) bakarak, وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi (191) ederek Risale-i Nur'un bir hakikî ismi olan Bedîüzzaman'ın makam-ı cifrîsi bulunan (191) adedine tamtamına tevafukla îma eder ki; Risale-i Nur dahi, o inhisaf içinde bir "dâî-i ilallah"tır.
 
         بِاِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا {(Haşiye-1): بِاِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا binüçyüzotuz (1330) ederek Risale-i Nur'un fatihası olan İşarat-ül İ'caz tefsirinin zuhuruna (ortaya çıkmasına) tevafuku (uygun gelmesi)  ve بِاِذْنِهِ deki melfuz (lafızlı) "Ye" sayılsa binüçyüzkırk (1340) edip, Risale-i Nur'un zuhuruna (ortaya çıkmasına) tetabuku (uyuşması)  ve birinci tenvin vakf (durak) olmadığından "nun" sayılsa, binüçyüzseksen (1380) ederek Risale-i Nur'un o tarihte inşâallah Küre-i Arz'ı (yeryüzünü) ışıklandıracak bir sirac-ı nuranî (ışıksal lamba) olacağına bir remz-i Kur'anîdir (Kur’ani işarettir). Risale-i Nur şakirdlerinden (takipçilerinden) Tahsin} ve yalnız سِرَاجًا مُنِيرًا kelimesi ise tamtamına Risale-i Nur'un bir ismi olan "Siracünnur"a (Işığın lambası) lafzen ve manen ve cifren tevafukla (uyuşmayla) bakar. مُنِيرًا daki (mim, ye), النُّورِ daki şeddeli "nun"a mukabildir (karşılıktır). Evet İmam-ı Ali (R.A.) keramet-i gaybiyesinde (gaybi kerametinde) Risale-i Nur'a "Siracünnur (ışık lambası)" namını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir (ilham edilmiş) denilebilir ve çekinmeyerek deriz
 
         وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, şedde sayılmak cihetiyle makam-ı cifrîsiyle 1359 tarihini göstermekle bu asrımızın tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i imana bir büyük ihsanı var diye mana-yı remziyle haber veriyor. Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsan, imanı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, imanı hârika bürhanlarla kurtaran başta Risale-i Nur'dur. Demek bu zamana nisbeten bir "fadlun kebir" de odur. Bu işareti kuvvetlendiren şudur:
 
            فَضْلاً كَبِيرًا daki فَضْلاً kelimesi 960 edip Risalet-ün Nur'un bu ismi, izafeden (nispet edilerek)  tavsif (nitelendirilme) tarzına geçmekle "Risalet-ün Nuriye" olup, makamı olan 962 adedine manidar iki farkla tevafuk, onun başına remzen (dolaylı anlatım) ve îmaen (imalı olarak) parmak basmasıdır.
 
            İlahî Ya Rab! Sen Risale-i Nur'u ve Risale-i Nur müellifi Üstadımız Said Nursî'yi ve Risalet-ün Nur talebe ve şakirdlerini ve mensublarını, muhafaza-i hıfzında ve kal'a-i İlahiyen (ilahi kale ) içinde muhafaza ve emin eyle.. âmîn.. ve hizmet-i Kur'an ve imanda sabit ve daim eyle.. âmîn.. ve bu kudsî hizmetlerinde, muvaffakıyetlerle yardım ve muavenetler ihsan eyle.. âmîn.. ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan-ı Azîmüşşan'ın sırr-ı a'zamına (en büyük gizemine), marifetullah (Allahı tanıma), muhabbetullah (Allah’ı sevme) ve muhabbet-i Resulullah (Allah’ın elçisini sevme)  sırr-ı kudsîsine (kutsal gizemine) ve "Hasbünallahü ve ni'melvekil- Allah bize yeter o ne güzel vekildir" sırr-ı uzmasına “en büyük gizemine”  ve rızaullah ve rü'yet-i Cemalullah “Allah’ın cemalini görme”  lütf u ihsanına mazhar eyle, Ya Rabb-el Âlemîn! اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ اَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ آمِينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
 
Âciz, fakir, zayıf, günahkâr, talebeniz
ve hizmetkârınız İnebolu'lu
Ahmed Nazif ÇelebiKastamonu Lahikası ( 43 - 47 )
 
  Cevap: Burada apaçık Allah’ın ayetleri üzerinde Said NURSİ ve ekibi tarafından el birliği ile canlı canlı ameliyatlar yapılmış ve yine Rumi takvimle istedikleri tarihi elde etmek için zorlama yorumlar yapılıp kendilerince bir sonuca ulaşmışlardır. Enteresandır bu tarihleri elde etmek içinde müthiş bir KURALSIZLIK sergilemişlerdir. Mesela “Şeddeler ve Tenvin sayılmaz” dedikleri cümleden hemen sonra gelen cümlede tam tersi bir yorumla “Şeddeler sayılırsa” diyebilmişlerdir. Bu ise apaçık yanıltma ama en önemlisi YALAN KONUŞMA ve Allah’a iftira etmektir ve Allah şöyle der:
 
 Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
      Tarih boyunca Allah’ın peygamberlerine indirdiği mesajları kullanarak insanlar yeni yeni inançlar, akımlar oluşturmuşlardır. Bu ayetleri Nurcular’a okuduğumuzda “Bu ayetler kitap ehli için inmiştir bizi anlatmaz” derken cifr ve ebced hesabıyla Nur suresindeki söz konusu ayetleri bu sözleriyle çelişecek şekilde “ayetler tüm çağlara bakıyorsa bu ayet Risale-i Nur’a” bakıyor diyebilmişlerdir. Esasen Âl-i İmrân suresinde geçen “Kitapla dillerini eğip bükerler ifadesi kullanılıyor ama “dilleriyle kitabı eğip bükerler demiyor” zira hiç kimsenin gücü Allah’ın ayetlerini eğip bükmeye gücü yetmeyeceği için onun yerine âyetleri kafalarına göre seçip yorumlarının arkasına yazarak “bakın âyetler bizi işâret” ediyor demişlerdir ve bu tamda KİTAPLA DİLİ EĞİP BÜKMEK oluyor. Âyette geçen “Ferik” kelimesi ise Arapçada “Fark” kelimesinden gelmektedirki anlamı “Farklılaşmış topluluk” demektir. Zira ana inançtan ayrılıp artık farklı bir hal almış ve asıl inançla bir alakası kalmamış demektir. Ancak bu topluluk aynı zamanda organize topluluktur ki tamda Nurcuları güzelce anlatmaktadır. Zira Risale-i Nur külliyatı klasik tefsirlerden ziyade Said NURSİ ve ekibinin ekip çalışmasıyla ortaya çıkarılmış ve Allah’ın ayetlerininde aralara serpiştirilerek kullanılmış yeni BİR KUTSAL KİTAPTIR ve bu kutsal kitabın hitap ettiği din ise artık İSLAM değil NURCULUK’tur. Bu yüzden en az Said NURSİ kadar onunla çalışan ekibide bir o kadar suçlu ve günahkârdır, enteresandır yaptıkları bu batıl yorumlar için ÇEKİNMEDEN SÖYLERİZ Kİ diyede kişiyi cehenneme götürecek kör cesaretide sergileyebilmişlerdir.
……………………………………………………………………………
 
 
            Aziz kardeşlerim!
 
            Âhirzamana işaret eden hadîsin âhirinde مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍâyetine dair iki dakika içinde ve hadîsin işaretini tashih (düzeltme) ânında âni olarak mücmelen (kısa olarak) hatıra gelen işaret-i gaybiyenin (gaybi işaretin)gayet acelelik ile tevafuk-u cifrîsinde (cifri uyuşma), zararsız bir küçük sehiv vuku' (gerçekleşmiş) bulmuş idi. O vakitten beri daha ona dikkat etmemiştim. Bu defa, cidden ve hakikaten Mübarekler Heyeti'nin (kutsallar kurulu) cem' (toplanıp) ve te'lif (yazdıkları) ettikleri Lâhika Risalesi'nin o âyete dair fıkranın kitabetinde bir kasdî sehiv (yanılma) gördüm. O ihtardarane (hatırlatılma şeklinde) kasdî (kasıtlı) sehiv (yanılma), benim kusurkârane (kusurlu bir şekilde) sehvimi (yanılmamı) bildirdi. O çok müdakkik (araştırmacı) ve çok mübarekler heyetine beni çok minnetdar ve mesrur (mutlu) eyledi. Şöyle ki: كَلِمَةً طَيِّبَةً makamı, bin iki (1002) diye sehven (yanılarak)  yazılmıştı. ط sayılmamış; doğrusu, bin onbirdir (1011). Risalet-ün Nur'un makamına onüç farkla tevafuk (uygun gelme) etmekle beraber, izafeden tavsife (nitelemeye) geçse رِسَالَةٌ نُورِيَّةٌ olur. Bir "Ye" ve "He" ilâve olur ve şedde gider bir "Nun" noksan olur. Fakat طَيِّبَةً deki tenvin, bir derece vakfolduğundan (durdurulduğundan) sayılmazsa, tam tamına bir tek farkla; medde (uzatma) sayılmazsa, farksız olarak tevafuk (uygun)  eder.
            Hem mana cihetiyle iki âyet, iki cereyana işaretleri ve münasebetleri ve tetabukları (uygun gelmeleri) çok kuvvetli bulunduğundan; nâkıs (eksik) bir tevafuk (uygun gelmesi) ve zaîf bir emare (işaret) dahi kâfidir.
 
            Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlerde bu gibi küçük farklar zarar vermez. Ben tahmin ederim bu sehiv (yanılgı), beşinci âyetin işaretindeki sehiv (yanılgı) gibi ehemmiyetli bir kısım işarat-ı gaybiyenin (gaybi işaretin) anahtarı olacak; ve bu muazzam âyet, otuzüçüncü âyet olmasına bir işaret idi. İnşâallah, istikbalde bir kardeşimiz o hazineyi açacak.
 
* * *
 
            Bugünlerde Tefsir'in ve Onuncu Söz'ün tevafukatına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyade tafsilât (detaylar) israftır, ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zayi' olmasın. Birden ihtar edildi ki: O tevafuk (uygun gelmesi) altında çok ehemmiyetli bir mes'ele vardır. Hem madem tevafukta (uygun gelmesinde)  bir inayet-i hâssa (özel yardım) ve iltifat-ı Rahmanî (rahmani iltifat) Risale-i Nur'a karşı tezahür (ortaya çıkmış) etmiş. O iltifata (iltifatlara) karşı hiss-i şükran (teşekkür duygusu) ve memnuniyet ve müteşekkirane sevinç, ne kadar ifratkârane (aşırı bir şekilde olsa) de olsa israf olamaz. Bu ihtar mücmelini (kısa) iki cihetle izah edeceğim:
Kastamonu Lahikası ( 64 - 65 )
 
 
…………………………………………………………..
  Cevap: Said NURSİ yine burada istediği yorumları yaparken yanılgılarını dahi Allah’a dayandırabilmiştir. Zira bana gaybdan böyle ihtâr edildi diyebilmiştir. İlginçtir bu yorumların AŞIRIYA GİTME olduğununda farkındaki şöyle de diyebilmiştir “HER NE KADAR AŞIRIYA GİDİLMİŞ OLSADA BU İSRAF DEĞİLDİR”….Bu cümlesindende anlaşılıyor ki Said NURSİ yaptığı yanlışların bilincindedir ve buda onun bu saptırmaları bile bile yaptığını gösteriyor. Esasen Allah Âl-i İmrân sures 78’de şöyle der;
     Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
 
Aziz kardeşlerim!
 
            Bu defa mektub yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
 
Karadağ'ın Bir Meyvesi
 
            Bir âyetin mana-yı işarîsinin külliyetinden bir ferdi, Hürriyetten bu âna kadardır.
 
            Teşrin-i sâni otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde (1358), Karadağ başına çıkıyordum. "İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül (peşpeşe) eden helâketleri (felaketleri) ve hasaretleri (kayıpları) ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?" hatıra geldi. Birden, her müşkilimi (sorunumu) halleden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, Sure-i Ve'l-Asrı'yı karşıma çıkardı. Dedi: "Bak!"
 
            Baktım. Her asra hitab ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyade bakan وَ الْعَصْرِ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍâyetindeki اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ(şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört (1324) edip, hürriyet inkılabıyla başlayan tebeddül-ü saltanat (saltanatın değişmesi) ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlubiyetleri ve dehşetli muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin (İslamın şiarları) sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumî'nin (2. Dünya savaşı) zemin (yer) yüzünde fırtınaları gibi, semavî (göksel) ve arzî (yersel) musibetlerle hasaret-i insaniye (insanlık bunalımı)  ile اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍâyetinin bu asra dahi bir hakikatı, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a-i i'cazını (mucize parıltısı) gösteriyor.
 
            اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ(âhirdeki ت, هـ sayılır, şedde sayılır ise) makam-ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz (1358-1359) olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasaretlerden (buhranlardan) bâhusus (sözkonusu) manevî hasaretlerden (bunalımlardan) kurtulmanın çare-i yegânesi (tek çaresi), iman ve a'mal-i sâliha (salih ameller) olduğu gibi ve mefhum-u muhalifiyle (ters manayla), o hasaretin (bunalımın) de sebeb-i yegânesi (tek nedeni) küfr ü küfran, şükürsüzlük yani imansızlık, fısk u sefahet olduğunu gösterdi. Sure-i وَ الْعَصْرِ nin azametini ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakaikın hazinesi olduğunu tasdik ederek, Cenab-ı Hakk'a şükrettik.
 
            Evet Âlem-i İslâm'ın, bu asrın en büyük hasareti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umumî'den (ikinci dünya savaşı) kurtulmasının sebebi: Kur'andan gelen iman ve a'mal-i sâliha (salih ameller) olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın (kıtlık)  sebebi dahi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasaret (bunalım) ve zayiatın sebebi de, zekat yerinde ihtikâr (stokçuluk) etmeleridir. Ve Anadolu'nun bir meydan-ı harb (savaş alanı) olmamasının sebebi; اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakikatını fevkalâde bir surette yüzbin insanın kalblerine tahkikî bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduğunu, pek çok emareler ve şakirdlerinden (takipçilerinin) binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatları isbat eder.
 
                 Ezcümle: Emarelerden (işaretlerden) biri, Risale-i Nur'a sıkıntı veren veyahut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale-i Nur'un intişarına (yayılmasına) sıkıntı verip şimdiki bir nevi tevakkuf (durmasına) devresi vermek hatasıyla, şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
 
(Sure-i Ve-l'Asr'ın Dağ Meyvesi namındaki nüktesine bir haşiyedir)
 
            اَلصَّالِحَاتِ deki ت, âhirdeki "ta"lar ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle cifirce هـ sayılabilir, اِلاَّ beraberdir. Bu noktada (1358) bu zamanımızı gösterir. Ve telaffuzca هـ okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan, şeddeler sayılmazsa ve اِلاَّ beraber değil, ikiyüz küsur sene zamana kadar iman ve amel-i sâlih ile beraber bir taife-i azîme (büyük bir grup) , hasarat-ı azîmeye (büyük bunalımlara) karşı mücahedeye devam edeceğine işaret edip, Fatiha'nın âhirinde صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ bin beşyüz kırkyedi (1547) veya bin beşyüz yetmişyedi (1577) gösterdiği zamana; hem لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ حَتَّى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
 
birinci cümle, bin beşyüz (1500) makamıyla âhirzamanda bir taife-i mücahidînin (mücadele eden grub) son zamanlarına; ve ikinci cümle bin beşyüzaltı (1506) makamıyla, galibane mücahedenin tarihine; ve üçüncü cümle bin beşyüz kırkbeş (1545) makamıyla pek az bir farkla, hem Fatiha'nın, hem Ve-l'Asrı Suresi'nin iki cümlesinin gaybî işaretlerine işaret edip, tevafuk (uygun gelir) eder.
 
            Demek bu hadîs-i şerifin üç cümlesinden herbirisi, bin beşyüz tarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine dair işaretlerine, aynen bu اَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِşedde sayılmazsa, bin beşyüz altmışbir (1561) makamıyla, hem وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ(şedde sayılır fakat بِالصَّبْرِ lâmdır) bin beşyüz altmış (1560) makamıyla iştirak (ortak olur) edip, o taife-i azîmenin (büyük grubun) mücahedatları (çabaları)  ne kadar devam edeceğini mana-yı işarî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fatiha ve hadîsin irae (gösterdiği) ettikleri tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrüb (yaklaşıp) edip, farklı bir derece tevafuk ederler ve manalarıyla da tam tetabuk (uyumlu gelmek) ederek, parlak bir lem'a-i i'caziye-i gaybiyeyi (Gaybi mucizeli bir ışıltı) gösteriyorlar.
Kastamonu Lahikası ( 204 - 206 )
 
 Cevap: Said NURSİ Asr suresindeki ayetleri bile ayetin bağlamından çıkarıp kendini merkezleştirerek imân edip salih amel işleyenlerden kastın Risale-i Nur takipçileri olduğunu söyleyebilmiştir. Bu mantığa göre Risale-i Nur okumayan ya da bu kitabın takipçisi olmayanlar kurtulmayacaktır. Öyleki Türkiye’nin yabancı ülkeler tarafından işgali sırasında işgal edilmemiş yerlerin dahi Risale-i Nur sayesinde işgal edilmediğini söyleyebilmiştir. Said NURSİ her zaman yaptığı gibi yine istediği tarihi elde edebilmek için KURALSIZLIK kuralını yine kendince uygulamış ve kendince sonuçlara ulaşmıştır.
 
 
SAİD NURSİ KUR’AN’DAKİ TEKRARIN AYNISININ KENDİ KİTABINDADA KENDİ İRADESİ DIŞINDA GERÇEKLEŞTİĞİNİ İDDİA EDİYOR:
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
 
         Aziz sıddık kardeşlerim!
 
            Ondokuzuncu Söz'ün âhirinde Kur'andaki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur'da dahi cereyan eder. Bilhâssa ikinci hikmeti tamtamına vardır. O hikmet şudur:
 
            Herkes her vakit Kur'ana muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur'anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur'aniye ekser uzun surelerde dercedilerek; herbir sure küçük bir Kur'an hükmüne geçmiş. Demek hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye (imanı gerçekleri) ve kuvvetli hüccetleri (delilleri) müteaddid (çeşitli) risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur'a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını tekrar eder.
 
             İkinci Bir Nokta: Âyet-ül Kübra'dan çıkan "Vird-ül Ekber" namındaki arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münacat'ın başındaki âyetin tefsiri diye arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa münasibdir. Biz de nüshamızda yazdık.
 
             Üçüncü Nokta: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu. Neden İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur'a ve bilhâssa Âyet-ül Kübra Risalesi'ne ziyade ehemmiyet vermiş? diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:Kastamonu Lahikası ( 54 )
 
 Cevap: Said NURSİ açık açık kendisine iradesi dışında Risâle-i Nûr’daki tekrarların Kur’andaki tekrarlar gibi yazdırıldığını söylemiştir. Nurculara bunun Allah’tan vahiy almak manasına geldiğini ve bunu söylemekle peygamberlik iddia etmekle eşdeğer olduğunu söylediğimizde “Risâle-i Nûr ilhâmla yazılmıştır ve bu vahiy manasına gelmez” diye cevap veriyorlar. Oysa hiçbir tefsir âlimi yazdığı Kur’an tefsiri için “Bu bana yazdırıldı ya da iradem dışında bana ihtâren bildirildi” dememiştir. Eğer tarihte buna dair örnek varsa –ki Said Nursi yazdığı bu kitapların bir kısmında İbni Arabî’nin benzer şeyler söylediğini söyleyerek kendince delil getirir- bu örnekte batıldır. Said NURSİ’ye ve takipçilerine sorarız “İradesi dışında kim ona bildirdi? Şeytan ya da Cinler bildirmediğine göre ya Melek ya da Allah bildirmiş olması gerek? Allah’ın bildirdiğini ise zaten açık açık söylemektedir ki bu zımnen (dolaylı olarak) peygamberlik iddiasıdır ki Allah’ın şu âyetiyle cevap veririz:
 
·           Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
  
 SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR SUNUHAT (İÇE DOĞUŞLAR) VE İLHAMAT (İLHAMLAR) YOLUYLA YAZILMIŞ:
 … ve kalblerine gelen sünuhat (içe doğuş) ve ilhamat (ilhamlar) ile açıp; Dokuzuncu Şua'ı, Onuncu Söz'den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmil (tamamlayacak) edecek.
Kastamonu Lahikası ( 212 )
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzum yok.
 
                 Sâlisen: İzharına (ortaya çıkarılmasına) bu zamanda izin yok... Fakat madem şakirdlerin (takipçilerin) gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar. İnşâallah o kudsî hizmete devam edip, o elmas kalemler ile neşr-i envâr (ışıkları yaymalarına) edecekler. Madem bütün bütün mesleğimize muhalif olan yeni hurufu (harfleri), bir-iki risale için kabul ettiğimiz halde
Kastamonu Lahikası ( 212 )
 
 Cevap: Said NURSİ ve Nurcular nezdinde İhtârât, Sunuhât ve İlhâmât adeta özel ama en önemlisi kutsallaştırılmış kelimelerdir. İhtârât kelimesinin anlamı “Hatırlatmalar”, Sunuhât “İçe doğuşlar” İlhâmât ise İlhamlar manasına gelmektedir ve bu üç kelimenin ortak mesajı ise Risale-i Nur’un Allah tarafından vahyedildiğidir. Ancak ilginç olan Risale-i Nur denilen külliyatın içinde Said NURSİ’nin takipçilerininde yazdığı usanç veren uzun uzun övgüleri, kendilerince tespitleri ve yorumlarıda yer almakta olup o halde bu ilhamlar, içedoğuşlar ve uyarmalar onlarada yapılmış oluyor ki iyice içinden çıkılmaz bir durum görülüyor. Bu iddialara karşılık yine şu âyetlere bakalım:
 
 
·           Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
SAİD NURSİ İNCİLDEKİ AYETİ BAKIN NASIL YORUMLUYOR:
 
 Evet kardeşlerim, Hazret-i İsa Aleyhisselâm İncil-i Şerif'te demiş ki: "Ben gidiyorum, tâ size tesellici gelsin." Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, demesiyle Kur'an'ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi; tesellisidir.
 
            Evet bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşey ile alâkadar olan insan için hakikî teselliyi ve istinad ve istimdad noktalarını yalnız Kur'an veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamanda, bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi isbat eden, gösteren Risale-i Nur'dur. Çünki zulümat ve evhamın (endişelerin) menbaı (kaynağı) olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) yüzer tılsımlarını (gizemlerini) keşf ve izah edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risale-i Nur'la meşgul ediyor. Re'fet Bey'in mektubunda dediği gibi, "Risale-i Nur'un en bâriz hasiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüzbirinci defa yine zevkle okunabilir" diye pek doğru demiş.
 
            Risale-i Nur'un tercümanı, hakikî vazifesinin haricinde dünyadaki istikbaliyata (geleceğe) arasıra bakması, bir derece zahirî bir müşevveşiyet (karışıklık) verir. Meselâ: Bundan otuz-kırk sene evvel diyordu: "Bir nur gelecek, bir nuranî âlemi göreceğiz" deyip; o mana, geniş bir dairede ve siyasette tasavvur (şekillenmiş) edilmiş.
 
            Hem bundan ondört, onbeş sene evvel, "Dinsizliği çevirenler müdhiş semavî tokatlar yiyecekler" diye büyük, geniş, küre-i arz (yeryüzü) dairesindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdud (sınırlı) insanlarda tasavvur (düşünmüş) etmiş. Halbuki istikbal, o iki ihbar-ı gaybiyeyi (gaybi haber vermeyi)  tasavvurunun (düşünüşün) pek fevkinde (üstünde) tefsir ve tabir eyledi. Evet Eski Said'in "Bir nur âlemi göreceğiz" demesi, Risale-i Nur dairesinin manasını hissetmiş; geniş bir daire-i siyasiye (siyasi daire)  tasavvur (düşündüğü) ettiği gibi, Sırr-ı İnna A'tayna'nın remziyle, onüç ondört sene sonra, "Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler." deyip; o hakikatı dar bir dairede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikatı tam tabir ve tefsir etti. Evet başta Isparta Vilayeti olarak Risale-i Nur dairesi, birinci hakikatı pek parlak ve güzel bir surette gösterdiği gibi; ikinci hakikatı da, medeniyet-i sefihenin (sapıtmış medeniyet) tuğyanını (haddi aşmasını) ve maddiyyunluk (maddecilik) {(Haşiye): Evet maddiyyunluk (maddecilik) taununun (vebasının) hastalığı nev'-i beşere (insanlığa) bu dehşetli sıtmayı ve küre-i arza (yeryüzüne) bu titremeyi vermiştir.} taununun (vebanın) aşılamasını çeviren ve idare eden ervah-ı habisenin (kirli ruhların) başlarına gelen bu dehşetli semavî tokatlar, geniş bir dairede, o sırr-ı İnna A'tayna'nın hakikatını, tam tamına isbat etmiş.
 
            Risale-i Nur kat'î bürhanlara istinaden (dayanan) hükümleri; sair hakaikte aynı aynına, tevilsiz, tabirsiz hakikat çıkması ve yalnız işarat-ı tevafukiye (tutarlı işaretleri) ve sünuhat-ı kalbiyeye (kalbe gelen içe doğuşlar) itimaden beyanatı, böyle dünyevî olan mesail-i istikbaliyede (geleğin sorunları) neden bazan tabir ve tevile muhtaç oluyor? diye hatırıma geldi.
 
                 Böyle bir cevab ihtar edildi ki: Gaybî istikbal-i dünyevîde (dünyanın geleceğinde) ve dünya işlerinde başa gelen hâdisatı (olayları) bildirmemekte; Cenab-ı Erhamürrâhimîn'in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem (kapalı) ve mücmel  (kısa) bir surette, ya ilham veya ihtar ile bir emareyi vesile ederek, keşfiyatta ve rü'ya-yı sadıkada bir kısım gaybî hakikatları ihsas (hisseder) eder. O hakikatların hususî suretleri, vukuundan sonra bilinir.
 
Kastamonu Lahikası ( 215 - 216 )
 
 
 Cevap: Said NURSİ Hz. İsa’yla ilgili âyetleri dahi kendine pay çıkaracak şekilde yorumluyor ve öyleki en sonunda kendisine gaybden bazı bildirimlerde bulunulduğunu söyleyerek kendi değimiyle TUĞYANDA (haddi aşmada) zirveye oturuyor. Üstüne üstelik “gelecekte bir nûr gelecek” diyerekte kendi kendini müjdeliyor (!)…Gaybın Allah’ın haricinde kimsenin bilemeyeceğine dair âyetler ise şöyle:
·             Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır yada gaybi biliyorum yada ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 
 
NURCULAR BAKIN GÜNDELİK GERÇEKLEŞEN BAZI OLAYLARI BAKIN NASIL RİSALE-İ NURA BAĞLIYORLAR :
 
      Birisi şudur ki: Bu yakında Üstadımızla beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, hem üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz, üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz bir şeker kendisine noksan olarak içmiş. Akşam üzeri, Risale-i Nur'un menba-ı intişarı (yayılma kaynağı) olan Üstadımızın odasına geldik. Emin, şeker kutusuna sarfolunan şekerleri koymak istemiş, fakat kutu sekiz şekerden fazla almamış. Emin "Fesübhanallah" der; onyedi şeker yerine kutu sekiz şekerle dolsun, diye taaccüb  (şaşırdık) ettik. İşte bu vakıa, bize şuhud (gözle görülür) derecesinde kanaat verdi ki; bu sır Risale-i Nur'a, hâdimlerine bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir iltifat-ı Rabbaniyedir (Rabbani iltifat).
 
                 İkincisi: Yine aynı günde ben, yani Mehmed Feyzi, evvelce yazıp Üstadıma teslim ettiğim Hücumat-ı Sitte Risalesi'ni bana vermek için sakladığı yerden ararken, fevkalme'mul (umulanın aksine)  bir surette bulunmaz. Birden o anda, âdetlerinin hilafına olarak hiç vuku' bulmamış bir tarzda, bir hâdise zuhuruyla, gözlüklerini bırakarak merdiven tarafına müteveccih (yöneldi) olurlar. Aynı vakitte Risale-i Nur'un intişarına (yayılmasına) ve hizmetine zarar vermek niyetiyle casus bir adamın merdivene doğru, zahiren ziyaret maksadıyla yürüdüğü görülür. Üstadın telaşlı olduğunu hisseder. Üstad, onun nazarını öteki hâdise-i bedeniyeye (bedeni olaylara) çevirir, ona der: "Görüyorsun ki ben mazurum, ziyareti başka güne bırak." O da döner, gider. Hem Mehmed Feyzi, hem Hücumat-ı Sitte, hem başka işlerimiz o tecessüsten (casusluk faaliyetinden) kurtuldu.
 
            Evet Hücumat-ı Sitte saklandığı muayyen yerinde fevkalâde bir surette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstada ârız olan bu hilaf-ı âdet halet ve o risalenin muayyen yerinde bulunmaması, kat'iyyen tesadüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o risaleyi hilaf-ı me'mul (umulanın aksine)  bir yerde bulduk. Üstadımın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir surette okudum. Üstad bize izahat veriyordu. O vakte kadar böyle mühim ve tesirli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binaen risale kendini göstermedi. İşte bu hâdise Risale-i Nur'un ihlaslı ve sadık şakirdleri her vakit bir hıfz u inayet (yardım ve koruma) altında ve daima himayet altında olduklarına şübhe bırakmıyor.
 
                 Üçüncüsü: Üstadımızın bir okka (yani kilo) peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için, bir-iki defa yiyordu. Hem bize de yediriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve halen de, yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu, ben -yani daimî hizmetçisi Emin- ve ben -yani talebesi ve hizmetçisi Küçük Hüsrev- yakînen görüp tasdik ediyoruz. Fakat bu hâdise-i bereketin ifşasından sonra, evvelce görünmeyen dibi görünmeye başladı, noksaniyetini gösterdi. Evet, bereket hususunda şâyan-ı hayret bir hâdisedir. Hem yarım kilo bir tereyağı, ekser günlerde fazlaca sarfolduğu halde, elli güne yakın devamı, şübhesiz bir bereket içine girmiş.Kastamonu Lahikası ( 58 - 59 )
 
…………………………………………………………………………………………………………………
 
   Size yazılan, dört ay gelmeyen hane sahibesi için Emin kardeşimize dedi: "Haber gönder" tekellümünde (söylemesinde), onun kapı çalması tevafuk (uygun gelmek) ettiği gibi; aynı cümle, iki defa okunduğu zaman, "Emin'e dediği" kelimesi okunduğu ânında, aşağıki kapıyı Emin açtı. Gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, "Emin'e dediği" kelimesini okuduğu vakit, aynı anda yukarı kapıyı Emin açtı, gelmek âdetine muhalif olarak geldi, girdi. Bu iki tevafuk (denk gelme), hane sahibesinin tevafukuna (denk gelme) tevafuku gösteriyor ki; en cüz'î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur.
 
            Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale-i Nur şakirdlerinden Fuad'ın İstanbul'a gidip, otuz gün te'hirinden geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi, tevafuk etti.
Kastamonu Lahikası ( 221 )
  
 Cevap: Nurcular Said NURSİ’nin ve ekibinin yönlendirmesiyle öyle paranoid olmuşlarki günlük olan her olayı Said NURSİ’nin, eserinin ve ekibinin kutsallaştırılması için kullanabilmişler. Üstüne üstelik bunlarada yürekten inanıyorlar. Bu derece günlük hayatta herkesin başına gelebilecek olaylardan yola çıkarak Risale-i Nur’un Allah tarafından korunduğuna iddia etmek mümkünse eğer o halde neden onca yazılan risaleler devlet tarafından toplatılıp yakıldı, ya da bu kitapları yazan ve yayanlar hapishanede yatmak zorunda kaldı ya da sürgünlerle cezalandırıldılar. Bu Allah’ın takdiriyse Allah hâşâ bu derece tezat işler yapar mı? Oysa Allah kendi kitabı için bile şöyle der
   “Biz sana Kur’an’ı sıkıntı çekesin diye indirmedik o ancak Allah’tan korkanlar için bir hatırlatmadır, en yüksekteki gökleri ve yeri yaratandan indirilmedir” Tâhâ Suresi 2,3,4
  
 
RİSALE-İ NURA YANGIN BİLE DOKUNAMIYOR :
Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhum bedevi bülbüllerini konuşturan Hüsrev kardeş! Risale-i Nur, Isparta'yı âfât-ı semaviye (göksel felaketler) ve arziyeden (yeryüzüne ait) muhafazasına sebeb olduğunu çok hâdisatla beraber, bu yeni zelzele hâdisesi ve muarız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hücceti oluyor. Ve Mu'cizat-ı Kur'aniye lâhikasını sizin isabetli fikrinize havale ediyoruz. Hem siz yazdığınız mikdarı gönderiniz. Biz burada tekmil eder, size de sonra haber veririz.
Kastamonu Lahikası ( 258 )
 
Risale-i Nur'un erkân-ı mühimmesinden (mühim kurmaylarından) bir zât yazıyor ki: "Adapazarı zelzelesinin (deprem) aynı gününde, zelzeleden (deprem) birkaç saat evvel, umumî ve herkese göstermek için, bir büyük tiyatro teşekkülüyle ve oyuncu kızlardan dört güzelini çırılçıplak olarak alayişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o cazibedarlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz kemal-i hiddet (tam bir öfkeyle) ve gayz (kin ile) ile onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı, mahvedip zîr ü zeber (yok)  etti. Ve o binayı hâk ile yeksan (yerle bir) eyledi." Ben, dünyanın bu nevi hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Hüsrev ve hem kahraman Çelebi zelzeleden haber vermeleri ve Hüsrev ve rüfekasının kanaatıyla, Isparta'nın gürültülü zelzelesi (deprem), karşısında Risale-i Nur'u kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiçbir zarar vermemesi ve Risale-i Nur'a muarız bir hocanın bütün hasılatını mahveden dolu o muarıza has kalması, başkasına ilişmemesi bir derece kanaat verir ki; ekser vilayetlere giren ve Adapazar'a girmeyen Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan tesettür şiarını bu derece açık ihanetiyle, Risale-i Nur onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.
 
Kastamonu Lahikası ( 262 )
 
 Cevap: Said NURSİ kendini ve eserini o derece kutsallaştırıyor ki muhalif olanların bile çarpıldığını iddia edebiliyor. Oysa Allah kendi kitabının tebliği için bile şöyle der:
    Onların ne söylediklerini en iyi biz biliyoruz, sen onların üzerinde ZORBA değilsin ve azabımdan korkanı Kur’an’la uyar… Kâf Suresi 42
 
   Said NURSİ bu tarz herzeleriyle takipçileri üzerinde bir korku havası oluşturmuş ve ilginçtir takipçileride bu korkuları yayarak onları eleştirenleri çarpılmakla tehdid edebilmişlerdir. Cehâletin kol gezdiği İslam’ın yer altına indiği tek parti döneminin zulmü sırasında dini değerlerden kasti olarak habersizleştirilmiş kitleler tabiatıyla bu gibi şeylerden korkar olmuş ve bunun gibi saçmalıkları dinden görebilmişlerdir. Ama en önemlisi yüzyıllar öncesinden zaten Kur’an terk edilip insanlarımız tasavvuf, tarikat ve hurâfelerin pençesine düştüğü için zaten beyinleri dumura uğratılmıştı. Bu çarpılma korkusu yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa geçtiği için Said NURSİ’nin bu tehditlerine boyun eğebilmişlerdir. Öyleki günlük her insanın başına gelebilecek küçük kazalar, sıkıntıları bile Risale-i Nur’a bağlayarak günahların en büyüyünü işlemişlerdir. Oysa Allah kendi kitabı için bile ZORBALIK yapmayı peygamberine dahi yasaklarken anlaşılan odur ki Nurculuk dininin yalancı peygamberi Said NURSİ kendini Muhammed a.s’dan, eserinide Kur’an’dan üstün görmüş olmalı ki kendisine ve eserine ilişmenin kötü sonuçları olacağını iddia edebilmiştir.
 Bir diğer şehir efsaneside Adapazarı depremiyle ilgili uydurulan bir hikâye ve ilginçtir bu çıplak kız hikâyesi 17 Ağustos 1999 depremi içinde söylenmişti. Özellikle bu tarz grupların ağzında bu hikâye dilden dile dolaştırılıyordu oysa Allah şöyle der:
 
   “Eğer Allah insanların işlediklerinden ötürü onları yakalasaydı yeryüzünde canlı bırakmazdı fakat Allah onlara belli bir süreye kadar mühlet verir ki ecelleri geldiği zaman Allah kullarını zaten görüyor… Fatır Suresi 45
   Bu tarz hikâyeleri hürâfeleri düşünce dünyalarının esası olarak kabul eden bu tarz dini gruplar böyle bir olay gerçekleşip gerçekleşmediğine bakmadan rivâyet edebilmişlerdir. Eğer çıplaklıktan ötürü Allah bir yeri sarsacaksa o halde Avrupa, Amerika ya da anadan doğma çıplak yaşayan Afrika yerlilerinin yaşadığı yerler çoktan yerle bir edilmeli. Ama Allah açık açık ayetinde söylediği gibi herkes kendisine biçilen ömrü yaşamakta ve elbette iyilik ve kötülük adına hesaba çekilecektir.
 
…………………………………………………
       Hem hâdisat-ı bereketin (bereket olaylarının) aynı zamanında, Risale-i Nur'un bir kerameti olarak, bir şakirdinin binlerce lira kıymetinde hanesini, ona pek yakın dehşetli bir yangından fevkalme'mul (umulanın üstünde) bir surette Risale-i Nur'un bereketiyle kurtulması ve Risale-i Nur tercümanına âhiret cihetinde çok alâkadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında yanan hanenin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherat ve altunlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit, ateş her tarafı sarmış, mücevheratını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat'iyyede (kesin tehlikede) gördüğü dakikada, Risale-i Nur tercümanı, o ateşten talebesinin hanesini kurtarmasına şiddetli dua ederken, o bîçare hanım hatırına gelmiş; acaba o yangında o âhiret hemşirem bulunmasın diye ona da -Risale-i Nur'u şefaatçi yaparak- dua etmiş. "Ya Rabbi ona merhamet eyle!" niyaz etmiş. Aynı zamanda, o hanım pencereyi kırmış, kendini iki kat yükseklikten avluya atmış, fevkalâde bir surette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem bakırı ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından, -bütün konak yandıktan sonra- bütün mücevheratı ve altunu hiç biri zayi' olmayarak, bozulmayarak bir un onu muhafaza etmiş; bulmuş, almış. Risale-i Nur'un bereketinden, hem canını, hem malını kurtarmış. Hem mezkûr hâdisat zamanında vuku' bulması münasebetiyle, Risale-i Nur'un kerametkârane (kerametli)  iki tokadı, aynı anda, vazifece ehemmiyetli iki mütecaviz  ve muacciz (etkisizleştiren) iki adamın tecavüz ve taciz ânında birinin kafasına, diğerinin ciğerine vurması {(Haşiye): Evet o mütecavizlerden birisi dehalet etti, ölümden kurtuldu; diğeri bir sene azab çekti, hem öldü.}, bizde hiç bir şübhe bırakmadı ki, hizmet-i Kur'an'daki inayet-i Rabbaniyenin (Rabbani yardımın) bir hıfz u himayet sillesidir. "Artık yeter, durunuz! Tokada müstehak oldunuz" diye manen söylemesidir.
Kastamonu Lahikası ( 61 )
 
 Cevap: Said NURSİ haddi o derece aşmaktadır ki kendi eserine karşı gelen herkesi çarpılmakla tehdid ederken içine düştüğü çelişkilerin farkında değil. Eğer bu derece Allah tarafından yardım görüyorsa o halde onca yıl neden sıkıntı çekti, neden hapishanelerde süründü ya da ordan oraya sürgüne gönderildi? Allah peygamberine bile şöyle demiştir:
 
   Onların ne söylediklerini en iyi biz biliyoruz, sen onların üzerinde ZORBA değilsin ve azabımdan korkanı Kur’an’la uyar… Kâf Suresi 42
 
   Hatta Allah peygamberine başka bir âyette şöyle der;
   
 “Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidâyet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”  
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
 
 
………………………………………………………………………….
Hem siz, hem onlar bilsinler ki sadaka belayı def'ettiği (giderdiği) gibi; Risale-i Nur Anadolu'dan, hususan Isparta, Kastamonu'dan âfât-ı semaviye (göksel afetleri) ve arziyenin def' u ref'ine (yok edilmesi ve kaldırılması) vesiledir. Evet Sabri'nin يَا اَرْضُ ابْلَعِى...وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّâyetinden istihrac ettiği mana, haktır ve mutabıktır.
 
            Evet Risale-i Nur, Sefine-i Nuh (Nuh’un gemisi) gibi Anadolu'yu Cebel-i Cudi (Cudi dağı) hükmüne getirip, küre-i arzın (yeryüzü)  yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebebdir. Çünki za'f-ı imandan (inanç zaafından) gelen tuğyan (haddi aşma), ekser musibet-i âmmeyi (genel musibeti) celbettiği (çektiği) gibi; imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o musibet-i âmmeyi (genel musibeti) dairesinin haricine bırakmağa rahmet-i İlahiye (ilahi rahmet) tarafından vesile oldu. Bu ehl-i dünya, bu Anadolu halkı Risale-i Nur'a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, zelzeleler ve taunların (vebaların) istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir halde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
 
            İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber; şimdi yanımdaki Feyzi ile Emin ve bütün bana temas eden dostlar şahiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek defa, ne Harb-i Umumî'yi, ne siyaseti sormamışım. Ve odamdan işitilen radyoyu da, üç senedir dinlemedim. Halbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münasebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya imana tecavüz eder. Onları, Cenab-ı Hakk'a havale ediyoruz. Hem ehl-i siyasete hiç münasebetimiz olmadığı halde, kat'î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddi ve tedenni-i mutlakadan (mutlak alçalma)  kurtaracak yegâne çaresi, Risale-i Nur'un esasatıdır (esaslarıdır).
            Bu hâdisede sıkıntı çeken masumlar ve üstadları bilsinler ki; ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet ve hakikî tefekkür-ü imaniye ile bir saati, bir sene taat hükmüne geçtiği gibi, inşâallah onların sıkıntıları da öyle sevaba medar olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferah ve sürurla karşılamalı. Fakat Hazret-i Ali'nin (R.A) iki defa سِرًّا بَيَانَةً سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binaen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhafaza etmekle mükellefiz.
Kastamonu Lahikası ( 131 - 132 )
 
 Cevap: Said NURSİ yine tehditler savurmakta ama enteresandır Allah’tan yardım aldığını iddia ettiği halde dönemin tek parti hükümeti tarafından ordan orayada savrulmakta, hapishanelerde gün saymakta ama enteresandır kendisine ilişenlerin başına musibetler geldiğini iddiada edebilmektedir. Elbette bu yalanları bile bile söylemektedir. Allah kendi peygamberine dahi böyle yetkiler vermediğini Kur’an’da söylemektedir.
…………………………………………………………………………………………
Beşincisi: Risale-i Nur'un bir talebesi, Risale-i Nur'a çalışamadığının bir sebebi, derd-i maişetin (geçim derdinin) ziyadeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale-i Nur'a çalışmadığın için derd-i maişet (geçim sıkıntısı) sana şiddetlendi. Çünki bu havalide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i Nur'a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferahlık ve maişette sühulet görüyoruz.
Kastamonu Lahikası ( 135 )
 
 Cevap: Said NURSİ utanmadan sıkılmadan insanların ekonomik refaha çalışmayla çabalamayla değil kendi kitabına bağlanılarak ulaşılabileceğini söylerken kendisi hapishanelerde bir kuru ekmeğe muhtaç kaldığını unutmaktadır, yoksa aslında bu adam hapishanelere falan düşmedi mi? Yoksa bunlar bir düzmece mi?
 
…………………………………………………………………………
(Risale-i Nur şakirdlerinden Emin ve Feyzi'nin bir fıkrasıdır.)
 
            Hem Risale-i Nur'un kasabalara ve cemaatlere berekete medar olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi; şahıslara da, pek zahir bir surette hem bereket ve hüsn-ü maişet (ona çalışanlara); ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi.. bu havalide çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde; çalıştığımız zaman pek zahir bir surette bir hüsn-ü maişet, bir inayet gördüğümüz gibi, Risale-i Nur veya şakirdleri aleyhinde çalışanlara şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz. Ezcümle:
 
            Risale-i Nur'un erkânından birisi, kat'î bir surette haber veriyor ki: Üç-dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp, münafıkane tedbir kurdukları hengâmda; üç gün sonra o üç-dört adamın haneleri ve birinin dükkânı yanıp, herbiri binler lira zayiatla tokat yediler.
 
            Hem bir dessas casus adam, Risale-i Nur şakirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest olarak- "Ben bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur şakirdleri yerinde, o adam iki sene hapse girdi.
 
            Hem bedbaht, muannid (inatçı )bir adam, Risale-i Nur aleyhinde hem şakirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecavizane bulunduğu hengâmda, bir-iki gün sonra meyhaneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu neviden çok hâdiseler var. Demek Risale-i Nur dostlara tiryak olduğu gibi, düşmanlara da saıka (kasırga) oluyor.
 
Kastamonu Lahikası ( 217 )
……………………………………………………………………………….
    Sava Medrese-i Nuriye'nin kıymetdar bir talebesi Marangoz Ahmed'in güzel ve hâlis manzumesi bizi memnun edip, Lâhika'ya girdi. Hususan Risale-i Nur'un sandalyasından masumları inmedikleri ve "O nurlu sandalyada oturan, yangınlar, tuğyanlardan kurtulur." diye sözleri güya tam Medreset-üz Zehra'nın hakikî bir talebesi, istikbalden zamanımıza gelmiş bize teselli veriyor ve masum talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.
 
Kastamonu Lahikası ( 237 )
 
 Cevap: Oysa Allah şöyle der :
    Onların ne söylediklerini en iyi biz biliyoruz, sen onların üzerinde ZORBA değilsin ve azabımdan korkanı Kur’an’la uyar…Kâf Suresi 42
 
   Hatta Allah peygamberine başka bir âyette şöyle der ;
   
 “Eğer ki insanların sana itirazları senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”  
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur. Âl-i İmran Suresi 129
 
   Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer:
 “Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:
 
    İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.
 
 
 
SAİD NURSİ HER ZAMAN YAPTIĞI GİBİ YİNE RİSALE-İ NURU KENDİSİNE AİT OLMADIĞINI –DOLAYLI OLARAK ALLAH’TAN OLDUĞUNU İDDİA EDEREK- ŞÖYLE DİYOR :
 
      İkinci Esas: Ey kardeşlerim! Sizler biliyorsunuz ki; bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas (hissettiren) eden hâlâttan (hallerden) şiddetle ictinab (uzak duruyoruz) ediyoruz. Elbette burada, altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkikatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada şiddetle tekdir etmişim. Benim haddimden fazla mevki vermeyiniz, diye sizden darılıyorum. Yalnız, Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabına, ben de onun bir şakirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârane (onaylar şekilde)  teslimi ve irtibatı, şâkirane kabul ediyorum. İşte bu derece enaniyetten (bencillikten) ve benlikten ve şan ü şeref namı altındaki riyakârlıktan (gösteriş yapmaktan) kaçmayı düstur-u hareket (hareket ilkesi) ittihaz (edinen) eden adamlara karşı ehl-i hükûmetin, ehl-i idare ve zabıtanın evhama (endişelere)  düşmeleri ne kadar manasız ve lüzumsuz olduğunu divaneler de anlar.
 
Said Nursî
Kastamonu Lahikası ( 146 )
 
 Cevap: Said Nursi yukarıdaki bu pasajda açık açık Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğunun kendisinin yazmadığını ve bunun kendisine Allah tarafından gönderildiğini bir sürü kelime oyunu sonrası söylemektedir. İlginçtir enaniyet, kendini beğenmişlik ve kendisine yapılan aşırı övmelere karşı olduğunu söylerken öte yandan Risale-i Nura ilişenlerin belalara maruz kaldığını söyleyebilmiştir. Alçak gönüllülük gösterisinde bulunurken öte yandan eserine ve kendine karşı gelenleri tehditten geri durmamış ve kendini göklere çıkarabilmiştir. Bu derece çelişkiler içinde olan Said NURSİ maalesef büyük bir kitle tarafından sorgulanmaksızın kabul görmüş oda bu ilgi sonucunda iyice zıvanadan çıkmıştır.
 
SAİD NURSİ KENDİ ESERİNİ KUR’AN VE İSLAMLA BİR TUTUYOR:
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Dün Emin bu havaliye gelen bir kolordu münasebetiyle, istemediğim ve Rus'un harbe devamını bilmediğim halde; Rusya'nın Kafkas'la ittisali kesilmesini söyledi. Ben onun sözünü kesip susturduğum halde, kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi. Sonra bugün namazda ve tesbihatında iken, manevî tarzda denildi ki: Küre-i Arz'da (yeryüzünde)  çarpışan, mücadele eden cereyanlardan her halde birisi İslâmiyete ve Kur'ana ve Risale-i Nur'a ve mesleğimize tarafdar olacak; bu noktadan ona karşı bakmak gerektir. Bakmamak için bir-iki mektubda yazdığım sebebler çendan kalbe, akla kâfidir; fakat meraklı ve hevesli olan nefse kâfi gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbihatta ihtar edildi ki:
Kastamonu Lahikası ( 150 )
 
SAİD NURSİ HZ. ALİ’NİN YANINDA GAVS-I AZAM DEDİĞİ ABDULKADİR GEYLANİNİNDE KENDİSİNİ GAYBDEN HABER VEREREK MÜJDELEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR ;
 
     Amma Risale-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) ihbaratı nev'inden, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'a nazar-ı dikkati (dikkat nazarını)  celbetmesine (çekmesine)  mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i'cazının şe'nindendir (işinden) ve o lisan-ı gaybın (gaybın dili) belâgat-ı mu'cizekâranesinin (mucizeli bir şekilde edebi gücün) muktezasıdır (gereğidir).
 
            Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda (esnasında), manevî bir ihtarla: "Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edildiğine)  dair eski evliyalardan  (ermişlerden) şahid getiriyorsun. Halbuki وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ sırrıyla en ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andır. Acaba Risale-i Nur'u Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur'andan istimdad eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yı sarihinin (açık mananın) teferruatı (ayrıntıları) nev'indeki tabakattan mana-yı işarî tabakasında ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne (girmesine) , medar-ı imtiyazına (seçkin noktasına) bir kuvvetli karine (delil)  bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izah ve bir kısmını mücmelen (özet)  gördüm. Kanaatımda hiçbir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı.
 
            Ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur'la muhafaza niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki; âyetin mana-yı sarihi budur, tâ hocalar فِيهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki:
 
            Mana-yı sarihinin tahtında müteaddid (çeşitli) tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işarî ve remzîdir ve o mana-yı işarî de bir küllîdir. Her asırda cüz'iyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının külliyetinden bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ülema mabeyninde cari bir düstur-u cifrî ve riyazî (matematiksel) ile karineler (ipuçları), belki hüccetler (deliller) gösterilmiş iken, Kur'anın âyetine veya sarahatine (açıklığına) değil incitmek, belki i'caz ve belâgatına (edebi gücüne) hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye (gabya ait işaretler) itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur'aniyeden hadd ü hesaba gelmeyen istihraclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
 
            Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab (garipseyen) ve istib'ad (uzak gören) edip itiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta ve böyle ihtiyac-ı şedid (şiddetli ihtiyac) zamanında böyle bir eserin zuhuru, vüs'at-i rahmet-i İlahiyeye (ilahi rahmetin genişliğine) delildir demeye mecbur olur.
Kastamonu Lahikası ( 159 - 161 )
 
      Cevap: Said NURSİ kendisine yapılan itirazlara bile tahammül göstermemiş hatta haklı olarak onun ilmi yüzeyselliğini eleştirenlere çam çekirdeğinden çam ağacı nasıl oluyorsa benim gibi yarı ümmi birindende mucizeli bir şekilde bir kitap zuhur etmiş olabilir gibi saçma sapan bir cevap vermiş. Kaldıki gaybın Allah’tan başka kimsenin bilinemeyeceğininde bilincinde olduğu halde kendisine gelen ihtarla ayetlere ters olarak kendince hükümler çıkarabilmiştir. Şimdi Gaybın Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceğine dair ayetleri tekrar hatırlayalım:
·            Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
·         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır yada gaybi biliyorum yada ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
·         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
·         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
·         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybı biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
·         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
·         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
·         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
·         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
 
 
 SAİD NURSİ KENDİNİ YARI ÜMMİ İLAN EDEREK ESERİNİN KENDİSİNE AİT OLMADIĞINI TEKRAR VURGULUYOR :
…..Zahiren mağlubiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz, mütemadiyen (periyodik olarak) tarassud (gözetim) altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir (nefret ettirmek) etmek vaziyetinde bulunan bir adam, elbette dalalete karşı galibane mukavemet eden ve milyonlar efradı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir. O eser onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'un öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızası beraber olmak şartıyla o on dakikalık işi on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamaz ve hâkeza...
Kastamonu Lahikası ( 162 )
 
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
     Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki: Ben, Risale-i Nur'un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise (Risale-i Nur), Arş-ı A'zam'la bağlı olan Kur'an-ı Azîmüşşan ile bağlanmış bir hakikî tefsiridir. Benim şahsımdaki kusurat, ona sirayet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâki elmaslarının kıymetini tenzil edemez.
 
                 Sâniyen: O vaiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevketmeyiniz. Hattâ tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.
 
            Hem elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhâssa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düsturunu rehber ediniz.
Kastamonu Lahikası ( 247 )
………………………………………………………………………………………………………………………………………….
 
Hem bir adam, kendi başına cesareti güzel de olsa, bir cemaat-ı mütesanideye girdikten sonra, onların istirahatını ve sarsılmamalarını muhafaza etmek için, o şahsî cesareti istimal edemez. سِيرُوا عَلَى سَيْرِ اَضْعَفِكُمْ hadîs-i şerifinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem ehl-i siyaseti Risale-i Nur'a karşı cephe almağa ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes'eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risale-i Nur şakirdleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vâcibdir. Hattâ sizde cüz'î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize tesir ediyor.
Kastamonu Lahikası ( 248 )
 
Cevap: Said NURSİ yukarıdaki pasajlarda artık Hz. Peygamberle kendini özdeşleştirip kendini yarı ümmi ilan ederken Risale-i Nur’unda Allah’tan gelen bir kitap olduğunu hatta arştan geldiğini açık açık söyleyerek resmen kendisine vahiy geldiğini söylemiş olmaktadır. Ancak enteresandır Said NURSİ yine başka bir çelişkiye düşüp kendisine karşı gelenleri incitmemek lazım geldiğini ve onlara karşı müsamahalı davranılması gerektiğini söyleyerek yaptığı tehditleri vs bir anda unutmuşa benziyor. Şimdi peygamberlik iddia edenlere karşı Allah’ın ayetini tekrar hatırlayalım;
·           Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
 
 
BAKIN BİR NURCU ZUMER SURESİNDEKİ BİR AYETİ NASIL SAİD NURSİ İLE İLİŞKİLENDİRİYOR:
Küçük Hüsrev Feyzi'nin bir istihracıdır
 
(Otuzüçüncü Âyet'ten Hâfız Ali'nin istihracının bir zeyli ve lâhikasıdır.)
 
            Sure-i Zümer'de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِâyet-i azîmenin mana-yı sarihinden başka bir mana-yı işarî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur ve tercümanı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.
 
            Çünki اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ cümlesi, hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyazî ile bin üçyüz yirmidokuz (1329) veya sekiz (1328) eder. Demek مَنْ külliyetinde ve فَهُوَ işaretinde dâhil ve medar-ı nazar bir ferd, inşirah-ı sadr {(Haşiye): Bu şerh-i sadra (göğsün rahatlatılması) münasebetdar (ilgili) bir tevafuktur ki, Üstadımdan anladım; yirmibeş senedir daima ve en mühim bir duası اَللّٰهُمَّ اشْرَحْ صَدْرِى لِْلاِيمَانِ وَ اْلاِسْلاَمِ münacatı olmuş.} nuruyla başka bir halete girip, eski sıkıntıdan kurtulup, nuranî bir mesleğe giren bir şahsı, eski ve yeni harb-i umumînin (dünya savaşı) gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen (dolaylı olarak) bakar.
 
            فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ deki نُورٍ مِنْ رَبِّهِ kelimesi, Risale-i Nur ismine ve manasına hem cifri, hem sureti, hem manası tevafuk ettiği gibi; اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِْلاِسْلاَمِ فَهُوَ cümlesinin de makam-ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale-i Nur'un tercümanı olan Üstadımın -tahkikatımla- aynen vaziyetine tevafuk (uygun düşer) ediyor.
 
            Çünki o zamanda harb-i umumînin (dünya savaşı) mebde'lerinde (başlangıçlarında), Üstadım eski âdetini vesair ulûm-u felsefeyi (felsefe ilimlerini) ve ulûm-u âliyeyi (üstün ilimleri) bırakıp, tam bir inşirah-ı sadrla (göğsünün genişlemesiyle)  Risale-i Nur'un fatihası ve birinci mertebesi olan İşarat-ül İ'caz tefsirine başlayıp, bütün himmetini, efkârını (fikirlerini) Kur'an'a sarfetmeğe başladığına tevafuku kavî bir emaredir ki; bu asırda o küllî mana-yı işarîde medar-ı nazar bir ferdi, Risale-i Nur'un tercümanı ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsini temsil eden mümessilidir.
 
            Evet madem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan her asırda her ferde hitab eder bir ilm-i muhit (kapsayıcı bilgi) ve bir irade-i şamile (kapsayıcı irade) ile herşeye bakabilir; ve madem ülema-i İslâm'ın (İslam alimlerinin) ittifakıyla, âyetlerin mana-yı sarihinden (açık anlam) başka işarî ve remzî ve zımnî (dolaylı) müteaddid (çeşitli) tabakalarda manaları vardır.
 
            Ve madem يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا gibi hitablarda her asır gibi, bu asırdaki ehl-i iman, Asr-ı Saadetteki mü'minler gibi dâhildir.
 
            Ve madem İslâmiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Kur'an ve Hadîs ihbar-ı gaybî ile, ehl-i imanı onun fitnesinden sakınmak için şiddetle haber vermiş.
 
            Ve madem hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyazî, eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emare olabilir.
 
            Ve madem Risale-i Nur ve tercümanı ve şakirdleri, iman ve Kur'an hizmetinde parlak ve tesirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.
 
            Ve madem bu büyük âyet, hesab-ı cifirle bu asra ve iki harb-i umumîye bakar. Eski harbin patlamasına ve Risale-i Nur'un zuhuruna tevafuk ettiği gibi, manen de gösterir. Elbette mezkûr hakikatlara ve kuvvetli karinelere binaen bilâ-tereddüd hükmederiz ki: Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi ve tercümanı, bu âyet-i azîmenin mana-yı işarî tabakasının külliyetinde dâhil ve medar-ı nazar bir ferdidir. Ve bu âyet ona işaret eder. Ve mana-yı remziyle ondan da haber verir. Ve ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caziyeyi gösterir, denilebilir ve deriz.
 
             Tahlil: Bir ش iki ر yediyüz. ف م ن ل ikiyüz. ص د هـ ا yüz. س م yüz. İsm-i Celal altmışyedi. İki ل altmış. فَهُوَ doksanbir. لِْلاِسْلاَمِ daki iki veya üç elif, iki veya üç. ح sekiz. نُورٍ مِنْ رَبِّهِ, "Risale-i Nur" Her ikisinde نُور var. "Risale" de ر, رَبِّهِ'deki ر'ya mukabildir. Eğer نُورٍ deki tenvin sayılsa, النُّور da dahi şeddeli ن sayılır, yine ittihad ederler. نُورٍ den başka مِنْ به doksanyedi ederek, Risale-i Nur'da kalan هـ ل س iki Elif dahi doksanyedi ederek, tam tevafuk eder. Türkçe telaffuzda Risale-i Nur hemze ile okunması zarar vermez.
            Sure-i Maide'nin ondördüncü âyeti قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ
 
            Sure-i Nisa'nın âhirinde يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًاâyeti gibi, Risale-i Nur mana ve cifir cihetiyle, mana-yı işarî efradından olduğuna kuvvetli bir karine buldum.
 
            İkinci âyet olan Sure-i Nisa âyeti, Birinci Şua olan İşarat-ı Kur'aniye'de, Üstadım işaretini beyan etmiş. Birinci âyet olan Sure-i Maide'nin ondördüncü âyeti hem bunun işaretini teyid ediyor, hem de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُâyetinin işaratını tasdik ediyor.
 
            Evet bu asırda mana-yı işarî tabakasından tam bu âyetin kudsî mefhumuna bir ferd, Risale-i Nur olduğuna kim insaf ile baksa tasdik edecek.
 
            Madem Risale-i Nur bir ferdi olduğuna manevî münasebet kavîdir. Madem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır (1366), eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir (1362). Ve madem Risale-i Nur, Kur'an-ı Mübin nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab-ı mübindir. Ve madem zahiren ondan daha ileri, o vazifeyi ağır şerait altında yapanları görmüyoruz. Ve madem âyetler, sair kelâmlar gibi cüz'î bir manaya münhasır olamaz. Ve madem delalet-i zımnî ve işarî ile kaideten mefhum-u kelâmda dâhil oluyor. Ve madem Necmeddin-i Kübra ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi pek çok ehl-i velayet, mana-yı zahirîden başka bâtınî ve işarî manalar ile ekser âyâtı tefsir etmişler; hattâ tefsirlerinde Musa (A.S.) ve Firavun'dan murad, kalb ve nefistir dedikleri halde ümmet onlara ilişmemiş; büyük ülemadan çokları onları tasdik etmişler. Elbette âyetin delalet-i zımniye ile Risale-i Nur'a kuvvetli karineler ile işareti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
 
             Tahlil: قَدْ جَاءَكُمْ 169. مِنَ اللّٰهِ 157. نُورٌ tenvin ile beraber 306. وَ كِتَابٌ مُبِينٌ tenvinlerle beraber 631. يَهْدِى بِهِ اللّٰهُ 103. Yekûnü, 1366. Eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazlarsa, bu seneki muharrem tarihine; yani 1362'ye tamam tevafuk eder. Eğer مُبِينٌ deki tenvinde vakfedilse, bin üçyüz onaltıdır (1316) ki; hem Risale-i Nur'un mukaddematına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şua'da beyan edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhur tarihe tevafuk eder.
Kastamonu Lahikası ( 185 - 189 )
 
     Cevap: Görünen o ki bu Nurcu bilinçli olarak âyetleri çarpıttığının farkında ve bu çarpıtmalara karşılık getirdiği savunma ise bazı tasavvuf sapkınlarının Nurculara benzer yaptığı yorumlardır. Zira Kur’an onları yalanlıyor ve bunun farkındadırlar. Bu Nurcu hocası Said NURSİ gibi âyetleri kafasına göre yorumlayıp istediği tarihe ulaşmak için KURALSIZLIK kuralını uygulayarak kendince sonuçlara ulaşmıştır. Şimdi gelin bu tür insanlar için Allah’ın ayetlerini hatırlayalım:
   
 Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
 Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
 
 
 SAİD NURSİ KENDİNİ MÜCEDDİD –DİNİ YENİLEYEN- OLARAK İLAN EDİYOR :
(Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyade hüsn-ü zannını ta'dil etmek münasebetiyle yazılmış, belki size de faidesi olur diye gönderildi.)
 
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
 
            Aziz, sadık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet!
 
            Senin, müceddid hakkındaki mektubunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:
 
            Evet bu zaman hem iman ve din için, hem hayat-ı içtimaiye (sosyal hayat) ve şeriat için, hem hukuk-u âmme (kamu hukuku) ve siyaset-i İslâmiye (İslami siyaset) için, gayet ehemmiyetli birer müceddid (yenileyici) ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi (inanç hakikatlarını) muhafaza noktasında tecdid (yenilemesi) vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve hayat-ı içtimaiye (Sosyal hayat)  ve siyasiye daireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
            Rivayat-ı hadîsiyede (hadis rivayetlerinden) , tecdid-i din (din yenilenmesi) hakkında ziyade ehemmiyet ise, imanî hakaikteki tecdid itibariyledir. Fakat efkâr-ı âmmede (genel kanı) , hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye (İslami sosyal hayat)  ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese (mercekle) ile o nokta-i nazardan bakıyorlar, mana veriyorlar.
 
            Hem bu üç vezaifi (görevleri) birden bir şahısta, yahut cemaatte, bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevî'nin (A.S.M.) cemaat-ı nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-ı manevîde ancak içtima edebilir. Bu asırda, Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'un hakikatına ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsine, hakaik-i imaniye muhafazasında tecdid (yenileme) vazifesini yaptırmış. Yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede (kutsal vazife) tesirli ve fatihane neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalalet hücumuna karşı tam mukabele edip, yüzbinler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırkbinler adam şehadet eder.
 
            Amma benim gibi âciz ve zaîf bir bîçarenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında, şahsımı medar-ı nazar etmemeli diyor ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale-i Nur'la alâkadar olanlara selâm ediyoruz.
 
Risale-i Nur şakirdlerinden
Emin, Feyzi, Kâmil
Kastamonu Lahikası ( 189 - 190 )
 
     CEVAP: Nurcuların ve birçok kendine İslamım diyen gruplar MÜCEDDİD inanışına sahiptir ve enteresandır bu inanışıda uydurma bir hadise dayandırmaktadırlar. Müceddid “yenileyen” manasına gelir ve Nurcularla onlara benzer inananlara göre her yüzyılda bir DİNİ YENİLEYEN birileri gelir ve Nurcular nazarında kendi çağındada bu kişi Said NURSİ’dir. Oysa inandıkları dinin ESKİDİĞİNİ söylemiş olduklarının farkında değiller. Zira Allah’ın dini eskimezki bir kulu kalksın onu yenilesin. Allah’a ait olan bir şeyi kulu nasıl değiştirip yenileyebilir? Ancak Nurcular o kadar ileri gitmekteler ki Allah’a ait olan din üzerinde ameliyat bile yapabilmektedirler ki yaptıkları Ebced ve Cifr hesaplarıyla bunuda fazlasıyla ispatlamışlar. Şimdi gelin Allah’ın dini için söylediği âyetlere bakalım:
 “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim üzerinizdeki nimeti tamamladım ve din olarak sizin için İslamı seçtim” Maide Suresi 3
 “ Dikkat edin halis olarak Din Allah’ındır. Allah’ın berisinde dostlar edinenler der ki “biz bu şahısları bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara kul köle oluyoruz. Allah onların anlaşmazlığa düştüğü şeyler hususunda hükmünü verecek Allah görmezlikten gelen ve yalancılara doğru yolu göstermez” Zümer Suresi 3
“Deki ben dini Allah’a halis kılarak ona kul olurum. Sizde onun berisinde kimi diliyorsanız ona kul olun, de ki şüphesiz kıyamet günü gerçekten kaybedenler kendileri ve aileleridir. Dikkat edin bu apaçık kayıptır. Zümer Suresi 15
 
 
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
            Kardeşlerim!
 
            Kur'an'ın bir tek âyetinin bir tek işareti ihbar-ı gayb (gaybden haber verme) nev'inden bir lem'a-i i'caziyeyi (mucizeli parıltı) tevafuk (denk gelmesiyle) suretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar (hatırlatma) ile gördüm.
 
            اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا Bu âyet-i kerimenin makam-ı cifrîsi -şedde ve tenvin sayılmazsa- bin üçyüz ellibir (1351), مَيْتًا'in aslı مَيِّتًا olmasından bin üçyüz altmışbir (1361) ederek; bu tarihte, umûr-u azîmeden (büyük işlerden) bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mana-yı işarî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr-u azîmeden (büyük işlerden)  böyle bir acib gıybet aynı tarihte, aynı senede vukua geldi. Şöyle ki:
 
            Onsekiz sene müddetinde Sünnet-i Seniyeyi muhafaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps-i münferid (tek başına hapis) hükmünde ihtilattan (insanlar içine karışma)  men' (yasak) ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibadetgâhında ezan-ı Muhammedî okuyup "Allahü Ekber" dediğinden ve "Lâ ilahe illallah" hakikatını güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkife (göz altına) alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emare ve karinelere istinaden inayet-i İlahiyeden geldiğine kat'î bir kanaatı ile işarat-ı Kur'aniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musibetzede arkadaşlarına bir teselli niyetiyle beyan ettiği için onu gıybet ve galiz tabiratla teşhir etmek ve onun dersleriyle imanlarını kurtaran masum şakirdlerini ondan tenfir (nefter ettirip) edip şübheler vermek; güya ortalıkta medar-ı inkâr (inkar noktasında) hiçbir şey yok ve hiçbir münkeratı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçarenin mevhum bir hatasını, sekiz senede seksen müdakkiklerin (araştırmacıların) nazarında saklanan ve sathî (yüzeysel) ve inadî nazarına göre bir içtihadî yanlışını görüyor zannıyla galiz (ağır) tabirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kasden işaretine medar olabilir azîm bir hâdisedir. Bence, Kur'an'ın nasılki her sure ve bazan bir âyet ve bazan bir kelime bir mu'cize olur; öyle de bu âyetin tek bir işareti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caziyedir.
 
            Bu âyetin bu işareti, bu asırda, Risale-i Nur şakirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emare var:
 
             Birincisi: Birinci Şua olan İşarat-ı Kur'aniye Risalesinde, Risale-i Nur'a ve tercümanına da işaret eden beşinci âyet olan اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِgayet kuvvetli karinelerle مَيْتًا kelime-i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i manasıyla Said-ün Nursî'ye tevafuk etmesidir.
 
             İkinci emare: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhir... âyetinin makam-ı cifrîsi ve riyazîsi bin üçyüz altmışbir (1361) etmesidir ki; aynı tarihte, o acib hâdise oldu.
 
             Üçüncü emare: ......
 
            İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi (yermeyi) zemmeden (yeren)  ve mu'cizane gıybetten altı cihetle zecreden اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًاâyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Manen, "Bana bak!" dedi. Ben de baktım, birden tesbihat içinde gördüm ki: 1351'den, tâ 1361 tarihini gösterdi. Halimize baktım; perde altında 51'den, tâ 61'e kadar Risale-i Nur meded beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nevi taarruz bulunmuş ve 61'de birden patlamasıdır.
 
             Tahlil: ت خ bin. م م ى ى yüz. ل ل ك ك yüz. Üçüncü ن ى م yüz. ح ح ح ب د otuz. Dördüncü ى on. Beş elif, bir هـ ile beraber on. Âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için yekûnü bin üçyüz ellibir (1351). مَيْتًا aslı yâ-i müşeddede olduğundan bin üçyüz altmışbir (1361) eder.
 
            (Haşiye): Bu âyet bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bizi gıybet edenleri unutmalıyız, medar-ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallah, daha tekerrür etmeyecek.
 
* * *
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
 
            Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Size üç noktayı beyan etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu:
             Birincisi: "Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdahalesi olduğundan; insan zahirî sebebe bakıp bazan haksız hükmedip, zulmeder. Kader, o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder" diye, Risale-i Nur'da bir kaide-i esasiyedir.
 
            Hem şimdiye kadar Risale-i Nur'un başına gelen hâdiselerde bir dest-i inayet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sabittir.
 
            Bu iki cihette kalbden bir sual çıktı: "Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech-i adalet ve rahmet nedir?" Hatıra böyle bir cevab geldi ki:
 
            Risale-i Nur'a, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale-i Nur'u tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdar olur. Ve Risale-i Nur ülema dairesinde ve İstanbul âfâkında tezahür edecek. İşte vech-i rahmet ve inayet!
 
            Amma kader-i İlahînin vech-i adaleti şudur ki:
 
            Risale-i Nur'un hakikatıyla ve şakirdlerinin (takipçilerinin) şahs-ı manevîsiyle (manevi şahıs) tezahür (ortaya çıkan) eden fevkalâde imanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçare tercümanına vermek ve ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, imana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete (ümmetin sosyal hayatına) dair hizmeti, kâinatta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin (iman gerçeklerinin) çalışmasına racih (tercih eder) gördüklerinden; o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyade hüsn-ü zanları ehl-i siyasete, inkılabcı bir siyaset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale-i Nur'a karşı hayat-ı içtimaiye (sosyal hayat) noktasında cephe almak ve fütuhatına (fetihlerine)  mâni' olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hata, hem zarar büyüktür. Kader-i İlahî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izale etmek ve öyle ümid besleyenlerin ümidlerini ta'dil etmek için, en ziyade öyle cihetlerde yardım ve iltihaka (katılıma) koşacak olan ülemadan ve sâdâttan (seyitlerden) ve meşayihten (şeyhlerden) ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muarız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adalet etti. "Size kâinatın en büyük mes'elesi olan iman hizmeti yeter" diye bizi merhametkârane (merhametli bir şekilde) o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra lillahilhamd, o muarızı (karşı çıkan) susturdu; o ateşi söndürdü. Fakat münafıklar söndürmemek için çalışıyorlar.
 
                 İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan (hakaret etme) çıkan kaht u galâ (kıtlık) ve açlık ve zaruret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat-ı ulviye-i diniyeyi (yüce dini hislere) bir derece susturmaya vesile olup, ehl-i dalalete (sapıklık ehline) yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyade ekmeği düşünüp hayata, yaşamağa yardıma koşup, vazife-i hakikiyesini (gerçek görevini) ikinci derecede bırakır. Buna karşı Risale-i Nur'un şakirdleri (takipçileri) bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffaret-üz zünub (günahları örten) ve bir riyazet-i şer'iyeye (şeri arınma çabası) çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyamla (orucu bozmakla)  Ramazanın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musibet, masumları da incitir. Fakat Risale-i Nur şakirdleri (Takipçileri) ve masumları, o musibeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyazete (nefis terbiyesi çalışması) kalbederler (çevirirler). Kanaat ve iktisadla karşılarlar.
 
                 Üçüncü Nokta: İki mes'eledir.
 
                 Birincisi: Müdakkik Hoca Sabri, Feyzi'nin istihracına dair Feyzi'ye yazdığı mektub güzeldir. Lâhika'ya girdikten sonra, hocalar فِيهِ نَظَرٌ dememek için bazı kelimatı ta'dil (değiştirildi) edildi.
 
                 İkinci Mes'ele: İstanbul ülemasının en büyüğü ve en müdakkiki (araştırmacı) ve çok zaman Müfti-yül Enam olan eski fetva emini, meşhur Ali Rıza Efendi; Birinci Şua İşarat-ı Kur'aniye ve Âyet-ül Kübra gibi risaleleri gördükten sonra, Risale-i Nur'un mühim bir talebesi olan Hâfız Emin'e demiş ki:
 
            "Bedîüzzaman, şu zamanda din-i İslâma en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde feragat-ı nefs (kendinden geçip) edip yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydana getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her suretle şâyan-ı tebrik olduğunu ve Risale-i Nur müceddid-i din (dini yenileyen) olduğunu ve Cenab-ı Hak onu muvaffak-un bilhayr (hayırla başarıya ulaştırsın) eylesin, âmîn" diyerek; bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle; Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin pederleri olan Sultan-ül Ülema'nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:
 
            "Bu misillü, Bedîüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır." demiş ve Hoca Mustafa'ya emretmiş: "Söylediğimi yaz!"
 
            Bedîüzzaman'a kemal-i hürmetle (tam saygıyla) selâm ederim. Te'lifatınızın ikmaline hırz-ı can ile dua etmekteyim (yani, ruha nüsha olacak kadar kıymetdardır). Bazı ülema-üs sû'un (kötü alimlerin) tenkidine uğradığına müteessir (etkilenme) olma. Zira yemişli ağaç taşlanır, {(Haşiye): Yani: Mübarek, tatlı meyveleri bulunan ağaçlara taş atanlar, akılları varsa tatsınlar ve yesinler; çürütmeye lâyık ve kabil değiller, demektir. Feyzi} kaziyesi meşhurdur. Mücahedatınıza (çalışmalarınıza)  devam buyurun. Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak âcilen murad ve matlubunuza (istediğinize ) muvaffak-un bilhayr (hayırla başarı) eylesin! Bâki Hakk'ın birliğine emanet olunuz.
 
Eski Fetva Emini Ali Rıza
Kastamonu Lahikası ( 190 - 195 )
 
        Cevap: Eğer bu fetva emini Said NURSİ’nin bütün fikirlerinden haberdar değilse mazur görülebilir ancak eğer Said NURSİ’nin onca İslam karşıtı düşüncelerini gördüğü halde bunu onaylıyorsa maalesef bizede şunu demek düşer “demekki o dönemde dahi işin ehli olmayan insanlarda bu hususta kelamlar edebilmiş”. Said Nursi kendisini Allah’ın dinini yenileyen olarak lanse etmekte beis görmediği gibi İslamı hakkıyla bilmeyen ehil olmayan kişileride şahitler olarak taraftarlarına ama en önemlisi onun bu İslam karşıtı düşüncelerine karşı çıkanlara göstermeye kalkışmıştır. Said NURSİ’nin satır aralarında söylediklerine bakılırsa onun bu düşüncelerine karşı çıkanlarda var ancak Said NURSİ ve onun ekibi özenle bu kişilerden üstü kapalı ve lanetliymiş gibi bahsettikleri gibi hatta bazen onların bu itirazları yüzünden başlarına musibetlerde geldiğini iddia edebilmişlerdir. Bu bir nevi korkutma yöntemiyle karşı çıkanları susturma, aklı melekesini hakkıyla kullanmayanlarıda kendilerine çekme içindir.  
 
 
SAİD NURSİ KENDİ HAREKETİNİ “FERİD-EŞSİZ” OLARAK NİTELENDİRİYOR :
 
Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin (takipçilerinin) şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) "Ferîd" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz'da bulunan kutb-u a'zamın (en büyük kutup)  tasarrufundan hariç olduğunu.. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini (manevi kişiliğini) , o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam'da kutbiyet ve gavsiyetle beraber "ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda şakirdlerinin (takipçilerinin) bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet (eşsizlik) makamının mazharıdır (görünümüdür). Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme (büyük sırra) binaen, Mekke-i Mükerreme'de dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutb-u a'zamdan (en ulu kutuptan) dahi gelse; Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) sarsılmayıp, o mübarek kutb-u a'zamın (en ulu kutubun) itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz (itiraza dayanak teşkil eden) noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.
Kastamonu Lahikası ( 196 - 197 )
 
 Cevap: Said NURSİ bir tarikat deyimi ve hiyerarşi noktası olan kutb-u a’zamı (!) bile takmadığını söylüyor ancak bu kutb-u a’zamın nemenem şey olduğunu açıklamıyor. Esasen “kutb” tarikat litaretüründe üst mertebe olmakta ve bu mertebede birey kutsal kabul edilir hatta bu kutsal olarak adlandırılan kişiler evrene bile hükmektedir. Said NURSİ eserini ve kendini o derece yüceltiyor ki kutbun mertebesini bile geçtiğini iddia edebiliyor. Kur’an hiçbir surette bu şekil mertebeleri kabul etmez tam tersine bu şekil insanları kandırıp yoldan çıkaranlar için şunu söyler :
 
   Sana kıyameti sorarlar deki onun ilmi ancak Allah indidedir sona kim bildirdi o kıyamet belki yakındır diye? Allah o görmezlikten gelenlere lanet etmiş ve onlara kızıştırılmış bir ateş hazırlamıştır. Orada sonsuzca kalacaklardır orada ne bir veli ne bir yardımcı bulacaklardır. Ateş içinde yüzleri allak bullak edildiği gün derlerki KEŞKE ALLAH’A VE RESULUNA itaat etseydik ve “Rabbimiz biz seyyidlerimize (efendilerimize) ve ulularımıza uydukta onlarda bizi doğru yoldan saptırdı. Rabbimiz onlara iki kat azap ver ve büyük bir lanet musallat et onlara” dediler. Ahzap Suresi 63,64,65,66,67,68
 
 
 
 
 
SAİD NURSİ ALLAH’IN İSMİNDEKİ HARFLERE BAKIN NASIL ANLAMLAR YÜKLÜYOR :
     Bir gün tashihat işim yoktu. İşarat-ül İ'caz'ın ت tevafuku (denk gelmesi) hakkında yanlışım ve sehvim (yanılmam) hatırıma geldi. Bir keffaret-üz zünub (günahlara kefaret) aradım. Birden Lafzullah'ın başı olan elif, Risale-i Nur'un bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi (asli çekirdeği) olan İşarat-ül İ'caz'da ve resail-i sairede (diğer risalelerde) kerametkârane (kerametli bir şekilde) vaziyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lafzullah'ın ل ve هـ harfleri dahi ne vaziyet gösterecek diye baştan aşağıya bütün İşarat-ül İ'caz'ı sahifelerdeki satır başları ve nihayetlerini saydım. ل ve هـ nin elif gibi kerametkârane (kerametli bir şekilde) vaziyetini gördüm. Belki inşâallah, tevafukta (denk gelmesi) sehivden (yanılmadan) gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffaret-üz zünub (günahlara kefaret) olur. Evvelki mektubda, İşarat-ül İ'caz'da sair (diğer) hurufatın (harflerin) mecmuu (toplamı) başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaziyet-i hârikaları bulunduğuna bir işaret, bir uç, bir emare gördüğümüzü size yazmıştık; fakat o geniş sırrı tamamen görmek çok zamana muhtaç olduğundan, çok ehemmiyetli vazifeler şimdilik onunla iştigale müsaade etmedi.
 
            Aziz kardeşlerim! Bu sıkıntılı zamanda ve tazyikat (baskılar) altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühat-ı ilmiyeyi (ilmi neşelenmeleri) israf saymayınız. Hüsn-ü niyet öyle bir kimyadır ki; şişeleri, elmasa çevirir; toprağı, altun yapar. İnşâallah o hüsn-ü niyetle, bu tefekkühat (neşelenmeler) dahi hakikî bir gıda anbarına bir anahtar olur ve hizmette za'fa düşenlere kut (azık) ve kuvvete yol açar.
 
            Lafzullah'ın âhir harfi seksenbeş defa o Lafza-i Celal'in evvelki harfi oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌadedine manidar bir tek farkla tevafuk (denk gelmesi) lisanıyla اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. هـ bir adedi, seksenbeş defa hemen hemen umumiyetle tevafuk (denk gelir) eder. Yalnız bazan bir sahife fâsıla olur. هـ iki adedi, kırkiki defa ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk (denk gelir) eder. هـ üç adedi, yirmibeş defadır, ekseri tevafuktadır (denktir). Hecede ikinci ve Kur'an'da ve Bismillah'ta birinci harf olan ب yine seksenbeş defa bir oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. ب iki adedi kırküç olup, bir farkla هـ nin ikisine tevafuk eder. ب üç adedi yirmiyedi olup هـ nin üçüne iki farkla tevafuk eder. ت beş adedi yirmiüç defa, هـ nin üç adedine iki farkla tevafuk eder. ت altı adedi onbeş defa, و ın dört adedine tevafuk eder. و altı adedi yirmialtı veya yirmiyedi defadır. و ın beş adedi yirmibeş defa olup, altı adedine bir veya iki farkla tevafuk eder. Elif altı adedi, sekiz defa ve Elif beş adedi sekiz defa birbiriyle tam tevafuk eder. Elhasıl: Beş هـ ile altı هُوَ ism-i mukaddesi oldukları için kerametkârane vaziyetler gösteriyorlar.
 
            Lafzullah'ın ortadaki harfi olan "Lâm" yetmişbeş defa evvelki harfi olan Elif oluyor. Hemen hemen umumiyetle tevafuk ile هُوَ اللّٰهُ adedine üç farkla tevafuk lisanıyla هُوَ اللّٰهُ okuyor. Lâm'ın iki adedi altmışbeş defa olup, ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk ederek, farksız veya iki farkla اَللّٰهُ adedine tevafuk lisanıyla اَللّٰهُ der, zikreder. Ve lâm'ın üç adedi ekseri birbirine tevafuk ile otuzüç defa olarak, otuzüç aded-i mübarekine tevafukla ve lâm'ın makam-ı cifrîsine üç farkla tevafuk etmekle beraber yalnız manidar bir farkla وَاحِدٌ اَحَدٌ adedine tevafuk lisanıyla وَاحِدٌ اَحَدٌ der, hükmeder. Lâm'ın dört adedi onsekiz olup وَاحِدٌ adedi olan ondokuza yalnız bir manidar farkla, tevafuk lisanıyla وَاحِدٌ der; tevhidi ilân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber, yalnız iki farkla, tevafuk diliyle "Lâ ilahe illâ Hû" okurlar.
 
            İşte seksenbeş, yetmişbeş, altmışbeş olması ve bir adedi seksenbeş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı {(Haşiye): Seksendördüncü sahifenin ikinci haşiyesinde, "Hamza" âhiri ت dir.} yirmiye inmesi ve birbiriyle tevafukları ve Lafza-i Celal'in ve Kelime-i Tevhid'in lem'alarını ifade etmeleri gibi, muntazam niseb-i adediye ve manidar münasebat-ı tevafukiye bize kanaat veriyor ki; tesadüfî değil, belki alâmet-i kabul bir tevfiktir, bir tanzimdir.
 
Kardeşiniz
Said Nursî
Kastamonu Lahikası ( 67 - 69 )
 
 Cevap: Said NURSİ İslam tarihinde HURUFİLİK denilen harflere anlam yükleyerek adeta bir nevi din kisveli falcılık yapan akımdan etkilenmiş olsa gerekki kendi yazdığı eserdeki harflerden yola çıkarak yine kendince saçma sapan tespitlerle eserini kutsallaştırıyor. Esasen o derece ileriye gidiyor ki ilk yazdığı kitabı Risale-i Nur’un Fatihası olarak bile nitelendirebiliyor. Fatiha Kur’anın ilk suresidir demekki Said NURSİ nezdinde Risale-i Nur kutsal bir kitap İşârât-ul-İ’caz’da onun ilk suresi olmuş oluyor. Said NURSİ buna o derece gönülden inanmaktadır ki yaptığı hesaplar tutmadığı halde tutmuş gibi kabul ediyor ve etrafındakilerede öylece lanse edebilmiş.
 
BAKIN BİR NURCU AŞAĞIDAKİ ÂYETİ NASIL KURDUKLARI AKIMI KUTSALLAŞTIRMAK İÇİN KULLANIYOR:
 
شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
 
……….âyetini okurken, hiç düşünmediğim, akıl ve kalbimde bir şey, taharriye (araştirmaya) bir sebeb yokken, birdenbire ruhun penceresine şu azîm âyet-i kerimenin Risale-i Nur'a, müellifine bir münasebet-i maneviye (manevi bir ilgi) ile işareti gösterildi. Namazdan sonra düşündüm. Hakikaten kuvvetli bir münasebet-i maneviyesi (manevi alakası) var. Şöyle ki:
 
            Bu kâinatta, vahdaniyet-i İlahiyeyi (ilahi tekliğin)  cinn ve ins ve ruhaniyata karşı kat'î bir surette gösterip isbat eden birinci, Kur'an-ı Azîmüşşan olduğu gibi; bu asırda ikinci, üçüncü derecede kemal-i adaletle ve sadık ve musaddak (doğrulanmış) hüccetlerle (delillerle) vahdaniyeti (birliği) vâzıh (açık) ve bahir bir surette, kâinat safahatında ins ü cinnin enzarına (nazarlarına)  arzedip isbat eden Risale-i Nur; bütün tabakat-ı beşere (insanın aşamalarına) hem medrese, hem mekteb, hem kışla, hem hakîm, hem hâkim olarak, en âmî (kör) avamdan en ehass-ı havassa (üstünlerin en üstününe) kadar ders verip, talim ve terbiye etmesi bizce meşhud olmasıyla, bu âyet-i kerimenin bir mevzuu, bir mâsadakı (doğrulaması) da Risale-i Nur olmasına şübhesiz bir kanaat veriliyor.
 
            İkinci kelime-i tevhidden sonra "El-Aziz-ül Hakîm" isimleriyle Cenab-ı Hak (Celle Celalühü) zâtını tavsif buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan Risalet-ün Nur şahs-ı manevîsine işaret etmesi Kur'an-ı Azîmüşşan'ın şe'nine yakışır bir keyfiyettir. Çünki belki bütün dünyaya muhalif olarak fakr-ı haliyle beraber izzet-i ilmiyeyi muhafaza için ölümden beter musibetlere karşı göğüs geren, tahammül eden Risale-i Nur tercümanı olduğu gibi; zeminde ve semavatta hikmetle tasarrufatın muammasını açan yine Risale-i Nur olduğu sadık ve musaddaktır (tasdik edilmiştir). Bu kuvvetli münasebet-i maneviyeyi teyid eden bir emaresi (işareti) de şudur ki:
 
            اُولُوا الْعِلْمِ makam-ı cifrîsi ikiyüz ondört (214) olup, Risale-i Nur'un bir ismi olan "Bedîüzzaman"ın (şeddeli "ze", lâm-ı aslî sayılır) makamı olan ikiyüz ondörde tam tamına tevafuku (denk gelmesi) ve müellifinin hakikî ve daimî ismi olan Molla Said'in makamı olan ikiyüz onbeşe bir tek farkla tevafuku (denk gelmesi), elbette bu kelime-i kudsiyenin (kutsal sözcük)  her asra baktığı gibi, bu asra da medar-ı nazar (bakış noktası) bir ferdi Resail-in Nur olduğuna bir emare olduğu gibi; وَ اُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ(okunmayan ikinci vav ve hemze sayılmaz) makamı olan altıyüzbir (601) adediyle, Risale-i Nur'un beşyüz doksandokuz (599) makamına ve Resail-in Nur makamına yalnız iki farkla, iki ismine tevafuku dahi bir emare olduğu ve شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ cümle-i tevhidiye-i kudsiyesinin makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi olan bin üçyüz altmış (1360) adediyle {(Haşiye): Okunmayan iki hemze sayılmaz.} tam tamına bu acib isyan, tuğyan (haddi aşma) ve temerrüd (isyan) asrının ve garib küfran ve galeyan ve ilhad zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu tarihe tevafuku ve tetabuku (uyumu) elbette kuvvetli bir emaredir ki; bu pek büyük ve geniş ve âmm olan tevhid ve şehadetin medar-ı nazar (bakış noktası) ehemmiyetli efradı ve mâsadakları (doğrulamaları) , her zamandan ziyade bu şehadete muhtaç bu asrın bu vaktinde bulunacaktır. Ve şimdilik o şehadeti tesirli bir surette isbat eden Resail-in Nur o efraddan birisi ve hususî medar-ı nazar (bakış noktası) olduğuna pek çok emareler ve işaretler ve beşaretler vardır. اللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
 
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
 
Risale-i Nur şakirdlerinden
Hâfız Ali (R.H)
Kastamonu Lahikası ( 70 - 71 )
 
 Cevap: Said Nursi’nin takipçileride tıpkı kendisi gibi sineğin kanadından yağ çıkartmada mahir bir davranışla ve yine kuralsızlık kuralını uygulayarak ayetleri istediği gibi –ulaşmak istediği rakama ulaşmak için kullanıyor. İlginçtir istediği rakama tam ulaşamadıklarında bile ulaşmış gibi kabul ederek o kadar hatayı bile hatadan saymıyorlar. Tabiatiyle bununla tamamen cahil kitlelerin gözlerini boyayıp gizem bağımlısı toplumu kendilerine bağlamak için bunu yapıyorlar. Buna dair Allah’ın şu ayetini hatırlayalım:
   Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
 
 
SAİT NURSİ RİSALE-İ NUR İLE KUR’AN’I KARŞILAŞTIRIYOR:
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Sizlerin ümidimin pek fevkinde gayret ve faaliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrur (mutlu) ve müteşekkir edecek bir mahiyettedir. Bu defa mektubunuzda, "Hıfz-ı Kur'an'a çalışmak ve Risale-i Nur'u yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?" diye sualinizin cevabı bedihîdir (açıktır). Çünki bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur'anındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevab bulunan Kur'anın hıfzı ve kıraeti, her hizmete mukaddem (öncelikli) ve müreccahtır (tercihe şayandır). Fakat Risale-i Nur dahi, o Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakaik-i imaniyesinin (imanı hakikatlerinin) bürhanları (delilleri) ve hüccetleri olduğundan ve Kur'anın hıfz ve kıraetine vasıta ve vesile ve hakaikını tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur'an hıfzıyla beraber ona çalışmak elzemdir.
Kastamonu Lahikası ( 73 )
 
 Cevap: Said NURSİ yukarıdaki satırlarla Kur’an’a saygısını göstermiş gibi davranıyor ama sonunda yine kendi eserini referans olarak gösteriyor. Kur’an’ı anlamaya yönelik bir davette bulunacağını onu sadece okumayı ve ezberlemeyi öneriyor. Said Nursi kitabını öyle bir anlatıyor ki adeta Risale-i Nur olmazsa Kur’an anlaşılmaz gibi konuşuyor. Oysa Kur’an’ın tefsiri Kur’an’ın kendisinden nasıl güçlü ve etkili olabilir ki? İşte bu mantıkla yüzyıllarca Müslümanların Kur’an’la direk bağlantısını kopartıp araya kalın kalın ciltli kitapları soktular. Bunlardan biride Said NURSİ ve onun takipçileridir.
   Allah şöyle der:
·       Sonra aralarında dini kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’UN BÜTÜN BİLGİLERİ KAPSADIĞINI VE ONDAN BAŞKA KİTAP OKUMANIN GEREKSİZLİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Risale-i Nur, hakaik-i İslâmiyeye (İslami hakikatleri) dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur'dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye (gerçek inanca) îsal (ulaştırır) eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalaa (çokca derin düşünme) ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalaa ederken; yirmi seneye yakındır ki, Kur'an ve Kur'an'dan gelen Resail-in Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur çok mütenevvi (çeşitli) hakaika dair olduğu halde, te'lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.
 
Kastamonu Lahikası ( 77 )
 
   Birinci Esas: Ehl-i imanın me'yusiyetine karşı, "İstikbalde bir nur var" diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kabl-el vuku' (önsezi) ile Risale-i Nur'un istikbalde, dehşetli bir zamanda, çok ehl-i imanın imanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip; o adese ile Hürriyet İnkılabındaki siyaset dairelerine bakmış; tabirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemiyet (nicelik) noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
Kastamonu Lahikası ( 78 )
 
   Cevap: Said NURSİ ekibi marifetiyle yazdığı bu kitaplar topluluğunu o derece göklere çıkartıyor ki bu kitapları okumanın her şeye yeteceğini iddia edebiliyor. Oysa sadece Kastamonu Lahikasına bakarsak 268 sayfa olan bu kitapta bir tek âyet doğru dürüst açıklanmamış ve kitap baştan sona Said NURSİ, Risale-i Nur ve Nurcular üzerine usanç veren övgülerle doludur. Söz konusu bu kitaptaki âyetler ise tamamen Nurculuk inancının tek doğru olduğunu ispatlamak için daha çok cifr ve ebced gibi batıl yollar için kullanılmıştır. Hiçbir tefsir âlimi eserinin bütün ilimleri kapsadığını söylememiştir en en önemlisi Allah bilgi için şunu söylemiştir:
 
   “Eğer yerin ağaçları kalem deniz ve bir yedi deniz daha olsa rabbinin kelimeleri tükenmeden önce denizler biter. Allah aziz ve hâkimdir. Lokman Suresi 27
 
   “De ki rabbinin kelimeleri için denizler mürekkep olsaydı rabbinin kelimelerinden önce denizler biterdi velev ki bir o kadar deniz getirseydik bile..Kehf Suresi 109
 
 “…..Her bilenin üstünde bir bilen vardır Yusuf Suresi 76
 
 Yukarıdaki âyetlerle Allah insana bilgi noktasında haddini bilmesini gerektiğini söylemiştir. Zira bir insan ne kadar bilirse bilsin yine eksiktir ve tam değildir. Ancak Said NURSİ şu ana kadar hiçbir tefsir âliminin söylemediği sözleri söyleyerek –ki Kur’an’ıda tefsir etmediği halde- aslında cehâletini ortaya koymuştur. Esasen kendisine zaten bilginin tahsil ve okul eğitimi sonrası değil Vehbi (Allah tarafından bağışlanmış) olduğunu söylüyor ve bunu kitabının çok yerinde çok kez söylemektedir. Esasen bu kitabı o yazmamış ona YAZDIRILMIŞTIR. Yani aslında bu kitap ona ait değil ona göre bu kitap ona Allah tarafından yazdırılmıştır ki bu peygamberlik iddiasından başka bir şey değildir.
 
SAİD NURSİ HZ. İSA’NIN TEKRAR YERYÜZÜNE GELİNECEĞİ İNANCINI BAKIN NASIL YORUMLUYOR VE KOMİNİST RUSYAYI BOMBALAYAN NAZİLERLE ÖZDEŞLEŞTİRİYOR :
 
Eğer Küre-i Arz'ın (yeryüzünün) dört kıt'aları içinde {(Haşiye): Avusturalya nazara alınmamış.} en küçüğü olan Avrupa'nın ve bu kıt'anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya'ya karşı galibane harbederek Hazret-i İsa'nın vekaletini dava eden bir devletle beraber dine istinad edip çok müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı manevîleri insan suretine girse; ceridelerin (gazetelerin) eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev'inden o manevî şahıslar dahi rûy-i zemin (yeryüzü) ceridesinde (gazetesinde), bu asır sahifesinde birer insan suretinde tersim (resimleşme) ve tasvirleri gibi temessül (görünseler) etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerifin mu'cizane ihbar-ı gaybî nev'inden beyan ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid manalarından tam bir manası çıkıyor. Hattâ şahs-ı İsa'nın (A.S.) semavattan nüzulü işaretiyle bir mana-yı işarîsi olarak, Hazret-i İsa'yı (A.S.) temsil ederek ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir bela-yı semavî (göksel bela) gibi nüzul (indiriyor) ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa'nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.
 
            Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzulü kat'î olmakla beraber; mana-yı işarîsiyle başka hakikatları ifade ettiği gibi, bu hakikata da mu'cizane işaret ediyor. Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin'in suali ve ilhahlarıyla bazı bîçarelerin imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu mes'eleye dair yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Kusura bakmayınız, bu fıkrada tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.
Kastamonu Lahikası ( 81 - 82 )
 
    Cevap: Said NURSİ’nin yaptığı saçma sapan yorumlardan belkide en dikkat çekici olanlardan bir taneside Hz. İsa ile ilgili olanıdır. Enterasandır bu yorumdan dolayı hücuma uğramamak içinde İHTİYARIM HARİCİNDE UZUN YAZDIRILDI diyebilmiştir. Herhalde kendisine bu yorumdan dolayı bir kınama gelseydi şöyle bir savunma yapacaktı “NE YAPAYIM BANA BÖYLE YAZDIRILDI”….Said NURSİ Hitler Almanyasının Sosyalist Moskovayı bombalamasını Hz. İsa’nın nüzulu olarak yorumluyor, ki Nurculara göre Deccalde Sosyalist liderler Lenin, Troçki ve Stalin olmaktadır. Irkçı Hitler’in bombalarını Hz. İsa’ya benzetecek kadar ilmi ciddiyetten uzak bu insanlara hidayet dilemekten başka bir şey bize düşmez.
 
SAİD NURSİ BAKIN BİR KUR’AN AYETİNİ NASIL RİSALE-İ NUR’LA İLİŞKİLENDİRİYOR :
 
Aziz kardeşlerim ve sıddık arkadaşlarım!
 
            Var olunuz, bahtiyar olunuz! Sizin pek ciddî sa'y (koşturmaca) ü gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk u gayreti uyandırıyor. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, gittikçe Risale-i Nur'un fütuhatı (fetihleri) ziyadeleşiyor. Ehl-i iman yaralarını hissedip, ilâçlarını ondan buluyorlar.
 
            Hâfız Ali'nin mektubunda yazdığı iki âyetin işaretine dikkat ettik. Bizler dahi Nur fabrikasının sahibi gibi, çok mesrur ve müferrah (sevindik) olduk. Fakat Risale-i Nur'a bir işaret-i gaybiyle haber veren otuzüç aded âyât شَهِدَ اللّٰهُâyetiyle hitam (son) bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil (bağımsız)  bir surette işaretlerine kapı açılmadı. Hem otuzüç âyetten hangisinin tetimmesi (eki, tamamlayıcısı) olacak şimdilik bilinmedi. Yalnız bu kadar anlaşıldı ki, بِاَيْدِى سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ fıkrası Risale-i Nur'un naşir (yayınlayan) ve kâtiblerine mana-yı işarî ile bakıyor. Hem يَتْلوُا صُحُفًا مُطَهَّرَةً فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ fıkrası dahi, Risale-i Nur'un eczalarına ve suhuflarına (sahifelerine) ve kitablarına mana-yı işariyle bakıyor. Fakat cifir hesabıyla, bin üçyüz altmış (1360) küsurdan sonra bu parlak vaziyeti gösterecekler diye icmalen fehmettik.
 
Kastamonu Lahikası ( 82 - 83 )
 
 Cevap: Said NURSİ yazdığı kitabı artık o derece kutsallaştırıyor ki Abese Suresinde geçen “Kutsal Yazıcılar” manasına gelen Sefera-i Kiram kelimelerinin Nurcuları işaret ettiğini iddia ediyor. Tabi bununla Risale-i Nur’un kutsal bir kitap olduğunu da söyleyerek yine zımnen peygamberliğini ilan ediyor. Bunu direk söylemiyor çünkü bunu söylemiş olsa kandırdığı kitlelerden kopmalar olacaktı ve bunun yerine KİTAPLA dilini eğip bükerek konuşuyor. Yine Cifr ve Ebced denilen Hurûfilik inancının uyguladığı saçma yöntemle kendine paylar çıkarıyor.
 
SAİD NURSİ KUTB-U A’ZAM DİYE SIFATLANDIRDIĞI BİRİLERİNİN EVRENDEKİ HERŞEYDEN HABERDAR OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR :
     O merhum kardeşim, evliya-i azîmeden (büyük ermişlerden) olan Hazret-i Ziyaeddin (Kuddise Sırruhu)nun has müridi idi. Ehl-i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritane (aşırıya giderek) muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: "Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u a'zam gibi her şeye ıttılaı (haberdarlığı, bilgisi) var." Beni, onunla rabtetmek (bağlamak)  için çok hârika makamlarını beyan etti.
Kastamonu Lahikası ( 88 )
 
  Cevap: Said NURSİ her ne kadar oluşturduğu akımın tarikat olmadığını söylesede tarikatların kullandığı bütün istilahları kullandığı gibi tarikatlardeki İslam dışı bütün inançlarıda benimsiyor ancak kendisini onlarında üstünde sayarak bunu yapıyor. Yani bir nevi “tamam onlarda üstün yoldalar ancak ben onlardanda üstünüm” demeye getiriyor. Esasen bu yüzden tarikatler Said NURSİ’ye karşı mesafelidir. Oysa mesafe koymalarına gerek yok zira Said NURSİ’nin tarikat inanışları noktasında fazlası var eksiği yoktur.
 
SAİD NURSİ BU SEFERDE CİFR HESABIYLA MİLADİ BİR TAKVİMİ KULLANIYOR;
 
Kardeşlerim! Bu hâdise münasebetiyle Risale-i Nur'un tam mutabık çıkan bir ihbar-ı gaybîsini (gaybi haber vermeyi) beyan ediyorum:
 
            Hüsrev ve Hulusi ve Rüşdü ve Re'fet gibi Risale-i Nur'un çok şakirdleri (takipçileri), meslek-i askeriye (askeri meslek) ve bu ikinci Harb-i Umumiye'ye (dünya savaşı) münasebetdar (ilgili) bir surette girmelerini ve ikinci bir Harb-i Umumî (dünya savaşı) olacağını ve iştirakimizi (katılmamızı)  yani talebelerin iştirakini altı-yedi sene evvel haber vermiş. Çünki Yirmisekizinci Lem'a olan İkinci Keramet-i Aleviye'nin (Hz. Ali’yle ilgili keramet) İkinci Emare'de (işarette) فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ وَلاَ تَخْشَ beraber olsa, bin dokuzyüz kırk (1940) küsur oluyor. Allahu a'lem, o tarihte bir harb-i umumîye (dünya savaşı) iştirakimizi yani eski müttefikle değil, belki tarafdarane onun hasmıyla iştirake (katılmaya)  işaret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihtir ki, Risale-i Nur'un erkân-ı mühimmesi (önemli kurmayları) iştirak (katılıyor) ediyor.
Kastamonu Lahikası ( 93 )
 
   Cevap: Said NURSİ kafasındaki tarihe denk düştüğü için bu sefer Milâdi takvimi kullanıyor. Dedik ya Said NURSİ için en büyük kural KURALSIZLIKTIR. Şimdi gelin Allah’ın Kur’an’da Hicri Takvimle ilgili ayetlerini vede takvim üzerinde keyfi oynamaları yapanları nasıl kınadığına dair âyetleri okuyalım:
 “Sana hilâllerden soruyorlar deki o hilâller insanlar ve hacc için zaman ölçüleridir. Evlere pencerelerden girmek iyilik değildir iyilik kim takva sahibi ise odur o halde evlere kapılarından girin Allah’tan sakının ki başarıya ulaşasınız.” Bakara Suresi 189
 Yukarıdaki ayetten anlaşıldığı gibi Müslümanlar için vakit tayininde Ayın hareketleri önemlidir. Bu yüzden Hz. Ömer döneminde özellikle askerlerin maaşları meselesi, divanların düzenlenmesi gibi konulardan ötürü başlangıç tarihi olarak Hicret baz alınarak Ay takvimi uygulanmaya konulmuştur. Esasen çok önceleride Ay’ın hareketleri baz alınarak antik çağlardan beri takvim kullanılsada Hz. Ömer döneminde Müslümanlar nezdinde usul ve esasa kavuşmuştur. Ancak insanoğlu kişisel çıkarları için zaman zaman takvim üzerindede oynamalar yapmış ve bununla ilgili olarak Müşrikler’in Haram aylarla ilgili yaptığı hilelere Kur’anda şöyle değinilmiştir:
 
 “Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir. Gökleri yeri yarattığı gün Allah’ın yasasında bu böyledir o aylardan dördü ise haram aylardır.. İşte bu sağlam dindir o halde o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın nitekim sizle topyekün savaştıkları gibi sizde müşriklerle topyekün savaşın bilinki Allah müttakilerle beraberdir. Tevbe Suresi 36
 
 “Ayları geriye ileriye alma ancak tanımazlık etmekte ileriye gitmektir bu tarz davranış görmezlikten gelenleri şaşırtmış bir yılı helal kabul ederken diğerini haramlaştırmışlar. Bunuda Allah’ın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allah’ın haram buyurduğunu helal kılsınlar diyedir. Bu suretle kötü amelleri kendilerine süslü gösterildi. Allah görmezlikten gelene doğruluğu göstermez. Tevbe Suresi 37
 
 Görüldüğü üzere Allah zaman üzerinde istenilen sonuçlara ulaşmak için oynamayı kâfirlikte ileriye gitme olarak değerlendiriyor. Dikkat ederseniz Said NURSİ dahi bu müşriklere benzer uygulamalarla zaman üzerinde oynamalar yapıyor kendince eklemeler, çıkarmalar yaparak istediği sonuca ulaşmaya çalışıyor. Kâfir kelimesinin manası gerçeği örtmektir ki zaten ZAMAN üzerinde keyfi oynamalarda gerçeğin üzerini örtmek değil midir?
 Said NURSİ çıkarsamalarda bulunurken genellikle Rumi takvimi kullanmış ancak istediği tarihe kolaylıkla ulaşma esnasında ise Hicri ve Miladi takvimede balıklama atlamıştır. Öyleki bu zaman üzerinde oynama sırasında yorumların merkezine kendini, ekibini ve yazdıkları eseri koyarak sanki tüm tarihi olaylar Said NURSİ, Nurcular ve Risale-i Nur için oluyormuş gibi küfürde ziyadeleşmişlerdir. Oysa dünya çok büyük ve üzerinde milyarlarca insan yaşamakta ve hergün onlarca insanlığı etkileyen olaylar olmakta ve eğer bu olayların takvimlerdeki rakamlarla bir ilişiği olsaydı bunların hepsinin teker teker açıklanması icap ederdi zira dünyada sadece Nurcular yaşamıyor.  Tabiatiyle bu derece kasıtlı takvim ölçüleri üzerinde oynama bu insanların niyetlerinin halisane olmadığınında açık delilidir. Bu olsa olsa din şarlatanlığı sınıfına dâhil edilmesi gereken bir durumdur. Bu kasıtlı yanlış çıkarsamalarla yola çıkanların insanları yanıltmak için ne kadar büyük bir çaba içine girdikleri ise Nurculuk inancının tarihsel gelişimi ve günümüzdeki etkileriyle gayet açık ve net görünmektedir. Tevbe Suresinin 37. âyetinde bu şekil davranan insanların kendi kendilerininde gözlerinin boyandığını zira gerçekten yaptıkları bu batıl yorumlara kendilerinin bile inandığını söylüyor. Yani amelleri onlara süslü gösterilmiş ve onlarda kendilerini batıl yöntemlerine rağmen hakk yol üzerinde zannetmektedirler. Tabiatıyla bu kasıtlı saptırmaları yapanlara Allah doğruluğu göstermeyecektir. Çünkü bu güruh kendilerine Kur’an ayetleri okunmasına rağmen asla gerçeği görmek istemedikleri gibi kendilerine itiraz edenleride Allah tarafından çarpılmakla vs tehdit etmektedirler.
 
SAİD NURSİ RÜYASINDA HZ. EBU BEKİR’İN ONUN ESERİNDEN BİR ŞEYLER OKUYARAK HUTBE İRAT ETTİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Kâtib Osman'ın hakikatlı rü'yası elhak büyük bir hakikata işaret veriyor; çok mübarek ve müjdelidir. Rüşdü'nün rü'yasında, Peygamberimizin (A.S.M.) emriyle Hazret-i Sıddık (R.A.) minberde Yirmidokuzuncu Söz'ü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten inen Huriye de, lâhikayı hutbe olarak okuması, Risale-i Nur'un makbuliyetine güzel bir işarettir.
Kastamonu Lahikası ( 95 )
 
SAİD NURSİ BAKIN YAZDIĞI KİTABI BAŞKA NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR ;
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Latif ve manidar ve beşaretli iki hâdiseyi beyan ediyorum:
 
                 Birincisi: Me'yusane (umutsuzca)  bir hatıradan müjdeli bir ihtar:
 
            Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye (sosyal hayata) giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadet ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye me'yusane (umutsuzca) düşündüm.
 
            Hayat-ı içtimaiyedeki (sosyal hayattaki) Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur (hatırladım)  ettim. Risale-i Nur şakirdleri hakkında necatlarına (kurtuluşlarına) ve ehl-i saadet (mutluluk sahipleri) olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur'aniyeyi (Kur’ani işaret) ve beşaret-i Aleviyeyi (Hz. Ali’ye ait müjdeler) ve Gavsiyeyi (Abdulkadir Geylaniye ait) düşündüm. Kalben dedim ki: "Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat (kurtuluş) bulur?" diye mütehayyir (şaşkın) kaldım. Bu tahayyürüme (şaşkınlığıma)  mukabil ihtar (hatırlatıldı) edildi ki:
 
            Risale-i Nur'un hakikî ve sadık şakirdlerinin (takipçilerinin) mabeynlerindeki (özellerindeki) düstur-u esasiye (asıl kaide) olan iştirak-i a'mal-i uhreviye (ahireta ait amellere katılma) kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd (dayanışma) sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakird bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melaikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakikî, müttaki bir şakird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşâallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair (büyük günahlardan kaçınma) derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlasta, sadakatta çalışmak gerektir.
 
                 İkincisi: Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...
 
                 Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden (büyük ermişlerden) dört-beş zâtın vefat etmeleri cihetinde, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle (işaretlerle) bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükrediyorum.
            {(Haşiye): Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım.}
Kastamonu Lahikası ( 96 - 97 )
 
 Cevap: Said NURSİ kendini o derece övüyorki bu övgü sırasında yalan konuşmaktanda çekinmiyor zira kendisinden yaklaşık 100 yıl önce ölmüş birinin cübbe ve sarık gönderdiğini söyleyebiliyor. Bu cübbe ve sarığın nasıl geldiğini de söylemeyip iyice işi gizeme dökerek takipçilerinin kendisine körü körüne olan bağlılığını böylelikle daha da güçlendirmiş oluyor. Said NURSİ kendini o derece havaya sokuyor ki çağdaşı hiçbir hocayıda kendisine diploma verecek yetenekte görmüyor. Oysa bir ilim adamının en büyük özelliği alçak gönüllü olması ve bilgisinin ağırlığını taşımasıdır. Ama benlik Said NURSİ’de tavan yaptığı için hiç kimseyi beğenmiyor.
 
SAİD NURSİ VE YANDAŞLARINA GÖRE RİSALE-İ NUR BİR ŞİFA KAYNAĞI HATTA SAİD NURSİ DOKTOR BİLE OLUYOR :
Yine bu hastalığın letaifindendir ki; üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, bir iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: "Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim, Cenab-ı Hak'tır." Birden canlandı, sesi çıkmağa başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektub okudu, doktorun derdine deva olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: "Burada iftar et." Doktor dedi ki: "Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım" demesiyle çok hayret ettiğimiz üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimane vaziyetini kabul etmediği için o vaziyet ona verildiğini bildik.
 
            Evet Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinden gelen şifa duası, öyle yüzbin doktora mukabil gelir diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadir'de Risale-i Nur'un talebeleri, hususan masumların ettikleri şifa duaları öyle bir derece hârika bir surette tesirini gösterdi ki, üstadımıza sıhhat halinden daha ileri bir surette birden bir vaziyet verildi. Leyle-i Kadr'e lâyık bir tarzda çalışmağa başladı. Risale-i Nur şakirdlerinden gelen bu dua-yı şifa, hârika bir mu'cize gibi bir keramet olduğunu biz gözümüzle gördük.
 
            Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, dualarını isteriz.
 
Bura Risale-i Nur şakirdlerinden
Kardeşiniz
Emin, Mehmed Feyzi
Kastamonu Lahikası ( 99 )
 
 Cevap: Said NURSİ o derece ileri gidiyor ki yazdığı eserin doktorlara bile ihtiyaç bırakmayacak şekilde hastalıkları iyileştirdiğini iddia edebiliyor. Enteresandır bu derece akıl dışı bilim dışı düşünen bu insanların yayınlarına bir bakıyorsunuz hep bilimsel verilerle hareket ediyorlarmış görüntüsü veriyorlar. Oysa bir dönüp baksalar Said NURSİ’nin nasıl akıl ve iman dışı şeyler söylediklerini görecekler. Eğer Risale-i Nur’un şifa edici özelliği varsa o halde bir Nurcunun hastalandığında ne ilaç almasına gerek var nede doktora gitmesine. Oysa Allah peygamberi İbrahim’in diliyle şöyle söylüyor:
 
 Onlara İbrahim’in haberini oku, hani o babasına ve toplumuna şöyle demişti; Neye kul oluyorsunuz? Onlar “biz bir takım putlara kul oluruz ve onlar için toplanırız” dediler. İbrahim “onlar onları çağırdınızda sizi duyuyor mu? Ya da size bir yararı ya da zararı var mı dedi. Onlar “biz atalarımızı bu şekil davranırken gördük” dediler. İbrahim “görün bakın sizin ve sizden önceki babalarınızın kul köle olduklarına, onlar benim düşmanlarımdır ancak âlemlerin rabbı olan hariç o ki beni yarattı ve bana doğruluğu gösterdi o ki beni yediren ve içirendir hastalandığımda bana şifa verendir beni öldürüp diriltecek olanda odur ve kıyamet günüde hatalarımdan dolayı beni bağışlayacağını da umarım. Rabbim! bana sağlam bir bilgi ver ve beni salih insanların içine kat” Şuara Suresi: 69,70,71,72,73,74,75,76,77,78,79,80,81,82,83
 
 Yukarıdaki âyetlerle Said NURSİ’nin herzelerini karşılaştırdığımızda aradaki fark ne kadar derin ve ne kadar birbirine zıt içerik taşıyor. Âyet rızıklandırmayı, şifa vermeyi peygamberinin diliyle Allah’la ilişkilendirirken. Nurcular geçim sıkıntısını gideren olarakta şifa veren olarakta Risale-i Nur’u adres gösteriyorlar. İlginçtir İbrahim a.s “Umarım kıyamet günü hatalarımdan dolayı bağışlanırım” diye peygamber olduğu halde kesin bir şey söylemezken Said NURSİ eserini okuyup yazan herkesin kurtulacağını değil direk kurtulduğunu daha hayattayken, insanlar arasında dolaşırken söyleyebilmiştir.
 
SAİD NURSİ BİR MÜBAREKLER HEYETİ DİYE BİR HEYETTEN SÖZ EDİYOR :
……geri çevirdim. Cenab-ı Hak, beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç etmiyor. Beni merak etmeyiniz. Fakat Mübarekler Heyetinde öyle bir şahs-ı manevî hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhafaza edemiyorum. O şahs-ı manevîyi kızdırmamak ve rencide etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine (hayır işlerine) sarfetmek için kabul ettim. Yirmisini Sabri vasıtasıyla ve namıyla geri gönderip iade ediyorum, gücenmeyiniz. Ve bilhâssa حسن ع م gayet müstesna kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdar göründü. İnşâallah bu havalide çokları şevkle kitabete sevkedecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risale-i Nur'a ihsan eden Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükür.
Kastamonu Lahikası ( 101 )
 
 Cevap: Said NURSİ bu mübarekler heyetinin kim olduğunu açık açık söylemiyor ki zaten bu heyet bir vakıf heyeti ya da bir bilim kurulu vs değil. Yani kendi çağında yaşayan ve ilimle uğraşan bir heyetten söz etmiyor ve tarikatların maneviyat âlemindeki şahısların kurulundan bahsediyor. Said NURSİ yine gizemli sözlerle bu heyetin içine girme hakkını sadece kendinde görüyor ve adeta bu görünmez, bilinmez gökler atlasında adları kayıtlı şahıslarla buluşuyor ve onlardan onay alıyor. İslam nazarında böyle bir heyetten ne Kur’an’da ne Kur’an’la örtüşen sahih sünnette söz edilmez. Heleki ölüp giden ilim adamlarla iletişimin artık mümkün olmayacağını da şu ayetten öğreniyoruz:
 
   “Kendilerine kıyamete kadar cevap vermeyecek kimseleri Allah’ın berisinde çağırandan daha sapık kim olabilir zaten o çağrılan zatlarda bu çağrılardan habersizdirler. Kıyamet günü insanlar bir araya getirildiğinde bu çağrılan zatlar bu çağıranlara düşman kesilecekler ve onlara yapılan bu kulluktan onların haberleri yoktur” Ahkaf Suresi 5,6
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR’A YAKIN OLMAYANLAR TEHLİKE İÇİNDE :
    Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb (deneyimli)  bir kurtarıcı, Risale-i Nur'un mizanları ve müvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırkbin şahid vardır. Demek Risale-i Nur'un dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.
 
            Evet يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ işaretiyle bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatına) hayat-ı uhreviyeye (ahret hayatına), ehl-i İslâm'a da bilerek severek tercih ettirdi. Hem bin üçyüz otuzdört (1334) tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl-i İslâm içine de sokuldu. Evet عَلَى اْلآخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla 1333 veya dört ederek, aynı vakitte eski Harb-i Umumî'de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muahede (antlaşma) şartlarını, dünyayı dine tercih rejimi mebdeine (başlangıcına) tevafuk (denk geliyor) ediyor. İki-üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.
Kastamonu Lahikası ( 110 )
 
 Cevap: Said NURSİ yine Kur’an’a ters bir şekilde kitabını kurtarıcı ilan ediyor ve yine Rumi takvimi kullanarak kendince sonuçlara ulaşıyor. Oysa Allah şöyle der:
 
Senmi ateştekileri kurtaracaksın? Zumer Suresi: 19
Sen sevdiğine doğru yolu gösteremezsin Allah dileyeni doğruluğu gösterir o hidayete erenleri en iyi bilendir. Kasas Suresi 56
 
SAİD NURSİ GÜLMESİNİ AĞLAMASINI BİLE İLAHİ OLAYLARA BAĞLIYOR;
Ve Aydınlı Hasan Âtıf'ın, Hâfız Ali'nin mektubunun haşiyesinde (dipnotunda) yazdığı, misli görülmemiş şu dua: "Ya Rab! Güldür Said'i, tâ gülmesinden güller açılsın" diye pek garib fıkrası, Risale-i Nur'a onun sadakat ve ihlasının acib bir kerametidir ki; otuz günde bir defa gülmeyen o bîçare Said, bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektubun gönderilmesi zamanına tam tamına tevafuk ediyor.
Kastamonu Lahikası ( 119 )
 
Cevap: Said NURSİ o derece kendini beğenmiş ve o kadar narsist bir ruha sahiptir ki onun için yapılan duaların bile hemen kabul edildiğini iddia etmiş ama bu arada yaşadığı acılardanda müzdarip olduğunu defaatlede söyleyebilmiştir.
 
SAİD NURSİ NUR SURESİNİN 35. AYETİNİ KENDİSİ VE ESERİNİ MÜJDELEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR:
 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 
            Çok muhterem Üstadımız Efendimiz!
 
            Bin üçyüz yirmibir (1321) tarihinde, Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı ve Keramet-i Gavsiye (Abdulkadir Geylaninin kerameti)  Risalelerini âlem-i menamda (rüya aleminde) görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rü'ya aynen şöyle idi:
 
            Tarih-i mezkûrda (anılan tarihte), Ceziret-ül Arab'ın (Arap yarımadası) Necid Kıt'asının Bilâd-ı Kasîm'de (Kasim şehrinde), bir gece rü'yamda; üç güneşin tulû' (doğmuş) etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zâta sordum: "Bu üç güneş nasıl olur?" dedim. Yanımdaki zât: "Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın güneşi; diğeri Gavs-ı Geylanî'nin; üçüncüsü de, diğer bir güneştir." Üçüncü güneşin Risale-i Nur olduğunu şimdi bildim.
 
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ
 
            Âyet-i Kur'aniye, o rü'ya hakikatına işaret etmiş. Bu nuranî rü'ya, mezkûr Âyet-i Nur'un on işaretle, on parmak ile gösterdiği hakikatı, aynen gösteriyor; otuzsekiz sene evvel haber veriyor. Evet üç nur-u a'zam olan güneşlerin -Allahu a'lem- tabiri şu olmak gerektir.
 
                 Güneşlerin birincisi: Bu asırda Risale-i Nur'dur. Ve en parlak bir nuru da, Mu'cizat-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) namındaki risale-i hârikadır.
 
                 İkincisi: Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsinden (gerçek dininden) çıkan nur-u semavî güneşidir (göksel nurdur).
 
                 Üçüncüsü: Tarîkatlar ruhunda ve tasavvuf menbaından çıkacak bir güneştir ki; şimdi Şeyh-i Geylanî timsaliyle o mana gösterilmiş. Risale-i Nur'a işaret eden otuzüç âyet-i Kur'aniyenin en birinci âyeti olan Âyet-in Nur on vecihle Risale-i Nur'a işaret ettiği Birinci Şua Risalesi'nde gözümle gördüm, isteyen görebilir.
 
Sizi nefsinden ziyade seven âciz şakirdiniz
Binbaşı Muhyiddin
Kastamonu Lahikası ( 125 - 126 )
…………………………………………………………………………………………………………………………….
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Hizb-i Nurî'de; hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ sırrı, hem küllî bir ubudiyet bulunduğundan; şimdi bu vakitte, kuvvetli bir emareyi müşahede ettim. Bugün Risale-i Nur'un Hizb-i Nurî'sinden (nurlu bölümünden) bir kısmını ve Cevşen-ül Kebir'den dahi bir kısmını okurken gördüm ki; kâinatın enva'ını ve âlemlerini Yirmidokuzuncu Mektub'un âhir kısmı اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِâyetinin beyanında, seyahat-ı kalbiye (kalbi yolculuk) ile, herbir İsm-i İlahî bu kâinattaki bir âlemi nurlandırdığını ve zulümatı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşen-ül Kebir ve Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî dahi kâinatı baştan başa nurlandırıyor, zulümat karanlıklarını dağıtıyor.. gafletleri, tabiatları parça parça ediyor. Ehl-i gaflet ve ehl-i dalaletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. Kâinatı, enva'ıyla (türleriyle) pamuk gibi hallaç (didikliyor) ediyor, taraklar ile tarıyor müşahede ettim. Ehl-i dalaletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında, envâr-ı tevhidi (tevhidin ışıklarını)  gösteriyor.
 
                 Ezcümle: İki gün evvel, İsm-i Hakem Nüktesi'ni okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzumesinin bahsini, Risale-i Nur mesleğine vech-i tatbikini (uygulanma yönünü) anlamamış. Demiş: "Bu da ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder" tevehhüm (şüphelenmiş) etmiş. Yanımda ona okundu, ayıldı. "Bu bütün bütün başkadır" dedi. Demek kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin (bilim ehlinin) en son ve geniş nokta-i istinadları (dayanak noktası) ve medar-ı gafletleri  (gaflet noktaları) olan perdelerde nur-u ehadiyeti (birliğin ışığını) gösteriyor. Orada da düşmanlarını takib ediyor. En uzak tahassüngâhlarını (sığınaklarını) bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: "O bir soba, bir lâmbadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil, ayıl!" Başına vurur.
 
Kastamonu Lahikası ( 231 - 232 )
 
 Cevap: Said NURSİ ve ekibi özellikle Nûr Sûresinin 35 nolu ayetini tezlerini ispatlamak için o derece kullanırlar ki bunuda özellikle seçmişlerdir. Zaten Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğunda kullanılan ayetlerin toplam sayısı 33’dür ve bu 33 rakamıda özellikle seçilmiştir. Oysa zaman zaman bu kitaplar topluluğu için Kur’an’ın tam tefsiri diyerek kendileriyle çelişmişlerdir. Bu 33 ayet içinde özellikle Nur suresinin 35 nolu ayeti üzerinde gerek Said NURSİ gerek takipçileri özellikle durmuş ve Risale-i Nur’un kutsal bir kitap olduğunu adeta bu ayetle ispatlamaya çalışmışlardır. Öyleki Bu ayette geçen “Onun ışığı ne doğudan ne batıdandır” kısmını Risale-i Nur için kullanmaktan çekinmemişlerdir. Zira Said Nursi ayetin bu kısmını aynen kendi kitabı için “ne doğunun ilimlerinden ne batının fenninden alınmıştır” diyebilmiştir. Said NURSİ kendini Hz. Peygamberle ekibiyle birlikte yazdığı kitabıda Kur’an’la özdeşleştirmiştir. Esasen bu 33 ayette geçen Nûr kelimesinden yola çıkarak gerek eserinin adını gerekse kurmak istediği akımın adını dahi Nurcu koyarak daha hayattayken bir inanç sistemi oluşturmuştur. Bu inanç sistemini her ne kadar İslami göstersede gerçekte İslamın temel dinamiklerinden hayli uzaklaştırarak yapılan ibadetlere bile cevşen okuma gibi kendi ritüellerini eklemişler ve bu ritüellerde sadece Said NURSİ’ye dua edilmesi sağlanmıştır. Said NURSİ kitaplarını bilimsel olarakta niteleyebilmiştir oysa bilimsel bir gözle okunduğunda Said NURSİ’nin kendi deyimiyle yarı ümmi birinin saçmalarından başka bir şey olmadığı gayet güzel bir şekilde anlaşılır.  
 
SAİD NURSİ ÇALIŞIP AİLE GEÇİNDİRMEK YERİNE RİSALE-İ NURA YAPIŞMAYI ÖNERİYOR ;
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Ben pek kat'î bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanaatım gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki: Risale-i Nur'un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maişetimde (geçimimde) bir inkişaf (açılma), inbisat (genişleme), ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı haleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, "Biz de hissediyoruz" derler. Hattâ size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
 
            Hem İmam-ı Şafiî'den (R.A.) rivayet var ki; hâlis talebe-i ulûmun (ilimlerin öğrencileri) rızkına, ben kefalet (kefillik) edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs'at (genişlik) ve bereket olur. Madem hakikat budur ve madem hâlis talebe-i ulûm (ilimlerin talebeleri) ünvanına Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) bu zamanda tam liyakat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukabil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zaruret-i maişet (geçinmek zaruretiyle) özrüyle, maişet (geçim)  peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
 
Kastamonu Lahikası ( 201 )
 
 Cevap: Said NURSİ yukarıdaki satırlarıylada utanmadan sıkılmadan kitabının geçim sıkıntısını bile hallettiğini söylüyor ama ne hikmetse hapishane köşelerinde yaşadığını yada ordan oraya sürgün edilişini unutuyor. Eğer ekonomik sıkıntıları dahi Risale-i Nur hallediyorsa o halde onlarca fakir Nurcuların durumları neden düzelmiyor. Bu şekil yaklaşım maalesef tembelliğe, parazit bir şekilde başkalarının sırtından geçinmeye teşvik etmekten başka bir şey değildir. Oysa Allah şöyle der :
 
 İnsana çalıştığından başkası yoktur ve bu çalışmasının karşılığını alacaktır. NecmSuresi: 39, 40
 
 Nice canlı türü var ki rızklarını kendileri taşımaz onlarıda sizide Allah rızıklandırır. O bilendir işitendir. Ankebut Suresi 60
 
Allah yeryüzünde bütün canlılara adilane rızkını tayin etmiştir ancak insanoğlu buna çalışma ve çabalamayla ulaşır. Oturup Kur’an tefsiri diye bir kitabı okuyarak geçim sıkıntısını giderilmez. Tarih boyuncada hiçbir müfessir âlim kendi kitabının geçim sıkıntısına iyi geldiğini söylememiştir. Bu şekil dualardan, âyetleri yazıp duvara asmakla kazançlarını arttırma peşinde olanlar yanılgı içindedir. Eğer öyle olsaydı hergün milyonlarca Kur’an’ın basılıp satıldığı İslam ülkeleri ekonomik refah içinde olurdu.  Ancak maalesef bugün dünyanın en fakir ülkeleri tamda kendilerine İslam denilen ülkelerdir Said NURSİ ise kendi kitabını Kur’an’dan üstün görüyor olsa gerekki çalışıp çabalama yerine onun eserini yazıp yaymayı geçim sıkıntısına bire bir çare olarak söyleyebiliyor.
 
 SAİD NURSİ RİSALE-İ NURU KUR’AN’DAN GELEN HAKİKAT OLARAK GÖRÜYOR:
 
   Risale-i Nur, tarîkat değil hakikattır. Âyât- Kur'aniyeden (Kur’an ayetlerinden) tereşşuh (sızan) eden bir nurdur. Ne şarkın ulûmundan (ilimlerinden) ve ne de garbın (batının) fünunundan (sanatlarından) alınmış değil. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bu zamana mahsus bir i'caz-ı manevîsidir (manevi mucizesidir). Menfaat-ı şahsiye (kişisel çıkar yoktur) yoktur. Risale-i Nur'un -hiç olmazsa- Söz ve Mektublarını tamamıyla okuyunca bir çok hakikatlar tezahür edeceğinden, bugünkü düşüncenizden, yani Risale-i Nur'u yazmakta çekinmek ve çekilmekten derhal teberi (uzaklaşacaksınız) edeceksiniz.
 
            Muhterem değerli kardeşim! Derhal yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet-i Kur'an, inşâallah muhafaza edecektir. Diğer Efendi'yi ziyarete gidenlere ve Risale-i Nur'u yazan o havalideki kardeşlerimize geçmiş olsun. {(Haşiye): Kardeşimiz Salahaddin burada, Isparta'da olduğu gibi, bunlara da Risale-i Nur'u aramak için evlerini taharri (arayıp) edip sıkıştırdıkları zaman, hıfz-ı İlahî (ilahi koruma) ile birşey bulamadıkları zamanki hâdiseye işaret ediyor. Feyzi} Hâfız-ı Hakikî inşâallah muhafaza edecektir. İmam-ı Ali'nin (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ emrine inkıyad (boyun eğmek) etmek îcab ettiğinden, Risale-i Nur'u gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riayet etmemesinden ileri geldiğinden, hafif şefkat tokadı yediklerinden tekrar geçmiş olsun.
 
            Hiç merak etmesinler, hiçbir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir (etkilenip) olup çekinmeyiniz. Bilakis çalışmanızı ziyadeleştirin ki, tecrübe-i meydan-ı imtihanda (imtihan tecrübe meydanında) muvaffak olasınız. Risale-i Nur'a sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünki Gavs-ı A'zam (K.S.) ve İmam-ı Ali (R.A.) gibi zâtların himayeleri ve duaları berekâtına, Hâfız-ı Hakikî (gerçek koruyucu)  hıfzeder (korur). اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّىRuhanî inkıbaz (psikolojik sıkıntı) inşâallah geçecektir. Risale-i Nur لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ sırrına mazhardır. Ondan istimdad (yardım iste) et. Risale-i Nur talebeleri birbirinin ibadetinden hissedar olduklarından, daimî virdleri olan bu âyet-i azîme (büyük ayete) size de şifa verir. Risale-i Nur'u yazınız. İhtiyata riayet ediniz.
 
            Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risale-i Nur'a çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.
 
Kardeşiniz
Salahaddin
 
Kastamonu Lahikası ( 202 - 203 )
 
   Cevap: Said NURSİ yukarıda söyledikleriyle o derece çelişkiler sergilemiştir ki ya bunları söylerken gerçekten üzerinde düşünmeden ağzına ne gelmişse yazdırmıştır ya da gerçekten söylediklerinin farkında olarak söylemiş ve etrafındakilerde bu çelişkileri görmeyecek kadar Nurculuk inancıyla körleşmişlerdir. Said NURSİ hem Risale-i Nur’un gücü nedeniyle kimsenin ilişemeyeceğini ve asla yenilemeyeceğini söylüyor hemde tedbirli davranılmasını ve baskılara karşı politik davranmayı, hatta gizli hareket etmeyi salık veriyor. Yine bu satırlarda Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’den söz ediyor ve onların Risale-i Nur’u haber vermekle kalmıyor aynı zamanda onların Nurcuları himaye bile ettiğini iddia edebiliyor. Said NURSİ bu satırlarla Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylaniyi Allah’a ortak koşabilmiş oysa Allah şöyle diyor:
 
 Kıyamete kadar kendilerine cevap vermeyecek kimseleri Allah’ın berisinde çağıranlardan daha sapık yolda olan kimdir. O kendisine çağrıda bulununlar bundan habersizdirler. İnsanların bir araya getireleceği kıyamet günü kendisine dua edilenler bu dua edenlere düşman kesilip onların bu kul köle olmalarını reddedecekler. Ahkâf Sûresi 5,6
 Bu ayetler aynı zamanda türbelerden meded umanlarada tokat gibi cevap olmaktadır. Allah bununla ilgili başka bir ayetinde şöyle der:
 
 Ölülerle diriler hiçbir olur mu? Allah dileyene işittirir sen MEZARDAKİLERİNE duyuramazsın Fatır suresi 22 nolu ayet.
 
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR DOĞA OLAYLARINA BİLE ETKİ EDEBİLİYOR:
 
…….dâhilinde Risale-i Nur'un fütuhatına karşı tecavüz var. Bir derece şevk ve neş'eye zarar verdi, bir devre-i tevakkuf (duraklama dönemi) açtı. Şimdiki kahtlığa (kuraklığa) o tevakkuf (durma) sebebiyet veriyor. Fakat Cenab-ı Hakk'a şükür, Isparta ve havalisi kahramanları çelik gibi bir metanet göstermeleri, sair yerlerin de kuvve-i maneviyelerini takviye ediyorlar.
 
            Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lâzımdır. Barla'da Risale-i Nur'un muvakkat (geçici) ta'tili (durdurulması) sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risale-i Nur'un müdahalesiyle yağmurun Barla etrafındaki daireye mahsus olarak gelmesi ve Isparta'nın Risale-i Nur'a karşı iştiyaklarıyla, -Hüsrev'in dediği gibi- yağmur fevkalâde bir surette imdada gelmesi gibi, pek çok emarelerle ve burada Risale-i Nur münasebetiyle vücuda gelen yüzer hâdiselerin delaletiyle deriz ki: Bu Anadolu'ya ayn-ı rahmet olan Risale-i Nur'a karşı, bu acib zamanda böyle umumî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta'tile mecbur olması, bu kaht u galayı (kıtlığı)  ve bu acib ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanaat verdi. Şimdi yanımdaki Emin ve Feyzi gibi sair arkadaşlarım da aynı kanaattadırlar.
 
Said Nursî
Kastamonu Lahikası ( 207 )
 
   Cevap: Said NURSİ o derece haddi aşmaktadır ki yazdığı eserleri doğada olan olaylarla bile ilişkilendirebilmiş. Oysa Allah şöyle der:
  
      Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
 
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
 
 “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
 
 Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
 “Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
 “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”   
 
SAİD NURSİYE GÖRE DİNDE TILSIMLAR VAR VE RİSALE-İ NUR BU TILSIMLARI ÇÖZÜYOR :
 
  İkinci Sual: İşarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretler) Risalesi'nde, Fatiha'nın âhirinde sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) ashabı ki, الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْâyetiyle tarif edilen taife içinde, hem لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ilâ âhir... hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücahidler içinde ve hem Ve-l'Asrı Suresi'nin اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا dan başlayan üç cümlenin mana-yı işarîsinde hususî bir surette bir ferdi, Risale-i Nur'un has şakirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech-i tahsisi (özel kılınmasının nedeni) nedir?
 
             Elcevab: Sebebi ise; Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını (gizemlerini) ve hakaik-i Kur'aniyenin (Kur’ani gerçeklerin) muammalarını (kapalı durumlarını) hall (çözüm) ve keşfetmiştir ki; her bir tılsımın (Gizem) bilinmemesinden çok insanlar şübehata (benzer durumlara) ve şükûke (şüphelere) düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektub'daki İnayat-ı Seb'ada (yedi yardım) bir kısmına işaret edilmiş. İnşâallah bir zaman o tılsımlar (gizemler), müstakil bir risalede cem' edilecek.
Kastamonu Lahikası ( 209 )
 
      Cevap: Said NURSİ burada açık açık Kur’an’a iftira atmakta ve âyetleri gayet açık ve net olan Allah’ın kelamında tılsımlar olduğunu iddia etmektedir. Oysa eğer bunlar gizemli şeyler ise Allah’tan başka kimsenin bilmemesi gerekti ve eğer biri çıkıpta bunu çözebiliyorsa zaten ona tılsım denmez. Oysa Allah kendi kitabı için şöyle diyor :
 
Elif, Lâm, Râ Bir kitapki âyetleri muhkem kılınmış sonra her şeyden haberdar olan, hikmet sahibi olan tarafından AÇIKLANMIŞTIR. Hûd Suresi 1
Anlamak için dilini o Kur’an’la hareket ettirip durma. Onun toplamasıda ve okumasıda bize aittir. Sen sadece onu okuduğumuzda okunuşu takip et sonra onun AÇIKLAMASI’da bize düşer. Kıyâmet Sûresi 16, 17, 18, 19
Said NURSİ tabiatiyle kendi kitabına yolu açmak için önce Kur’an’ı gizemlerle dolu kitap olarak lanse ederken kendi yazdıklarını ise bu gizemleri açan ve yine Kur’an’dan olan kutsal metinler olarak ilan ediyor. Bu arada Kur’an ayetlerini ise kendisi ve cemaati için özelleştiriyor ve kendi akımına tabi olmayanları dolaylı olarak kurtuluşun dışında görüyor.
 
 SAİD NURSİ BAKIN FİL SURESİNİ NASIL YORUMLUYOR ;
 
Birinci cümlesi: Kâ'be-i Muazzama'ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına Ebabil tayyareleriyle (uçaklarıyla) semavî bombalar yağdırmasını ifade eden تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi (kutsal cümlesi), bin üçyüz elli dokuz (1359) edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'-i beşeri (insanlık) yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşları yağdırmasına tevafukla (uyumla) işaret ediyor.
 
             İkinci cümle: اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِى تَضْلِيلٍ kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâ'be'nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümat (karanlıklar) dalaletinde aks-ül amel (tam tersi durum) ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desiselerle, zulümlerle Edyan-ı Semaviye (semavi dinlerin) Kâ'besini, kıblegâhını dalalet hesabına tahribe çalışan cebbar (zorba), mağrur ehl-i dalaletin (sapıklık taraftarları) tadlil (boşa çıkarma) ve idlâllerine (saptırmalarına) semavî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi فِى تَضْلِيلٍ kelime-i kudsiyesi bin üçyüz altmış (1360) makam-ı cifrîsiyle tevafuk (uyumlu olarak) edip işaret ediyor.
 
             Üçüncüsü: اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ cümle-i kudsiyesi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a hitaben: "Senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme'yi ve Kâ'be-i Muazzama'yı hârikulâde bir surette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?" diye mana-yı sarihiyle (açık manasıyla) ifade ettiği gibi, bu asra dahi hitab eden o cümle-i kudsiye (kutsal cümle) mana-yı işarîsiyle (imalı anlam) der ki: "Senin dinin ve İslâmiyet'in ve Kur'anın ve ehl-i hak ve hakikatın cebbar (zorba) düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaatı için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!" diye mana-yı işarîsiyle, bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üçyüzelli dokuz (1359) tarihiyle aynen âfât-ı semaviye (göksel afetler) nev'inde (türünde)  semavî tokatlarla İslâmiyet'e ihanet cezası olarak, diye mana-yı işarî (imalı anlam)  ifade ediyor. Yalnız "Ashab-il Fil" yerinde "Ashab-id Dünya" gelir. "Fil" kalkar, "Dünya" gelir. {(Haşiye): Bu "Fil" lafzı kalkmasının sırrı: Eski zamanda dehşetli Fil-i Mahmudî azametine, heybetine dayanmış, hücum etmişler. Şimdi ise dünya servetine ve malına ve o servetle filolar teşkil edip, hattâ kırk milyon bir millet, o fil gibi filolarla dörtyüz milyonu esaret altına almış ve Avrupa medeniyetçileri medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil, belki medeniyetin seyyiatıyla ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle üçyüzelli milyon müslümanların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip istibdadına (zorbalığına) serfüru' (başeğmiş) etmiş ve bu musibet-i semaviyeye (göksel musibete) sebebiyet vermiş. Ve dünyaperest gaddar zalimler, zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye ve fakir ve masumlar ve mazlumlara, fâni mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymetdar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaret-üz zünub (günahlara keffaderet) etmeye kader-i İlahîye fetva verdiler. Ben birbuçuk senedir dünyaperestlerin bu musibette vaziyetlerini ve safahatlarını ve ikinci harb-i umumî (ikinci dünya savaşı) sahifelerini kat'iyyen bilmiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sure-i kudsiyenin mana-yı işarî tabakasından gelen tokatlar, tam tamına onların başlarına iniyorlar ve surenin bir mana-yı işarîsini tam tefsir ediyor.}
 
             Tahlil: تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ : İki ت sekizyüz. İki ر dörtyüz. İki م, bir ب, bir ح, bir ى yüz. Tenvin vakf olmadığından ن dur, elli. Bir هـ, bir ج, bir (medde Elif) dokuz. Mecmuu, bin üçyüz ellidokuz (1359).
 
            فِى تَضْلِيلٍ : ض sekizyüz. ف seksen. ت dörtyüz. İki ى yirmi. İki ل altmış. Tenvin vakfa rast gelmiş, sayılmaz. Yekûnü, bin üçyüz altmış (1360).
 
            اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ: İki "re" , bir "te" sekizyüz. İki "fe" , iki ك ikiyüz. İki ل, bir م yüz. Bir ع, bir ص yüzaltmış. Dört بüç elif, bir ى, bir ح yirmidokuz. الْفِيلِ yerine gelen الدُّنْيَا daki iki د, bir elif dokuz. Bir ن elli. Bir ى on. Bir elif, bir. Bu yekûn, bin üçyüz ellidokuz (1359), eğer okunmayan elif sayılmazsa bin üçyüz ellisekiz (1358) eder. Hem arabî, hem rumi tarihiyle bu semavî tokatların ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevafuk ile parmak basıyor. {(Haşiye): Evet bu tokattan, pürşer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur'an'a tarziye vermezse, melaike (melekler) elleriyle de ahcar-ı semaviye (göksel taşlar) başlarına yağacağını bu sure bir mana-yı işarî ile tehdid ediyor.} Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dualar eylerim.
 
Kardeşiniz
Said Nursi
Kastamonu Lahikası ( 225 - 227 )
 Cevap: Said NURSİ yine burada istediği rakamlara ulaşmak için Rumi takvimi kullanıyor ve kendince Arapça yazılım kuralları üzerinde oynayarak istediğine ulaşıyor ve bununda kendisine bildirildiğini iddia ediyor. Oysa Hicri takvimi kullanırsa bu sonuçlara ulaşamayacağını kendisi de biliyor. Eğer Kur’an bu tarz rakamlarla ya da takvim ölçüleriyle açıklansaydı Hicri Takvimle bunun yapılması gerekti zira Allah Bakara suresinde ay takvimine işaret ederek insanlar ve hacc için zaman ölçüsünün ayın hareketlerinin olduğunu söyler. Ancak Said NURSİ istediği rakamlara Hicri takvimle ulaşamayacağını bildiği için bunu yapmıyor ve etrafındaki cahilleri kandırmak için Rumi takvime sığınmaktadır. Rumi takvim ise 1800’lü yıllarda o zamanki Osmanlı idaresinin geliştirdiği ve güneşin hareketlerinden yola çıkılarak yürürlüğe konulmuş bir takvimdir. Said NURSİ Fil suresiyle ilgili yaptığı yorumda Fil ve FİLO kelimesi arasındada benzerlik kuracak kadarda cehaletini sergilemiştir. Ses benzerliğinden yola çıkılarak yapılmış bu yorum aynı zamanda Said NURSİ’nin ne kadarda yüzeysel bir bilgiye sahip olduğunun delilidir. Oysa eseri için “bütün ilimleri taşıyor o yüzden başka bir kitaba ihtiyaç yoktur” diyebilmiştir. Arapça bir kelime olan Fil ile İtalyanca bir kelime olan FİLO arasında hiç alakası olmayacak şekilde bağ kurmaya çalışan Said NURSİ maalesef çağındaki insanları kolaylıkla kandırabilmiştir. Çünkü onun çağında Laik sistemin baskısıyla insanlar dinden iyice uzaklaşmış ve dine sığınmak istediklerindede maalesef karşılarına SAİD NURSİ gibi şarlatanları bulmuştur.
 
SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIP NUR KELİMESİNİ KENDİSİ İÇİN SIFATLANDIRIYOR:
Yirmiüç sene evvel, Eski Said Yeni Said'e inkılab (dönüştüğü) ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrını aradım. Her bir-iki senede o sır, ya arabî, ya türkçe bir risaleyi netice verip suret değişiyordu. Arabî Katre Risalesi'nden, tâ Âyet-ül Kübra Risalesi'ne kadar, o hakikat devam edip suretler değiştirerek, tâ Hizb-ül Ekber-i Nuriye suret-i daimesine girdi. Yirmiüç seneden beridir ki, ne vakit sıkılsam ve fikir ve kalbe yorgunluk ve usanç gelse, bu hizbin (bölümü) bir kısmını mütefekkirane okumuşsam, o sıkıntıyı ve usanç ve yorgunluğu izale ediyordu. Hattâ bilâ-istisna (istisnasız), her gece sabaha yakın dört-beş saat meşguliyetten gelen usanç ve yorgunluk, o hizbin altısından birisini okumasıyla hiçbir eseri kalmadığı bin defa tekerrür etmiş.
 
            Mühim bir hakikatı, bu hakikat münasebetiyle bu zamanda ehl-i medreseye ve hocalara taalluk eden bir mes'eleyi beyan ediyorum. Şöyle ki:
 
            Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese taifesi, tekyeler taifesine serfüru' etmiş; yani inkıyad (boyun eğmiş) gösterip onlara velayet (ermişlik) semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvak-ı imaniyeyi (imani zevkleri)  ve envâr-ı hakikatı (gerçeğin nurlarını) aramışlar. Hattâ medresenin büyük bir âlimi, tekyenin küçük bir veli şeyhinin elini öper, tâbi' olurdu. O âb-ı hayat (ölümüzlük suyu) çeşmesini tekyede aramışlar. Halbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatın envârına (ışıklarına)  gittiğini ve ulûm-u imaniyede (imani ilimlerde) daha sâfi ve daha hâlis bir âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubudiyet (kulluk) ve tarîkattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk-ı velayet (ermişlik yolu); ilimde, hakaik-i imaniyede (imani hakikatlerde)ve Ehl-i Sünnet'in ilm-i Kelâmında bulunmasını, Risale-i Nur Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın mu'cize-i maneviyesiyle (manevi mucizesiyle) açmış göstermiş, meydandadır.
Kastamonu Lahikası ( 228 - 229 )
 
 Cevap: Tarihteki istisnalarını bir kenara bırakırsak hiçbir tefsir âlimi yazdığı eseri Said NURSİ kadar kutsallaştırıp halka sunmamıştır. Heleki hiçbir tefsir âlimi daha hayatındayken adını koyarak bir akım bile oluşturmamıştır ancak bunu Said NURSİ hiç utanmadan sıkılmadan yapabilmiştir. Allah bu durumlar için şöyle der:
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz. Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31,32,33,34,35
 
 
RİSALE-İ NUR YAZILDIĞI DÖNEMDE ASKERİ İDARECEDE TAKDİR GÖRMÜŞ!
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
            Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd-i maişet (geçim sıkıntısı) belasında, Risale-i Nur fütuhatında (fetihlerinde) devam ediyor. İstanbul'dan yazıyorlar ki; oraya giden, başta Hüsrev'in Mu'cizat-ı Ahmediye'si olarak, risaleleri her kim görmüş ve okumuş ise, başta Fetva Emini Ali Rıza olarak herkes hayret ve istihsan (güzel bulma) ile "Bu tarz-ı ifade (ifade şekli) ve isbat ve beyan, hiçbir kitabda bulmamışız. Bu şerait içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser (kolaylıkla verilen) olmamış." deyip kemal-i iştiyak (tam bir şevkle) ile karşılıyorlar. Ve Ankara'da dünyaca yüksek makamlarda, askeriye heyetinde kemal-i iştiyak (tam bir şevkle) ve takdir ile Risale-i Nur'u yazıp okutturuyorlar. Başta miralay Mehmed Yümnü olarak mühim askerî paşaları, "Risale-i Nur iman kurtarıcıdır" diye takdirkârane (takdir eder şekilde) tam teslimiyetle okuyup istifade ediyorlar. Hattâ burada da pek çok ayrı ayrı tarzda Risale-i Nur aleyhinde yaptıkları desiseler (çevrilen dolaplar) ve tedbirler ve şakirdleri (takipçileri) soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maişet (geçim sıkıntıları) belaları, Risale-i Nur'un inkişafını (açılımını) durdurmuyor. Günden güne tevessü' (genişliyor)  ediyor. Hattâ en ziyade hücum edenler dahi, perde altında istifadeye çalışıyorlar. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve himayet-i Rabbaniye (rabbani koruma)  devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cephede, mütemerrid (başkaldıran) münafıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüd (dayanışma)  lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın. Plân da budur:
Kastamonu Lahikası ( 235 )
 
 Cevap: Said NURSİ hem kitaplarını kerametli olduğunu ve Allah tarafından özel olarak korunduğunu iddia ediyor hemde kendisine ve yazdığı eserlere karşı yapılacak hücumlara karşı ÖNLEM alınması gerektiğini söylüyor? Oysa madem Allah tarafından korunuyorsa ÖNLEM almaya niye gerek olsun ki! Bir diğer dikkat çekici olan şey ise kendi çağındaki üst düzey askeri komutanlardan bazılarının açık açık Risale-i Nur’u desteklemiş olmaları. Eğer bu bir gerçekse ve Risale-i Nur üst düzey komutanları bile etkileyebiliyorsa o halde Said NURSİ ve ekibi niye hapishanelerde sıkıntı çekmek zorunda kaldı, ya da gerçekten hapislere düşüp bu sıkıntıyı yaşadılar mı? Oysa her türlü İslami fraksiyonu İrtica sayan dönemin Türk ordusu nasıl olmuşta Nurcularla mücadele etmemiş?
 
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’U ŞEFAATÇİ OLARAKTA LANSE EDİYOR :
    Burada da yağmura şedid ihtiyaç vardı. Yağmur gelecek hiçbir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht (kuraklık) zamanında yağmursuzluk, fakir fukaraya çok ağır gelmişti. Ben üç defa namazdan sonra, masum fukaraları ve aç kalan hayvanları ve Risale-i Nur'u şefaatçi yapıp dua ettik. Birden aynı gece, me'mulümüzün (umduğumuzun) fevkinde (üstünde), duanın tam kabulünü gördük. Ben hayretle, bu cüz'î duamız, bu küllî mes'eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: "Her halde çok mühim dualara, duamız da binden bir hissesi olmuş." Şimdi tahakkuk etti ki; Isparta nuranîleri, nurlu manevî duaları, bizi de o rahmetten hissedar eyledi. Hattâ o duama arkamdan âmîn diyenlerden Feyzi'ye, bu manayı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söyleseydim, onun hüsn-ü zannını ta'dil edemeyecektim. Çünki o, üstadına en büyük hisse veriyor.
Kastamonu Lahikası ( 239 )
 
 Cevap: Said NURSİ o kadar ileri gidiyor ki yazdığı kitabı şefaatçi bile edindiğini çekinmeden söylüyor. Oysa Allah Şefaatle ilgili şöyle diyor:
Hiçbir şeyin sahibi değilken Allah’ın berisinde ŞEFAATÇİLERMİ edindiler?  De ki ŞEFAAT tümden Allah’a aittir. Deki göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir. Sonra ona döndüreleceksiniz. Zumer Suresi 43, 44
Allah’ın izni olmaksızın onun indinde kim şefaat edebilir? Bakara suresi 255
Şimdi Said NURSİ bu âyetleri elbette biliyor ve bile bile yazdığı kitapları dahi Allah’a ortak koşabilmiştir. Oysa yazdığı eserler o kadar etkili olsaydı ilkönce kendi başına gelen belaları def etmesi gerekmezmiydi?
 
 
SAİD NURSİ KUR’ANIN ONLARI SİYASETTEN MEN ETTİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Risale-i Nur ve ondan tam ders alan biz şakirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nur'u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz, ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divaneliktir.
 
                 Evvelâ: Kur'an bizi siyasetten men'etmiş; tâ ki elmas gibi hakikatları, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
 
                 Sâniyen: Şefkat, vicdan, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünki tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi-sekiz masum, bîçare, çoluk-çocuk, zaîf, hasta, ihtiyarlar var. Bela ve musibet gelse, o sekiz masumlar o belaya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve asayişi ihlâl tarzında neticenin husulü de meşkuk olduğu halde girmek, Risale-i Nur'un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şakirdlerini men'etmiş.
                 Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nur'a eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adavet etmek, en dinsizleri de onun dindarane, hakperestane düsturlarına tarafdar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ola. Çünki bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halas olmak için, beş esas lâzım ve zarurîdir: Birincisi; merhamet.. ikincisi, hürmet.. üçüncüsü, emniyet.. dördüncüsü, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.. beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası temin edip, asayişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risale-i Nur'a ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına vatan ve millete ve asayişe düşmanlıktır. İşte bunun hülâsasını o casusa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle.
 
            Hem de ki: "Onsekiz senedir bir defa kendi istirahatı için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmibir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostane temaslarını istiğna edip kabul etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhama düşüp tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mana var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Divaneler de bilirler ki, ona ilişmek divaneliktir" dedik. O casus da kalktı gitti.
 
            Umum kardeşlerimize, hususan erkânlara ve matbaacılara, hususan Hizb-i Nuriye'nin naşirleri olan Hâfız Ali, kahraman Tahirî ve Hâfız Mustafa ve rüfekalarına birer birer selâm ediyoru Kastamonu Lahikası ( 240 - 241 )
………………………………………………………………………………………….
Sandıklı tarafında, kemal-i şevk ile ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektubundan anladım ki; orada perde altında faaliyetini durdurmak için, bazı hocalar, bir kısım tarîkata mensub adamları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor. Hem müşterileri de aramağa mecbur değiliz, müşteriler yalvarmalı.
Kastamonu Lahikası ( 242 )
 
HEDİYE KABUL ETMEYEN SAİD NURSİ TEVAFUK GEREKÇESİYLE BAKIN HEDİYEYİ NASIL KABUL EDİYOR :
 
İkincisi: Muhacir, fakir bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakika sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabul ettirmek için mühim bir vasıtayı bulup gönderdi. Tevafuk hatırı için kabul ettim.
 
            Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kab fazla almış, pek az bana kaldı. Aynen, onlar daha o yağı almadan -benim niyetimde- bana kalacak mikdar kadar, uzak bir köyden kitablarımı okumak mukabilinde geldi. Onu da, o tevafuk hatırı için kabul ettim.
 
Kastamonu Lahikası ( 253 )
 
 
SAİD NURSİ ÇEKTİĞİ SIKINTILARI YAZDIKLARININ VE YAPTIKLARININ ALLAH TARAFINDAN KABUL EDİLMESİNE DELİL SAYIYOR :
………….medar-ı şükran hâdise, dün aldığımız hediye-i nuriyenin çok faideli olduğuna işarettir. Çünki darb-ı meselde meşhurdur ki: Bir şeyde zahmet ve meşakkat, alâmet-i makbuliyettir.
Kastamonu Lahikası ( 257 )
Cevap : Said NURSİ yine çelişkili konuşuyor ve bu kitabın 32. Sayfasında sıkıntı çekmemesi için takipçilerine yalan konuşmalarını söylerken bu seferde çekilen sıkıntıların Allah tarafından kabul edildiğinin delili olduğunu söylüyor. Bu mantıkla hareket edersek aslında savunduğu fikri, dini, ideolojisi için sıkıntı çeken herkes Allah tarafından MAKBUL addedilmesi gerekir.
 
 
RİSALE-İ NUR İMDADA KOŞUYOR !!!
………………gibi hâdisesini, hariç valiler kubbe yaparak; buranın hem adliye, hem zabıta, hem vilayete şifrelerle Risale-i Nur aleyhine sevkedildiği aynı zamanda, iki saat evvel Mu'cizat-ı Ahmediye İstanbul'dan koşup imdada (yardıma) gelmiş. Masada iken, Yirmidokuzuncu Söz ve kerametli İşarat-ül İ'caz Tosya kasabasından imdada gelmiş gibi aynı vakitte yaldızlı cildleriyle masa üzerinde dururken, onların müsadere (toplatılma) endişesi ve elliden ziyade sair risalelerin de namazsız ellerin zabtına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaziyetiyle beraber; Risale-i Nur'un o üç kerametli risaleleri, öyle hârika bir himayet (koruma) ve muhafazaya vesile ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryak oldu ki, bu hale muttali olan bizler şimdi de hayretteyiz. Güya hiçbir hastalık yokmuş gibi, gayet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak o düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi.
 
            Hem adliyenin büyük memurları ve taharri (araştırma) komiserleri, şiddetli taharri ve müsadere (toplama) için geldikleri halde; elliden ziyade kitablardan hiçbirine el uzatmadan, yalnız o risalelerin kerametlerini kısmen dinleyerek onların manevî himayeti altında risaleler muhafaza edildi. Yalnız Müdafaat ve Onaltıncı Mektub ve Ramazaniye Risalesi'ni mütalaa etmek için biz verdik. Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharri (araştırma) etmek, zabıtanın siyasî komiseri bir taharri komiseriyle geldiği vakitten iki-üç saat evvel, üç kerametli risalelerin kumandasında bütün risaleler kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharri neticesinde, Ankara'dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütalaadan sonra iade etmek va'diyle aldılar. Bütün bu hâlât (durumlar), yüksekte duran Mu'cizatlı Kur'an-ı Azîmüşşan ile beraber, i'cazlı Hizb-i Kur'anî'nin nüshaları ve Hizb-i Nurî'nin risaleleri bu hârika vaziyeti gösterdiler. Cenab-ı Hakk'a onların hurufatı (harfleri) adedince ve şehr-i Ramazan'ın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü sena ediyoruz. Elhamdülillahi alâküllihal.
 
            Hem hastalıktan gelen teessür (etkileşim) ve Âtıf'ın hâdisesiyle kalbime gelen teellüm (acı)  ve onlara acımak ve Isparta'ya sirayet etmek endişesinden neş'et eden sıkıntı ve bu mübarek şehirde Risale-i Nur'un "Sırran tenevverat- gizemli bir şekilde ışıdı" perdesi altına girmesi ve üçüncü günde o iki taharriden (araştırma) sonra, akşama kadar gelen ve gidenlerin mütemadiyen (periyodik şekilde) tarassud (kontrol) edilmesi ve Emin'in hanesi de birşey bulunmadan taharri (araştırma) edilmesi cihetiyle ziyade muzdarib (sıkıntı içinde olan) ve müteellim (üzüntülü) iken; Cenab-ı Erhamürrâhimîn'in rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inayet-i İlahiye (ilahi yardım) himayeti ve rıza, teslim, tevekkül ve ihlasın verdikleri teselli, bütün o müz'iç (rahatsız edici) şeyleri akîm (sonuçsuz) bıraktı. Kemal-i ferah (tam sevinç) ve istirahatla "Görelim Mevlâ neyler. Neylerse güzel eyler" deyip, kemal-i teslimiyetle müsterih (rahatlık) olduk. Siz de öyle olunuz, fütur (korkmayın) getirmeyiniz.
 
            Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ederiz.
 
            Hastalık devam ediyor, fakat tahammül haricinde değil. O musibet de, Risale-i Nur'un parlak neşriyatına tevakkuf (durdurmak) vermek için idi.
 
Kardeşiniz
Said Nursî
Kastamonu Lahikası ( 267 - 268 )
 
Cevap: Said NURSİ bu yazdıklarıyla eserinin polisiye kovuşturmalarını bile defettiğini söylerken büyük bir çelişki içine düşmektedir zira eğer yazdıklarının böyle bir kerameti varsa o halde neden ordan oraya sürgün edildi ya da hapishanelerde yattı? Said NURSİ Risale-i Nur’u o derece kutsallaştırmaktadır ki yazdığı bu kitapları şifa kaynağı görecek kadar ileri gitmektedir. Zira Kur’an kendisi için  ŞİFA demektedir ve Said NURSİ adeta Kur’an’ın kendisi için kullandığı Şifa sıfatını Risale-i Nur’a yakıştırmaktadır. Said NURSİ’nin bir diğer çelişkisi ise bu kitabın 32. sayfasında takipçilerine sıkıntı yaşanmaması için yalan konuşmalarını istemesidir. Madem bu eserler polisiye soruşturmaları bile defediyor o halde takipçilerine neden yalan konuşmalarını salık veriyor?
Bununla ilgili âyetler:
Kimdir muhaç halinde olanın duasına icabet eden? Dua ettiği zaman ondan sıkıntıyı gideren o ki sizi yeryüzünün halifeleri haline getirdi. Allah’la başka bir ilah mı? Ne kadar az düşünüyorsunuz! Neml Suresi 62
De ki sizi kim karanın ve denizin karanlıklarından kurtarır? O Allahı yalvararak, gizlice çağırırsınız bizi bu sıkıntıdan kurtarırsan gerçekten şükredenlerden oluruz. De ki sizi o karanlıklardan ve tüm sıkıntılardan Allah kurtarır sonra kalkar yine ALLAH’a ortak koşarsınız. En’am suresi 63, 64
Yukarıdaki ayetlere benzer onlarca ayet var ve hepsinde insanın başına gelecek hertürlü sıkıntıyı dilediği takdirde yalnızca Allah’ın giderdiğini söylüyor. Ancak Said NURSİ ve ekibi Allah tarafından kendisine iradesi dışında yazdırıldığını (!) iddia ettikleri kitabın şefaatçi olduğunu bile söyleyebildiklerinden elbette sıkıntılı anlarda Allah’tan değil kutsallaştırdıkları bu kitaplardan meded umuyorlar. Zaten Said NURSİ risalelerin İMDAD’a yetiştiğini açık açık söyleyerek nasıl bir ŞİRK bataklığında olduğunu da ispatlamış oluyor.
Toplam 251944 kez ziyaret edilmiştir.

Risale-i Nur-a Cevap